Sabahın ilk dakikalarında elimiz doğrudan ve ister istemez telefona gidiyor. Bir tür refleks bu. Dünyada ne olmuş, kim ne demiş, gece hangi kriz büyümüş veya hangi kararlar imzalanmış, hangi görüntü dolaşıma girmiş, önce bunları görmek istiyoruz. İlk bakışta çok sıradan duruyor bu davranış. Ancak çağımızın en büyük siyasi meselelerinden biri tam burada başlıyor.
İnsan, gündemi izlediğini düşünüyor; gündem ise çoğu zaman onu çoktan seçmiş oluyor. Önümüze neyin düşeceği, neyin birkaç saat içinde kaybolacağı, hangi başlığın büyütüleceği, hangi olayın sessizce arka plana itileceği artık yalnızca olayların ağırlığıyla açıklanamıyor. Orada başka bir iktidar çalışıyor. Daha sessiz, daha sabırlı, daha gündelik. Ve gündeme yeni giren şeyler bir öncekini unutturacak nitelikte oluyor nedense.
Eskiden ortak dikkat alanı daha görünürdü. Gazete manşeti vardı, akşam haberleri vardı, birkaç büyük kanal ya da birkaç etkili yorumcu konuşurdu. Bugün o merkez büyük ölçüde dağıldı. İlk bakışta bu çoğullaşma özgürleştirici görünüyor. Kaynak sayısı arttı, sesler çoğaldı, herkesin sözü aniden dolaşıma girebiliyor.
Ancak işin bir de öteki yüzü var. Dikkat alanı genişledikçe yönlendirme imkânı da inceldi, derinleşti ve oldukça görünmez hâle geldi. Artık mesele yalnızca neyin haber olduğu meselesi değil. Neye önce bakılacağı, neyin sürekli tekrar edileceği ve hangi duyguyla bakılacağı da belirleniyor. Gündem tam burada, görünür olanla görünmez olanın arasında kuruluyor.
Gündem Olaylardan Önce Akışta Şekilleniyor
Bugün birçok insan haber seçtiğini sanıyor. Hâlbuki çoğu zaman seçtiği şey haberin kendisinden ziyade önüne çıkarılan sıra oluyor. Bir başlığın tepesine neyin yerleştirildiği, bir olayın hangi kelimelerle özetlendiği, hangi görüntünün “esas kare” hâline getirildiği siyasal açıdan yüksek etkili kararlar üretiyor. Bu yüzden gündem kurma meselesi artık sadece gazeteciliğin iç tartışması sayılmıyor. Doğrudan kamusal aklın nasıl çalıştığıyla ilgili hale geliyor.
Nisan sonunda İtalya’daki iletişim otoritesinin Avrupa düzeyinde başlattığı bir girişim bu yüzden önemliydi. İtiraz yalnızca bir teknoloji şirketinin yeni arama özelliklerine yönelik değildi. Asıl kaygı, yapay zekâ destekli özetlerin kullanıcıyı asıl habere gitmeden tatmin etmesi ve bunun da özellikle küçük ve bağımsız yayıncıların görünürlüğünü ve gelirini azaltmasıydı.
Tabii ki tartışma kısa sürede rekabet meselesini aştı; medya çoğulculuğu, editoryal varlık ve kamusal alanın geleceği konuşulmaya başlandı. Çünkü insanın neyi okuyacağı kadar, neye hiç uğramadan geçeceği de siyasal sonuçlar doğurur. Bir toplumun bakışı bazen sansürle daralmaz. Kolaylaştırılmış özetlerle, sürekli aynı merkezlere akan trafikle, sessizce tekelleşen görünürlükle daralır.
Burada eski bir medya tespiti yeni bir biçim alıyor. Medya çoğu zaman insanlara ne düşüneceklerini doğrudan söylemez, onların hangi başlıklar etrafında düşüneceklerini de büyük ölçüde etkiler. Şimdi bu etki daha da rafine hâle geldi. Zira editoryal tercih ile teknik mimari birbirine karıştı. Sıralama, öneri, özet, tekrar ve görünürlük aynı anda çalışıyor. Sonuçta biz çoğu zaman habere bakmıyoruz, habere giden patikaya bakıyoruz. Patikanın sahibi de çoğu zaman göz önünde olmuyor.
