Geçtiğimiz seneler, 1945 yılından bu yana küresel barış ve refahın temelini oluşturan, liberal uluslararası düzeni tehdit eden popülist milliyetçiliğin yükselişine tanıklık eti. Amerikan gücünün hegemon olduğu 1991-2008 arası dönemi hariç tutarsak, geride bıraktığımız yüzyılda liberal demokrasiler sürekli olarak otoriter rejimler tarafından tehdit edilmişti. Bugün ise kökleşmiş demokrasilerin bile popüler hezeyanlar tarafından sürüklenen illiberal siyasi partiler elinde naçar kaldıkları yeni bir tehdit ile karşı karşıyayız. Ne var ki, popülizm terimi çok geniş bir çerçevede ve birlikte anılmak zorunda olmadığı olgular ile bir arada kullanılmaktadır. Dolayısıyla, bu terimi sınırlayarak işe başlamak zorundayız.

Siyaset bilimciler arasında popülizmin tanımı konusunda bir konsensüs olmasa da bana göre bu kavramı karakterize eden üç özellikten bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi, kısa vadede popüler destek sağlayan ancak uzun vadede sürdürülmesi mümkün olmayan politikalar izleyen rejimlerdir. Bunlar fiyat sübvansiyonları, cömert maaş uygulamaları ve ucuz sağlık hizmeti gibi sosyal politikalardır genellikle. İkincisi ise, meşruluğun kaynağı olan halk ile ilgilidir. Birçok popülist, nüfusun tamamını dikkate almaktansa belirli bir etnisiteye veya ırka mensup kişileri “gerçek halk” olarak tanımlar. Bunun içindir ki, Victor Orban Macar etnik kimliğini öne çıkartır ve Macaristan’da yaşayan fakat Macar olmayanları dışlarken Romanya ve Slovakya gibi ülkelerde yaşayan Macarları sahiplenir. Benzer şekilde, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ulusal kimliği Gandhi ve Nehru tarafından kurulan kapsayıcı liberal bir anlayıştan ziyade Hinduluk üzerine inşa etmeye çalışmaktadır. Polonya’daki Hukuk ve Adalet Partisi Polonyalıların değerleri ve Katoliklik üzerinden söylem geliştirmekte ve “Beyaz Avrupa” çağrısını anımsatmaktadır. Popülizmin üçüncü tanımı ise liderlik tarzı ile ilişkilidir. Popülist liderler bir kişisel kült inşa ederler ve bulundukları siyasi partinin ötesine geçen bir karizmatik figür olarak ortaya çıkarlar. Bunun neticesinde, halk ile doğrudan ve bir filtreden geçmeyen ilişki kurar, temsil ettiklerini düşündükleri insanların korku ve umutlarını hemen politik bir eyleme dönüştürürler. Bu duruma ise haliyle, hali hazırda işleyen kurumlara yatırım yapmış mevcut elitin suçlanması eşlik eder.

Bu kişiselleşmiş liderlik tarzı popülistleri demokratik kurumlar için bir tehdit haline getirir.  Modern liberal demokrasiler mahkemeler, federalizm, yasama faaliyeti ve özgür medya gibi yürütme organını denetlemesi öngörülen kurumların gücü bölüşmesi üzerine inşa edilmiştir. Bu kurumların hepsi, popülist liderlerin amaçlarına ulaşmasını engellemek için vardır ve bu onları hedef haline getirir. Yani popülizmin kişiselleşmeye müsait doğası liberal kurumlara tehdit oluşturur.

