*Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

Kültür savaşı, sağ kanat kutuplaşmayla ilericilerin kör noktaları arasında “toplumsal cinsiyet” üzerinden tüm gücüyle sürüyor.

Korona salgınının sağlık ve ekonomi üzerindeki facia etkilerinin arkaplanına karşı, Doğu- Orta Avrupa sağ kanat politik güçler, gözle görülür şekilde kültür savaşlarından kalan eski tanıdık güvenliksizlik ve korku stratejilerine döndüler.

Örneğin Polonya, zaten çok sıkı olan kürtaj yasalarını daha da sertleştirmeye girişti. Slovakya’da da kürtaja ulaşım hakkı üzerinde kısıtlamalar parlamentonun gündemine girdi. Macaristan’da Eylül ve Ekim aylarında, amacı çocukları gey, lezbiyen ve translar da dahil olmak üzere çeşitli azınlıkların kabulüne duyarlı hale getirmek olan bir masal kitabı üzerinde kutuplaştırıcı bir tartışma yaşandı. Şimdi, geylerin/lezbiyenlerin ve tek ebeveynlerin evlat edinme haklarının kısıtlanmasına dair bir takvim de gündemde.

Bununla birlikte, Vişegrad grubundaki kültür savaşının merkezinde, haziran 2017’de Avrupa Birliği tarafından imzalanmış olan, resmi olarak “Kadınlara Karşı ve Eviçi Şiddetin Önlenmesi ve Ortadan Kaldırılmasına Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olarak bilinen  İstanbul Sözleşmesi bulunmakta. Bu dört ülkede de Sözleşme salgın sırasında hedef haline geldi. Bu sözleşmenin yerine, İstanbul Sözleşmesi’ne aykırı hükümler içeren, kürtaj ve aynı cinsiyet evliliklerine dair hükümler içeren  alternatif bir “aile hakları sözleşmesi” hazırlandı.

Polonya, sözleşmeyi daha önce imzalamış olan diğer üç Vişegrad ülkesiyle birlikte  zaten onaylamış bulunuyor. Bununla birlikte, Slovakya Parlamentosu şubatta, -salgının ilk dalgası sırasında- Macaristan da mayısta kabul  aleyhine oy kullandı. Slovakya’da, muhafazakar sivil toplum örgütleri mayısta başka bir teklif hazırladılar ve başkan geri adım atıp imzasını çekmek zorunda kaldı. Çek Cumhuriyeti’nde, sağ kanadın baskısı altında, hükümetin yaz takviminde olması planlanan onay geri çekildi ve temmuzda, LGBT karşıtı propogandanın ortasında, Polonya Adalet Bakanı, sözleşmeden çekileceğini açıkladı. 

Sözleşme çevresinde bu dört ülkede duraksamalar yaşanmakta -fakat Polonya’da gördüğümüz gibi, kürtaj yasağının Anayasa Mahkemesi’ne getirilmesiyle, her an yeniden ısınabilir durumda bulunuyor.

İstanbul Sözleşmesi Nedir Ne Değildir

Dolayısıyla, sözleşmenin tam olarak neyle ilgili olduğunu açıklamak önemlidir: Sözleşme, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin temel sebeplerini ele alan ve gerekli kurumsal değişiklikleri işaret eden kapsamlı bir araçtır.

Feministler, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin tanımındaki nötrlük sebebiyle -kadına kadın olduğu için yönelmiş olan ya da orantısız olarak kadını etkileyen şiddet- ve bu şiddetin köklerinin ataerkil yapılarla bağlantılı olduğunu açıkça belirtmediği için sözleşmeden şikayet etmekteyken, karşıtları da sözleşmenin çok fazla feminist olduğunu ve kadınlarla erkekler arasındaki çatışmayı büyüttüğünü ileri sürmekteler. 

Bunun sebeplerinden biri, kadınlara karşı şiddetin kabul edilemez olduğu konusunda bir toplumsal uzlaşma olmasına rağmen, sözleşmenin karşısında bulunan muhafazakar güçler. Bunun yerine, pratikte geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini sürdüren iki biyolojik cinsiyeti birbirini tamamlayıcı olarak kabul ediyorlar. Çoğu muhafazakâr, bununla birlikte, kadınlar ve erkekler arasındaki tamamlayıcı ilişkinin hiyerarşik olacağı varsayımını da reddediyor. Ya da daha da ötesi, böyle bir ilişki biçiminin kadınlara karşı cinsel ya da ev içi şiddete yol açmayacağını söylüyorlar. Burada bir anlaşmazlık söz konusu. 

Fakat muhafazakarların sözleşmeye karşı olmalarının bir sebebi daha var. Bu, aynı zamanda ilericilerin kendilerini eleştirmeleri gereken nokta. Orta ve doğu avrupa ülkelerindeki sağ kanat politik güçler, sözleşmeye temel olarak cinsiyet kimliksizleştirme propogandası üzerinden saldırıyorlar. Buna göre, “toplumsal cinsiyet”in cinsiyet kimliği olarak hissedilen cinsiyet anlamına geldiği varsayılıyor.

