Yazar: Dani Rodrik
Harvard Üniversitesinde Uluslararası Ekonomi Politik Profesörü, Uluslararası Ekonomi Birliği’nin (IEA) eski başkanı
Çeviri: Mert Söyler
Bu ay Harvard’da akademisyenlerin ve devlet yöneticilerinin bir araya geldiği bir toplantıda, katılımcılardan biri bana 15 yıl önce “İmalat Zorunluluğu” üzerine yazdığım bir makaleyi hatırlattı. Başlığından da anlaşılacağı gibi bu yazı; ekonomik büyümeyi tetiklemek, nitelikli istihdam yaratmak ve bir orta sınıf inşa etmek için sanayileşmenin ne kadar önemli olduğunu vurguluyordu. Afrikalı bir bürokrat dinleyicilere dönüp, “bu benim bugüne kadar en sevdiğim makalelerden biri” dedi.
Bir akademisyen için fikirlerinin asıl hedef kitlesinde bu kadar güçlü bir yankı bulmasından daha büyük bir ödül olamaz. Fakat bu kez, övgünün yanında nazik bir sitem de vardı. O makalede ve geçmişte yazdığım diğer yazılarda savunduklarım, bu konferansta üretimin sınırları üzerine yaptığım konuşmayla açıkça çelişiyor gibi görünüyordu.
Ortada gerçekten de bir çelişki vardı. Son yıllarda, geleneksel sanayileşmeye dayalı büyüme modelinin işleyip işlemeyeceği konusunda şüphelerim artmıştı. Bunun yerine, daha çok iç piyasaya yönelik ve emek yoğun hizmet sektörlerinde verimliliği artırmaya odaklanan farklı bir ekonomik büyüme modelini savunmaya başladım. Afrika ve diğer gelişmekte olan bölgelerdeki yöneticileri hep uyardım: Doğu Asya modelini kopyalamaya çalışmak, en iyi ihtimalle küresel değer zincirlerine entegre olmuş çok küçük ve üretken bir azınlık yaratırken, işgücünün büyük kısmını düşük verimli işlere mahkûm edecekti.
Meksika bu durumun canlı bir kanıtı. Eski Meksika Maliye Bakan Yardımcısı Santiago Levy’nin de aynı konferansta belirttiği gibi, Meksika’nın 1994’te NAFTA’yı kurmak için ABD ve Kanada’ya katılmasından bu yana ülkenin sanayi ihracatı on kattan fazla arttı. Devasa bir pazarın yanı başında yer alan, dış ticareti ve yabancı yatırımı teşvik etmeye bu kadar kararlı bir yönetime sahip çok az ülke ihracata dayalı sanayileşme için böylesine elverişli koşullara sahipti. Buna rağmen, sürekli düşen verimlilik oranlarıyla Meksika’nın genel ekonomik performansı, Latin Amerika’nın o düşük standartlarına göre bile hayal kırıklığı yarattı.
Eskiden sanayileşmeyi bu kadar güçlü bir ekonomik sıçrama tahtası yapan şey, düşük gelirli ülkelerin kısıtlı altyapısına veya yönetim kapasitesine fazla yüklenmeden çok sayıda vasıfsız işçiye istihdam sağlayabilmesiydi. Ama günümüzde üretim sektörü çok değişti. Dünya pazarlarında ve iç piyasada Çin ile rekabet edebilmek; yoksul ülkelerde tam da yoksul oldukları için bulunmayan beceriler, teknolojiler ve altyapılar gerektiriyor. Üretim artık bu temel engelleri aşmak için bir kestirme yol sunmuyor.
Hal böyle olunca, ülkeler üretim sektörüne daha fazla işçi çekmeyi başarsalar bile bu ancak verimlilikten ödün vererek küçük ve genelde kayıt dışı işletmelerin büyümesiyle gerçekleşiyor. Bir zamanlar Doğu Asya modelinin Afrika’da da tutabileceğine dair umut veren Etiyopya’nın sanayileşme hikayesi tam da buna benziyor. Japonya, Güney Kore ve Tayvan gibi sanayileşmeye erken başlayan ülkelerde üretim sektöründeki istihdam ve verimlilik artışı hep birlikte ilerlerdi; bugün ise Etiyopya, Bangladeş, Hindistan ve hatta Vietnam’da bu iki faktör birbirine zıt yönlerde hareket ediyor.