Bu üç özellikle geçmişte “popülist” olarak tanımlanan farklı hareketleri birbirinden ayırmamıza yardım eder. Latin Amerika’nın Hugo Chavez, Nestor ve Kristina Kirchner gibi populist liderleri popüler ancak uygulanması mümkün olmayan sosyal programları benimsediler ve kendi kişilikleri etrafında bir kült oluşturmaya çalıştılar. Arjantinli çift (Kirchnerler) kendilerini klasik bir popülist olan Eva ve Juan Peron çiftiyle özdeşleştirdiler. Öte yandan, dışlayıcı bir ulusal kimlik tanımlaması yapmadılar. Benzer bir şekilde, Tayland eski başbakanı Thaksin Shinawatra ve kız kardeşi Yingluck kırsal kesimde yaşayan Thai köylüleri için yeniden dağıtım programı başlattılar ama rakipleri olan Sarı Gömleklilerden farklı olarak dışlayıcı bir halk tanımı yapmadılar.  Brexit liderleri ise tam tersine ne karizmatik bir lider kültü inşa ettiler ne de kapsamlı bir ekonomik program önerdiler. Fakat bunun yerine göçmenlere karşı duyulan endişe, geleneksel Britanya kültürü ve ekonomik huzursuzluklar üzerinden çekim yarattılar. Victor Orban ise bu özelliklerin hepsini temsil etmektedir.  Macar yatırımcıların parasını “zararlı” Avrupa bankalarından korumayı amaçlamıştır; dışlayıcı bir halk tanımı yapmıştır ve karizmatik bir lider olarak görülmeyi istemektedir. Putin’in ise sonuncu özellik dışında diğer özellikleri gösterip göstermediği pek açık değildir. O, kapsamlı sosyal programlara karşı temkinlidir ve her ne kadar da Rus geleneklerine vurgu yapsa da bunu dışlayıcı bir etnisite çerçevesinde yapmaz. Etrafında bir kişisel kült inşa ettiği inkar edilemez bile olsa bu durum, KGB hiyerarşisinden gelmiş birisi olarak, onu bir yabancı gibi bütün eliti tasfiye etme yoluna itmemiştir. Benzeri Hindistan lideri Narendra Modi ve Çin lideri Xi Jinping için de söylenebilir. Mevcut elite yönelik eleştirileri ile popülarite yakalamış olsalar da onlar o elitin bir parçasıdırlar.

Not edilmelidir ki, Donald Trump her üç özelliği de göstermektedir. Kampanyası sırasında ekonomik konuları popülist biçimde ele almış, Trans-Pasifik ticaret anlaşmasından çekilme tehdidinde dulunmuş, Kuzey Amerika Ticaret Anlaşması’nı (NAFTA) paramparça edeceğini duyurmuştur. Her ne kadar başkan olduktan sonra klasik bir muhafazakar Cumhuriyetçi gibi davransa ve Obama döneminde yürürlüğe gire sosyal yardım programlarını feshetmeye çalışsa da, kampanya döneminde  Medicare ve Sosyal Güvenlik yasalarını uygulamaya devam edeceğini söylemiştir. Ve Trump hiçbir zaman beyaz milliyetçiliği onaylamasa da, bu grupların desteğini almaktan memnun olmuştur. Bununla birlikte, Afro-Amerikalılar, Hispanikler ve diğer azınlıklar ilişkileri de problemlidir. Siyahi sporcular ve sanatçılar onun tweetlerinin sık sık hedefi olmaktadır. Ayrıca kampanya süresince klasik bir karizmatik lider görüntüsü çizmiştir. 2016 yılında Cumhuriyetçi Parti’den adaylığı kesinleştiğinde şöyle demiştir: “Sadece ben sorunlarınızı anlıyorum ve sadece ben onları çözebilirim”.

Dolayısıyla, popülist olarak nitelendirilen hareketler arasında iki geniş kategoriden bahsedebiliriz. Latin Amerika ve Güneydoğu Avrupa’da, popülistler sola daha yakındır ve yoksul kesimden destekçileri fazladır. Ekonomik eşitsizliğe çare olması için yeniden dağıtımcı sosyal politikaları savunurlar. Öte yandan, bu tip popülist rejimlerin göçmenlere karşı katı bir tutumu yoktur ve etnik kimlikleri pek vurgulamazlar. Bu kategori Chavez’in Bolivarcı hareketini, Arjantin’deki Kircherismo’yu, İspanya’daki Podemos’u ve Yunanistan’daki Syriza’yı kapsamaktadır.