Örneğin, Bulgaristan Anayasa Mahkemesi, cinsiyetin kişinin kendi sübjektif seçiminden kaynaklanacağını içerdiği için ve sağ kanat partisi VMRO milletvekili olan başbakanın söylediği gibi, Bulgar hukukuna üçüncü cinsiyete kapı açılacağını ileri sürerek sözleşmenin anayasaya aykırı olduğunu kabul etti. 

Bununla birlikte, cinsiyet tanımı açıktır: “ ‘Toplumsal cinsiyet’ terimi, toplum tarafından inşa edilmiş roller, davranışlar, eylemler ve kadınlarla erkeklere toplum tarafından uygun görülmüş sıfatlara işaret eder.” Bu yüzden sözleşme cinsel ikibiçimliliği (dimorphism/ insanların erkek ya da dişi doğdukları) sorgulamaz. Yani sağdan gelen itham çarpıtılmış bir ithamdır. Eğer öyle olmasaydı da, kutuplamamanın ve sözleşmeyi onaylamamanın bir yolunu bulurlardı. 

“Toplumsal cinsiyet”in Anlamının Belirsizliği

Yine de, bu ithamın yanlış olduğunu iddia etmek o kadar kolay değildir -ilericilerin tekrar tekrar içine düştükleri bir problem. Bu itham genel olarak değil, sözleşmeyle ilgili olarak yanlıştır. Toplumsal cinsiyetin sağ kanat tarafından eleştirilen tanımı, halen mevcut/yürürlükte bulunmaktadır. LGBT’nin başarılı lobi faaliyeti sonucunda, “toplumsal cinsiyet” tanımı gittikçe daha çok AB belgesinde geçmekte ve -sübjektif olarak hissedilen cinsiyete dair  farkındalık arttırma içerikli- LGBT materyallerinde cinsiyet kimliği için kullanılmaktadır.

İlericiler bu ikili anlam belirsizliğini görmekte sık sık hataya düşüyorlar. İstanbul Sözleşmesi tarafından ortaya konmuş olan tanımları ve queer politikaları birbirlerinin aynıymış gibi ele alıyorlar ya da hatta ikisini birbirine karıştırıyorlar. Bu belirsizlik, o zaman çeşitlilik adı altında tartışmadan muaf tutulup övülüyor.

Sağ kanat partiler bu görülmeyen ya da kasıtlı olarak gizlenmiş olan, belki çeşitlilik zorunluluğu sebebiyle problem olarak bile tanımlanmayan ayrımcılık belirsizliğini özenle kullanıyorlar. Konu cinsiyet kalıplarına gelince, İstanbul Sözleşmesi’nde gördüğümüz gibi, sağ için ilk adım, Anglo Amerikan örneğine dayalı olarak, sayısı belirsiz cinsiyet kimliğini öne sürmek olacaktır. Böylece, -meşru bir ilerici hedef olan- toplumsal cinsiyet eşitliği ileride gündeme gelecek sonsuz cinsiyet kimliklerine dair propoganda için kusursuz bir gerekçe olarak yeniden yorumlanıyor.

İlericiler Arasında Bir Tartışma Sahası

Toplumsal cinsiyet rollerinin ikili doğası (kadınlar ve erkekler biri birine üstün gelecek şekilde hiyerarşik ilişkiler içindedirler) ile biyolojik cinsiyetlerin ikili doğası (biyolojik cinsiyet bedende teşhis edilemez, bu ona dair sadece bir açıklama olur -doğumda keyfi olarak atanmış ve buna bağlı olarak sübjektif kimliklerin daha iyi ve adil göstergeler olacağı, kişinin kadın, erkek kadın ya da başka bir şey olduğu konusunda) aynı şey değildir. 

Queer feminizm bu ikinci açıklamayı ileri sürer fakat bu toplumsal ya da global bir uzlaşma olarak görülemez. Bu teorinin geliştirildiği Birleşik Devletler gibi, merkezde bulunan toplumun büyük kesimleri için, bu açıklama gerçeklikle uyumlu değildir.  Eğer bu yaklaşımın ithal edildiği ülkelerde, ilerlemenin tek geçerli yolu olarak görülürse, bu durum hızlıca ideolojik bir sömürgeleştirme olarak algılanır -ki ne yazık ki bu sağ tarafından kurnazca kullanılmıştır.  

Bu yüzden, farkındalık yükseltme materyalleri ve masal kitapları sadece açıkfikirlilik ve hoşgörüyü yaymakla ilgili değildir. İlerici bakış, bütün alan sağ tarafından tekelleştirilmeden önce, özgürleştirici ve ilerici diye tabir edilen talepler üzerinde daha çok eleştirel tartışma yürütmelidir.

Fotoğraf: Lindsey LaMont