Sanayileşme konusunda şüpheci birine dönüşmem kolay olmadı. Ama üretim teknolojileri giderek karmaşıklaştıkça ve Doğu Asya dışındaki ülkelerin sanayileşme çabaları başarısızlıkla sonuçlandıkça, gerçeği görmezden gelmek imkansızlaştı. Alternatif büyüme stratejilerine yönelmemin sebebi, geniş çaplı sanayileşme fikrinden soğumam değil, bunun artık uygulanabilir bir yol olmadığına ikna olmamdı. Ünlü iktisatçı John Maynard Keynes’in dediği gibi: “Gerçekler değiştiğinde ben de fikrimi değiştiririm; peki ya siz ne yaparsınız?”
İşte üzerinde düşünmeye değer bir hesap: Bugün gelişmekte olan ülkelerdeki iki milyar çalışanın yaklaşık dörtte üçünün (1,5 milyar insan), ne üniversite eğitimi gerektiren ne de dış ticaret veya üretim transferi yoluyla küresel ekonomiyle bağı olan işlerde çalıştığını tahmin ediyorum. Bu insanlar kendi yağında kavrulan çiftçiler, sokak satıcıları, mağaza ve restoran çalışanları veya gündelik işçilerden oluşuyor. Toplam istihdam içindeki yüzdeleri biraz azalsa bile, önümüzdeki yıllarda sayıları artmaya devam edecek.
Yöneticilerin çözmesi gereken asıl mesele, bu insanların ekonomik fırsatlarını nasıl artıracakları. Rakamlar, her ne kadar istesek de sorunun çözümünün tek başına eğitim veya sanayileşme olmadığını acı bir şekilde yüzümüze vuruyor. Hizmet sektöründeki büyük kitlelerin verimliliğini artırmanın yollarını bulmak şart; aksi halde yaşam standartlarında elde edilen iyileşmeleri kalıcı kılmak imkânsız.
Sadece iç piyasaya yönelik hizmetler, eskiden beri ekonomik büyümenin ayak bağı olarak görülür. Bu yüzden pek çok yönetici bu alanın potansiyeli konusunda karamsar. Fakat bu durum değişmek üzere olabilir. Organizasyonel yenilikler, dijital platformlar ve yeni teknolojiler sayesinde, özellikle gelişmiş ülkelerde hizmet sektörü verimliliğinde adeta bir devrim yaşanıyor. Gelişmekte olan ekonomiler için son otuz yıl, hızlı bir büyüme ve gelişmiş ülkelere yetişme dönemi oldu. İşin ilginç yanı, bu başarıyı üretime değil, hizmet sektörüne borçluyuz.
Ekonomistler Tianyu Fan, Michael Peters ve Fabrizio Zilibotti’nin detaylı saha çalışmalarında da gösterdiği gibi, Hindistan’ın muazzam ekonomik büyümesinin arkasındaki asıl güç, ülkenin o meşhur bilişim ve dış kaynaklı hizmetleri değildi. Asıl itici güç, yerel halka hizmet eden perakende ve konaklama gibi tüketici odaklı sektörlerdeki verimlilik artışıydı. Aynı araştırmacılar, benzer bir mekanizmanın Sahra Altı Afrika’nın hızla büyüyen ekonomilerinde de işlediğini kanıtladılar.
Tüm bu kanıtlar, orta sınıfın tükettiği hizmetler üzerine inşa edilmiş, birbirini besleyen bir ekonomik büyüme döngüsünün mümkün olduğunu gösteriyor. Orta sınıf büyüdükçe, tüketici talebi daha kaliteli ve verimli hizmetlere yöneliyor. Bu da çalışanların gelirini artırarak orta sınıfın temelini daha da sağlamlaştırıyor. Ama bu döngü kendi kendine oluşmuyor. İhtiyaç duyulan verimlilik artışını sağlamak için devlete büyük bir rol düşüyor.
Harvard Kennedy School’dan Rohan Sandhu ile birlikte savunduğumuz gibi, dünya çapındaki pek çok başarılı uygulama şimdiden bunun işe yaradığını kanıtlıyor. Örneğin, teknoloji platformlarını yerel kaynakları ve çalışanları kullanmaya teşvik eden, küçük işletmelere eğitim ve sertifika desteği sunan, yapay zekâ ve benzeri teknolojik araçları gelişmekte olan ülkelerin şartlarına göre uyarlayan girişimler mevcut.
Bu yönde atılacak bilinçli adımlar, çok daha sağlam ve kapsayıcı bir büyüme modeli inşa edebilir. Aksi takdirde, gelişmekte olan ülkelerdeki işçilerin büyük çoğunluğu küresel ekonomiye bağlı o yüksek verimli adacıklardan dışlanacak ve güvencesiz bir yaşama terk edilecek.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