Kuzey Avrupa’da ise popülist hareketler fakirlerden daha çok düşüşe geçen orta sınıf ve çalışan kesim tarafından desteklenmektedir ve daha çok göçmen karşıtı, sağcı bir karaktere bürünür. Bu hareketler var olan refahı muhafaza etmeye odaklanır. Sosyal yardımların ve sübvansiyonların hızlı bir şekilde arttırılmasını savunmazlar. Bu kategoriye, Brexit yanlıları, Fransa’daki Ulusal Cephe, Hollanda’daki Özgürlük Partisi, Danimarka Halk Partisi ve Trump destekçilerini de katabiliriz.

Ve her iki grubun dışında kalan hareketler de vardır. Mesela İtalya’daki Beş Yıldız Hareketi, şehir kökenli ve üst orta sınıfların temsilcisi olmasına rağmen, tereddütsüz bir şekilde elit karşıtıdır ve elitlerin tamamını suçlamayı seçmişlerdir.

Popülist Milliyetçilik Neden Şimdi? 

Popülist milliyetçiliğin şimdi, yani 2010’ların ikinci yarısında, yükselişe geçmesinin ekonomik, siyasi ve kültürel olmak üzere üç sebebi vardır.

Popülizmin ekonomik kaynakları hakkında sıkça yazılmış çizilmiştir. Size serbest ticaret rejimine katılan ülkelerin günün sonunda daha kazançlı çıkacağını söyleyen ticaret teorisi aynı zamanda bir ülkede yaşayan her bir bireyin bundan kazançlı çıkamayacağını da söyler. Zengin ülkelerde yaşayan düşük becerili işçiler muhtemelen fakir ülkelerde yaşayan kendi muadillerine karşı kaybederler. Aslında Çin’in, Meksika’nın ve benzerlerinin yükselişiyle beraber sanayileşmiş ülkelerin çoğunda olan biten şey budur. Geçenlerde yayınlanan bir IMF raporuna göre, Amerikalıların %50’si gelir düzeyi açısından 2000’lerden daha kötü durumdadır. Orta gelirde olanların çoğu zemin kaybetmiştir ve bu sayı refahını arttıranlardan daha fazladır. ABD’de orta direğin ve çalışan kesimin yaşadığı bu gelir kaybına yaşanan sosyal sorunlar da eşlik etmiştir. Boşanmaların artması ve 2015 yılında 60 bin insanın hayatına mal olan salgın hastalık huzursuzluğu arttırmıştır. Aynı zamanda, küreselleşmenin kazanımları iyi eğitimli elitin elinde toplanmış ve bu elit kültürel trendleri belirlemeye başlamıştır.

Popülizmin ikinci kaynağı ise siyasidir.  Birçok liberal demokrasiye karşı yönelen en klasik eleştiri, güçlü denge ve denetleme mekanizmalarının güçsüz hükümetler ürettiğidir. Bu tip sistemler kutuplaşmış veya ciddi olarak bölünmüş seçmenler ile birleştiğinde bir felç yaşanabilir ve hükümet etmek zorlaşabilir. Hindistan’daki bir önceki Kongre Partisi hükümeti bunun en bariz örneğini sunar ki ülkenin ihtiyacı olan altyapı projeleri ve ekonomik reformları gerçekleştirmeyi hükümet başaramamıştı. Benzer şekilde, sıklıkla yaşanan siyasi açmazlar İtalya ve Japonya’nın ekonomik durgunluğa girmesine yol açmıştı. En önemli vakalardan birisi anayasal denge ve denetleme kurumlarıyla, benim de “vetokrasi” olarak adlandırdığım, Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu küçük bir grubun çoğunluğun eylemlerini veto etmesi anlamındadır. Bu durum her sene bütçe krizinin yaşanmasına ve mali düzenlemeler, göç ve sağlık gibi konularda adımlar atılmasını geciktirmektedir.

