İddiasız bir lacivert ceketin içine açık mavi gömlek, bir tek kırmızı kravatının üstünde üçer beyaz şeritten bir desen var.

Sabah tıraş olmuş, takım elbisesini giymiş, bir cenazeye gider gibi özenle hazırlanmış.

Gözlüğü en son takmış olmalı.

Yüzünde saklamaya çalıştığı ama beceremediği bir hayal kırıklığı, bir an önce yayın bitse isteği, vakur duruşunun içinde kıyım kıyım kıyılan bir yürek.

Kuyruğu dik tutmaya çalışıyor.

Belki içinden “ağlamayacağım, hayır ağlatamayacaklar beni” diye geçiriyor.

Ama gözlerinden fışkırıyor hayal kırıklığı, yola çıkarkenki umutlar, verilen sözler, belki aklında gazetecilik filmlerinden sahneler, şimdi hepsi boş.

Yayın bir an önce bitmeli.

Titrememeli sesi konuşurken, yanında çalıştığı 180 kişinin gözü onun üstündeyken, televizyon başında milyonlar varken titreyemez sesi, vuramaz masaya yumruğu, sinkaflı hiçbir söz çıkmamalı dudaklarından.

Olabildiğince ölçülü konuşacak, aklından yayın sonrası hep, tek başına kaldığı o an, aradığı özgürlük, bağırıp çağırma, her şeyi devirme, boğularak ağlama, ama bitmiyor yayın bir türlü, her yutkunuşunda çaresizliğin o patlamaya hazır yakıcı ıstırabını baskılamaya çalışıyor.

Gene de sonlara doğru, “bizi siyaha düşürmek için baskı yapanlar utansın” cümlesi dökülüyor ağzından.

Sonra, artık daha fazla konuşamayacağını biliyor.

Belki bir kelime daha söyleyemeyecek, yanakları titriyor belli belirsiz, yanında kanalın en flaş transferi, anahaberi emanet ettiği Nevşin Mengü, tabii daha profesyonel, teşekkür ediyor.

Bize, onları izlediğimiz, onlarla birlikte olduğumuz için.

Sadece yirmialtı gün.

Ve, sahte bir gülümseme beliriyor yüzünde.

Veda gülümsemesi.

Ben bilirim gülümseyişin o şeklini, ölürken gülümsersin böyle, bir yerin kesilip alınırken, koparken en sevdiğin senden bir daha geri gelmemecesine, işte o zaman böyle gülümsersin.

Gülümsüyor Nevşin Mengü ve bir opera kahramanı gibi uzatıyor sağ kolunu Süleyman Sarılar’a doğru…

Ekranın altında “Olay TV kapanıyor” yazısı.

Belki bilerek yaptılar, belki bir muhabirin veda şakasıydı, kapanış yazısıyla ekrandakilerin arasında, tam ortada, Olay TV İhbar Hattı’nın numarası duruyor hâlâ.

O telefon bir daha çalmayacak.

O numarayı açan olmayacak.

Ama duruyor işte orada, ölümden sonra uzamaya devam eden sakallar gibi, ölü bir kanalın ihbar hattı parlıyor.

Ölümün içindeki yaşamı görüyorum bense baktığımda, siyahın içindeki beyazı, karanlığın içindeki göremediğimiz ama varlığını bildiğimiz ışığı.

Ellerini açıyor Süleyman Sarılar, artık bir kelime daha konuşamayacaklar, söz bitti, kuyruğu dik tutarak kapatmak lazım yayını.

Başlıyor alkışlamaya.

“Gelin” diyor bütün çalışanlara, ansızın iyi habercilik yapmaktan başka isteği olmayan çalışanlarını görmeye başlıyoruz kanalın.

Meğer hepsi kameranın arkasında bekliyormuş.

Yüzlerinde maske olduğundan göremiyorum ama hissediyorum yaşadıklarını.

İyice yukarı çektikleri maskelerinin içine içine ağladıklarını, nasıl ödeneceğini bilemedikleri borçlarını, faturaların son ödeme tarihlerini, ama en çok, büyük bir şevk ve umutla başladıkları serüvenin nasıl bu kadar kolay bittiğini…

Önce bordo montlu biri geliyor, alkışlara alkışla destek veriyor, Ankara temsilcisi narçiçeği ceketiyle el sallayarak veda ediyor ekrandan ve çalışanlar geliyor alkışlayarak.

Hadi Süleyman Sarılar kendisiyle birlikte yola çıkan bu gencecik insanları cesaretlerinden ötürü alkışlıyor, onlara verdiği sözleri hayata geçiremedi, halihazırdaki işlerini bırakıp gelenler oldu, hepsi var aklında, ama ötekiler de onu, kendisini, yanındakini alkışlıyor, kameraman bırakmıyor yayını, Titanic’in kemancısı oluyor bir an için, belki farkında bile değil yaptığının, o da gitse ekranda görünecek ama öyle bir isteği yok, işini daha iyi yapabilmenin derdinde, tek tek çekiyor arkadaşlarını.

Arkadaki ekranda Ankara ekibini görüyorum, onlar da toplanmışlar kameranın önüne, alkışlara eşlik ediyorlar.

Ve ben, artık dayanamayacağımı fark ediyorum.

Bu soğuk aralık akşamında küçük bir mutluluk parçası olarak kokinalar almıştım çiçekçiden, hepsinin canı cehenneme, artık gözüm sadece televizyon ekranını görüyor.

Ayağa kalkıyorum ve ben de onları alkışlamaya başlıyorum.

Bir alkış sağanağının ortasında ekran usul usul kararıyor.

Kararan yayınlara alkışlayarak karşı koyan o 180 kişiye katılıyorum.

Onlar kendilerini alkışlıyor, şu yirmialtı günde yaptıklarını ve bundan sonra yapacaklarını.

Onları siyaha götürenlere alkışlarıyla karşılık veriyorlar.

Bense onları alkışlıyorum.

Yirmialtı günlük bir mutluluk verdikleri için.

Bir farkla.

Salonda kamera yok.

Ben özgürce ağlayabiliyorum.

İşte şimdi, bu kararmış ekranın karşısında onlardan daha özgürüm.