Seçim Dönemlerinde Dikkat Bir Savaş Alanına Dönüşüyor
Bu mesele seçim zamanlarında daha sert ve ani biçimde ortaya çıkıyor. Çünkü seçim artık sadece partilerin oy istediği bir süreç değil. Aynı zamanda korkuların, şüphelerin, görüntülerin ve kanaatlerin de yönetildiği bir alan. Seçmen sandığa gitmeden önce neyi tehdit sayacağına, neye inanacağına, hangi görüntüye “kanıt” muamelesi yapacağına karar veriyor. O karar da çoğu zaman miting meydanında alınmıyor. Dolaşımdaki içeriklerin ritmi içinde alınıyor.
Mart sonunda ortaya çıkan tablo da aslında bunu açıkça gösterdi. ABD’de 2026 ara seçimleri yaklaşırken yapay içeriklerle üretilen sahte videolar kampanya diline iyice yerleşti. Bu içeriklerin ucuz, hızlı ve etkili olması, merkezden yerele kadar birçok kampanyayı da cezbetti. Üstelik yalnızca mizah ya da alay için kullanılmadılar; rakibi küçültmek, seçmende kuşku üretmek ve gerçek görüntü ile kurgu görüntü arasındaki sınırı bulanıklaştırmak için de kullanıldılar.
Araştırmalar, insanların bu videoları ayırt etmekte zorlandığını ve kanaatlerinin etkilenebildiğini gösteriyor. Böyle bir zeminde seçim kampanyası klasik propaganda olmaktan çıkarak inandırıcılık savaşına dönüşüyor. Kimin daha çok konuştuğundan çok, kimin daha çabuk yerleştiği önem kazanıyor.
Aynı günlerde seçmen kütükleri üzerinden yürüyen hukuk mücadelesi de başka bir gerçeği görünür kıldı. Adalet Bakanlığı’nın eyaletlerden sansürlenmemiş seçmen verileri istemesi, oy hakkı savunucularını harekete geçirdi. Dava dosyalarında, bu girişimin uygun seçmenlerin listelerden ayıklanmasına zemin hazırlayabileceği ve bunun özellikle kritik yarışlar öncesinde seçmen güvenini sarsabileceği vurgulandı.
Nisan sonuna gelindiğinde, bazı eyaletlerde mahkemeler bu talepleri geri çevirdi. Buna rağmen veri talebi siyasetin merkezinde kalmaya devam etti. Böylece seçim dediğimiz şeyin sandık günüyle başlamadığı bir kez daha görüldü. Seçim, önce şüphe üreterek başlıyor. Ardından hukuk devreye giriyor. Toplum, daha oy vermeden önce neye inanacağı ve neye kuşkuyla bakacağı konusunda birçok yönden ve birçok kanal-medya aracılığıyla yönlendiriliyor.
Koruma ile Kontrol Arasındaki Çizgi Giderek İnceliyor
İşin daha çetrefilli tarafı burada başlıyor. Devletler ve düzenleyici kurumlar bu alanı başıboş bırakmak istemiyor. Çocukları koruma, seçim güvenliği, nefret söylemini sınırlama ve dezenformasyonla mücadele gibi güçlü gerekçeler öne çıkarılıyor. Bunların bir kısmı son derece haklı. Ancak kamusal alanı koruma iddiasıyla başlayan birçok müdahale, çok kısa sürede görünürlüğü yönetme aracı hâline gelebiliyor. Çizgi ince. Üstelik her ülkede de aynı noktadan geçmiyor.