Demokratik hükümetlerin eyleme konusundaki yetersizliği, politik sistemin zorluklarını aşabilecek ve amaçlarına ulaşabilecek güçlü liderlere olan ilgiyi arttırmaktadır. Hindistan’da Narendra Modi’nin seçilmesinin, Japonya’da Shinzo Abe’nin en uzun süre hizmet eden başbakanlarından birisi olmasının sebebi budur. Güçlü adam figürü olarak Putin’in yükselmesi kaotik Yeltsin döneminin sonucudur ve Donald Trump’ı cazip kılan, başarılı bir iş adamı olarak Amerikan hükümetinin etkinliğini arttırma yönünde uyandırdığı umuttur.

Bununla birlikte, Avrupalı ve Amerikan elitlerin bariz politika başarısızlıklarının altına imza attıklarını da hatırlayalım. ABD, 2000li yıllarda iki başarısız Ortadoğu Savaşı tecrübe etti ve Büyük Buhran’dan bu yana yaşadığı en ciddi ekonomik krizi yaşadı. Bunlar sıradan vatandaşlar için korkunç sonuçları olan ve elit tarafından alınan politika kararlarıydı. Avrupa Birliği’nin mali politika olmaksızın Euro etrafında örgütlediği parasal birlik Yunanistan kriziyle sonuçlandı. Avrupa Birliği üyesi ülke vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı ise birlik sınırlarının dışarıdan gelen geçiş taleplerine karşı nasıl korunacağı sorusunu beraberinde getirdi. Birliğin takdire şayan iktisadi ve ahlaki tutumuna karşın, birlik içi hareket serbestisi bu tip kontrollerin ne kadar elzem olduğunu gösterdi. Suriye krizi sonrasında tetiklenen kitlesel göç hareketleri bu sorunları bir meşruluk krizine dönüştürdü.

Popülist milliyetçiliğin son kaynağı ise kültüreldir ve kimlik kavramı ile ilgilidir bu. Yıllar önce Samuel Huntington, en tehlikeli sosyo-ekonomik sınıf olarak, seferber olmak için yeterli bir zamanı ve kaynağı olmayan fakir ve marjinal kişiler yerine, siyasi sistem tarafından layıkıyla tanınmadığı için hak ettiği ekonomik refahın altında olduğunu düşünen orta sınıfları göstermişti. Bu tip insanlar, sadece ekonomik taleplerde bulunmazlar aynı zamanda yaşadıkları refah kaybını kültür ile de ilişkilendirerek yorumlarlar. Ulusal kimliği temsil ettiğine inandıkları bir grubun içinde kendilerini tanımlar ve sonradan gelenler tarafından haklarının ellerinden alındıklarını öne sürerler. Onlara göre bu sistemden fayda sağlayanlar elitlerdir ve göçmenler ile yabancıları günah keçisi olarak görürler. Bu bakımdan, ekonomik sorunlar ile kültürel kaygılar birbirinden ayrıştırılması zor bir şekilde iç içe geçer. Bu durum, Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika popülizmini, Latin Amerika ve Güney Avrupa popülizminden de ayırır. Brexit yanlılarının, Trump ve Le Pen seçmenlerinin çoğunluğu orta sınıf ve çalışan kesimlerden gelirken, Podemos, Syriza, Kirchners veya Chavez gibi hareketler klasik sol parti hüviyetindedirler ve sadece yoksulları temsil eder.

Bu, Kuzey ve Doğu Avrupa ile ABD’de göç mevzusunun popülist hareketlere niçin güç kattığını da gösterir. Göç oranları ve mülteci sayısındaki hızlı artış bu ülkelerdeki insanları, ekonomik olarak doğrudan zarar görmeseler bile,  kültürel kaygılar ile popülist parti ve liderleri desteklemeye iter. Popülist partilerin sıklıkla kullandıkları “ülkemizi geri alacağız” sloganı bu psikolojinin açık bir ifadesidir. Birçok anlamda, kimlik sorunları (etnisite, dil, din, gelenekler) modern siyasetin yaslandığı ekonomik sınıfları anlamsız kılar. Bu, merkez sağ ve merkez sol partilerin Avrupa’da niçin çöktüğünü ve yeni hareketlerin niçin kimlik etrafında örgütlendiğini de açıklar.

Yurtta ve Cihanda Popülizmin Geleceği

Liberal demokrasileri tehdit eden popülist milliyetçi hareketlerin başarılı olma şansı nedir? Beğenin ya da beğenmeyin, birçok şey ABD’de durumun nasıl seyredeceğine bağlıdır. Amerikan gücü  liberal düzenin ekonomik ve siyasi sütunlarını inşa etmekte hayati öneme sahiptir. Eğer ABD liderlik rolünden vazgeçerse sarkaç hızlı bir şekilde milliyetçilerin olduğu tarafa doğru salınacaktır. Dolayısıyla, dünyanın en önde gelen liberal demokrasisinde popülizmin ortaya çıkmasının ne kadar mümkün ve muhtemel olduğunu anlamamız gerekir.

Amerikan anayasanın denge ve denetleme sistemi, Sezarizm’e yani popülist bir demagogun bütün gücü elinde toplayıp onu istismar etme ihtimaline karşı tasarlanmıştır. Bunun için vetokrasi vardır ve Trump yönetimi baz alındığında şimdiye kadar bu işlemiştir. Trump’ın istihbarat kurumları, ana akım medya organları, mahkemeler ve hatta Cumhuriyetçi Parti’ye karşı elde ettiği zaferler sınırlıdır.  Esasında Trump, ObamaCare’i ilga etmek veya sınıra duvar inşa etmek gibi yasama desteği gerektiren adımları atmayı tam olarak başaramamıştır. Yani şu ana kadar zayıf ve etkisi sınırlı bir başkan olarak kalmıştır.

Ne var ki, işler değişebilir. Trump’ın en büyük avantajı ekonomidir. Maaşlar yıllarca süren durgunluktan sonra artmaya başlamıştır. Büyüme iki çeyrek boyunca %3’e ulaşmıştır ve Cumhuriyetçilerin vergi indirimi politikası bunu daha da arttırabilir. Bunlar uzun vade düşünüldüğünde kötü politikalardır. ABD çok fazla vergi alan bir sistem değildir ve canlanma yanlış yerden gelmektedir. Uzun vadede bu durum, bütçe açığına ve acılı bir krize sebep olabilir. Mamafih bu sonuçların ortaya çıkması için biraz zaman gerekmektedir ve Cumhuriyetçileri 2018 ara seçimlerine hatta 2020’deki başkanlık seçimlerine kadar kurtarabilir. Seçmenler için önemli olan ekonomik durumlarıdır ve bu iyi oldukça başkanın hoş olmayan tweetleri sorun teşkil etmeyecektir.

Dış politika ise Trump’ı eleştirenleri şaşırtacak başka bir alandır. Trump’ın bazı tehditlere karşı somut adımlar atacağı tamamıyla olasılık dahilindedir. Mesela Kuzey Kore’nin nükleer füze programıyla yüzleşmek zorundadır. Her hangi bir adım, ABD müttefiki ülkeler olan Güney Kore ve Japonya için riskler yaratabilir veya Kuzey Kore’nin blöfü görülüp ilişkilerdeki tansiyon aşağı çekilebilir. Eğer bu olursa, Trump önceki başkanların bir şekilde yanından yöresinden dolaştığı bir konuda çözüme yönelik esaslı bir tutum sergilemiş olur.