Avrupa’da nisan ortasında hazır hale getirilen yaş doğrulama uygulaması ve Türkiye’de de sosyal medyaya kimlik doğrulama sistemi getirilmek istenmesi bu gerilimi iyi anlatıyor. Resmî gerekçe açık: çocukların zararlı içeriklerden korunması. Sistem, kimliği ifşa etmeden yaş doğrulaması yapabilen bir model olarak sunuldu. Ancak burada asıl tartışma tekniğin kendisinden daha büyük. Çünkü bir mecraya girişin hangi yaşta, hangi yöntemle ve hangi kurumsal denetimle mümkün olacağı, doğrudan kamusal alanın kapılarının kim tarafından yönetileceğine bağlıdır. Koruma dili meşru. Ancak her koruma mekanizması aynı zamanda bir erişim mekanizmasına da dönüşüyor. Erişimi yönetenler de gündemin görünmez sahipleri arasına katılıyor.
Benzer bir gerilim Nijerya’da da yaşandı. 2027 seçimleri öncesinde yayıncılık kuralları oldukça sıkılaştırıldı. Radyo ve televizyon sunucularının kişisel görüşlerini yayında ifade etmesi, doğrulanmamış ya da kışkırtıcı siyasi içerikleri dolaşıma sokması yasaklandı. Resmî söylem, toplumsal gerilimi azaltmak ve anayasal düzeni korumak yönündeydi.
Eleştiriler ise başka bir noktaya işaret etti. Bu tür kurallar, özellikle seçim öncesi iklimde gazetecileri daha çekingen hale getirebilir, canlı tartışmayı daraltabilir ve otosansürü büyük ölçüde artırabilir. Burada da aynı sorunla karşılaşıyoruz. Kamusal alanı koruma iddiası ile onu daha kontrollü hale getirme arzusu birbirine çok yakın ilerliyor. Hangisinin ağır bastığını ise çoğu zaman kâğıt üstündeki metinden çok uygulamanın tonu belirliyor.
Toplum Gerçekten Seçiyor mu?
Bugün yaşadığımız en büyük dönüşümlerden biri, toplumun dikkatinin doğal bir akışla oluştuğu inancının zayıflaması. Dikkat, artık neredeyse başlı başına bir siyasi alan. Kim konuşuyor, kim öne çıkarılıyor, kim tekrar ediliyor, hangi olay duygusal yoğunlukla sunuluyor, hangisi teknik ayrıntı gibi gösteriliyor; bütün bunlar kamusal muhakemeyi şekillendiriyor. Bu yüzden “gündemin sahipleri” dediğimizde yalnızca medya patronlarını, yalnızca siyasi partileri ya da yalnızca dijital platformları düşünmek yetmiyor. Hepsi aynı alanın içinde, bazen rekabet ederek bazen birbirini tamamlayarak çalışıyor.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim yer de tam olarak burası. Toplum artık çoğu zaman çıplak sansürle yönlendirilmiyor. Çok daha yumuşak bir biçimde, dikkat ekonomisinin akışı içinde yönlendiriliyor. İnsana seçim hissi veriliyor. Oysa çoğu zaman seçilen şeyin sınırları çoktan çizilmiş oluyor. Önüne konulan başlıklar, tekrar eden görüntüler, büyütülen korkular ve sürekli taze tutulan şüpheler, kamusal muhakemenin yerini yavaş yavaş reflekslere bırakıyor.
Bu yüzden mesele basit bir medya eleştirisinin ötesine geçiyor. Burada yurttaşlığın kalitesi tartışılıyor. İnsan, neye bakacağını gerçekten kendi muhakemesiyle belirleyebildiği ölçüde kamusal bir özne olur. Önüne düşen akışın peşinden yürüdüğü ölçüde de izleyiciye dönüşür. Çağımızın en sessiz ama en derin siyasi mücadelelerinden biri tam da bu çizgide yaşanıyor.
Gündemin sahipleri kim? Bunu tartışmak elbette önemli. Ancak daha önemlisi şu: Toplum kendi bakışını hâlâ kurabiliyor mu, yoksa bakışın yönü çoktan başkalarının eline mi geçti? Bu sorunun cevabı sadece medya düzenini anlatmaz. Kamusal aklın geleceğini de anlatır.
Fotoğraf: Berke Citak