Son olarak, olmayan bir şeyi mağlup edemezsiniz. İktidar tarafından devamlı olarak yaylım ateşine tutulan Demokratlar giderek sola yaklaşmaktadır. Trump’a muhalefet etmek onları uzun vadeli politikalar üreterek seçmeni cezbetmek yerine yakın düşmana odaklanmaya itmiştir. İngiliz İşçi Partisi’nde olduğu gibi, Demokratlar sol aktivistlerin ağırlıklı olarak kümelendiği bir yer haline gelmektedir. Günün sonunda, devletteki ve kurumlardaki ağırlıklarını kaybetmekte ve denetim güçlerini yitirmektedirler. Seçim sistemi, seçmen sayısı yerine Electoral College prensibi üzerine kurulu olduğu için New York veya California’da kaç kişinin Demokratlara oy verdiği önemsizdir. Başkanlık seçimini kazanmak için Demokratlar sanayileşmiş Orta Batı’daki merkez seçmeni de cezbetmek zorundadırlar.

Bütün bunlar, Trump’ın görev süresini tamamlayacağını ve 2020’de yeniden seçileceğini göstermektedir. Ya da 2018 ara seçimlerini ve 2020’deki seçimleri kaybetmesi halinde tarihin tozlu sayfaları arasına girecek ve Cumhuriyetçi Parti yeniden elitlerin kontrolüne geçecektir. Trump’ın yeniden seçilmesi halinde ülkedeki kutuplaşma artacak ve bugünkü durumdan daha da kötüye gidecektir. Daha da önemlisi kurumsal denge mekanizmaları büyük bir zarar görecektir çünkü bu kurumların varlığı da neticede siyasi bir tutumun sonucudur.

Bunların ötesinde, teknolojik gelişmenin yarattığı yapısal bir etki de söz konusudur. Düşük beceri isteyen işlerin kaybolmasının sebebi artık ticaret ve göç değil bizzat teknolojinin ta kendisidir. Daha iyi bir eğitim ile becerilerin arttırılması mümkün görünse de ABD hükümeti bunu becerme konusunda çok sınırlı bir yeteneğe sahiptir. Üstelik Demokratlarında mesleki kurslar ve sosyal programları dışında dişe dokunur bir önerisi yoktur. Amerikan toplumunun bu meydan okumayla nasıl baş edeceği belli değildir ve bu sadece demokratik bir rejime sahip olanların değil bütün gelişmiş toplumların yüzleşeceği bir sorundur. ABD’yi dışarıda tutarsak, popülist dalga henüz bitme noktasında değildir. Mesela Doğu Avrupa, Almanya ve Batı Avrupa’nın yaşadığı kültürel liberalizasyonu hiç tecrübe etmemiştir ve popülist politikacıları benimsemeye çok heveslidir. Macaristan ve Polonya’ya, Sırbistan ve Çek Cumhuriyeti de katılmış ve Trump benzeri karakterleriyle seçimleri kazanmış liderlere sahip olmuşlardır. Avrupa Birliği’nin istikrarı için önemli bir unsur olan Almanya’nın mutabakat politikası son seçim sonuçlarıyla önemli bir meydan okumayla karşılaşmıştır. Fransa’daki durumda hafife alınmamalıdır. Aşırı sağcı Le Pen ile aşırı sol aday Melenchon Fransa’da oyların neredeyse yarısını almayı başarmıştır. Avrupa dışında göze çarpan bir örnek de Brezilya’dır. Elitler arasında devam eden meşruluk krizi, sert konuşmalarıyla ve ülke siyasetini temizleme söylemiyle öne çıkan, eski subay  Jair Bolsonaro’yu iktidara taşımıştır. Bütün bunlar, gelecekte ilginç zamanlara tanık olacağımızı göstermektedir.

*Bu yazı 9 Şubat 2018 tarihinde The American Interest’in web sitesinde yayınlanmıştır ve Burak Bilgehan Özpek tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinal versiyonunun linki: https://www.the-american-interest.com/2018/02/09/the-populist-surge/