Yazar: Mariana Mazzucato
University College London’da inovasyon ekonomisi profesörü
Çeviri: Mert Söyler
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı tüm Ortadoğu’daki dengeleri altüst etti, insani ve çevresel boyutta ağır bir yıkım yarattı ve petrol fiyatlarında tarihin en büyük dalgalanmalarından birini tetikledi. Bu durumun etkileri küresel borsaları sarsıp hükümetlerin borçlanma maliyetlerini yukarı çekerken, politika yapıcıların artık bir gerçeği görmesi gerekiyor: Bu tür enerji şokları tek seferlik, kısa vadeli krizler değil; yeni normalimiz.
Jeopolitik çalkantıların yaşandığı bir dönemde ekonomik olarak ayakta kalabilmek, sadece tükettiğimiz enerji türlerini değiştirmekle bitmiyor; aynı zamanda neyin, nasıl, nerede ve kim tarafından üretildiğini de yeniden şekillendirmeyi gerektiriyor. Hükümetler, misyon odaklı yeşil bir sanayi stratejisiyle ve stratejik kamu yatırımlarını destekleyen makroekonomik bir yapı kurarak hem halkın yaşam standartlarını koruyabilir hem de ekonomiyi daha dirençli hale getirebilir.
Halkı ve işletmeleri bu darboğazdan kurtarmak için atılacak acil adımlar, daha büyük ekonomik hedeflere hizmet edecek şekilde kurgulanmalı. Sadece fosil yakıt şirketlerinin kârlarını ayakta tutmaya yarayan her politika, peşinen başarısız sayılmalı.
Artık yeni bir yaklaşım benimsemenin tam zamanı. Jeopolitik çatışmaların körüklediği ve enflasyonu zıplatan enerji şoklarını artık daha sık yaşıyoruz. İran, geçtiğimiz Haziran ayındaki 12 günlük savaş sırasında savurduğu ‘Hürmüz Boğazı’nı kapatma’ tehdidini eyleme döktü ve ham petrol fiyatları, Rusya’nın 2022’deki Ukrayna işgalinden bu yana ilk kez varil başına 100 doların üzerine çıktı.
Doğalgaza aşırı bağımlılığı ve ciddi depolama eksiklikleri yüzünden dört yıl önce Batı Avrupa’da en ağır darbeyi alan İngiltere, ani arz şoklarına karşı savunmasız kalmayı göze alan her ülke için ibretlik bir hikaye sunuyor. İngiltere Enerji Bakanı Ed Miliband, elektrik şebekesini karbondan arındırmayı hedefleyen “Temiz Enerji” misyonunda belli bir yol katetmiş olsa da gaz ve elektrik fiyatları arasındaki bağ henüz kopmuş değil. Ülkede toptan enerji fiyatları, İran savaşının başlamasından bu yana neredeyse %50 fırladı.
Gelişmiş ekonomilerin, ABD Başkanı Donald Trump‘ın izinden giderek enerji fiyatlarındaki dalgalanmayı körükleyen ve askeri birer pazarlık kozuna dönüşen fosil yakıtlara daha fazla sarılması büyük bir hata olur. İngiltere ve diğer tüm ekonomiler; elektriği temiz ve yerli kaynaklardan ürettikleri, dahası bunu sadece şebekeyle sınırlı bırakmayıp ulaşım, inşa ve yaşam biçimlerimizi dönüştürecek şekilde kullandıkları sürece çok daha güvende olacaklar.
Fakat bu hedefe ulaşmak; konut, ulaşım, bilim, teknoloji ve maliyeden sorumlu devlet kurumlarının el ele vererek koordineli bir şekilde çalışmasını gerektiriyor. Hükümetler, ilgili tüm bakanlıkların ortaklaşa peşinden koşacağı devasa ve net bir hedef belirlemeli; çünkü sektörler arası dev yatırımları harekete geçirmenin tek yolu bu.
Yaşadığımız bu şokla birlikte, yeni bir ‘hayat pahalılığı krizi’ ihtimali yine kapımıza dayandı. Örneğin İngiltere’de, Bütçe Sorumluluk Ofisi’nin enflasyonun bu yıl %3,4’ten %2,3’e düşeceğine dair beklentisi çoktan suya düştü. Maliye Bakanı Rachel Reeves üzerindeki, halkı daha fazla sıkıntı çekmekten kurtarma baskısı ise giderek artıyor. 2022 yılında ülkedeki tüketici fiyatlarında yaşanan %9’luk artışın neredeyse yarısı gıda ve enerjiden kaynaklanmıştı. Şimdi jeopolitik tehditler ve iklim değişikliği etkisini artırıp küresel tarım rekoltesini ve ulaşım rotalarını altüst ederken, benzer ve hatta çok daha yıkıcı bir süreç yeniden tetiklenebilir.
Üstelik 2022-23 enflasyonunun asıl kaynağının şirket kârları olduğunu gösteren bir yığın kanıt var. Enerji şoku sayesinde şirketler, aniden üretimi artırdıkları için değil, sadece kıt kaynakları ellerinde tuttukları için devasa rantlar, yani aşırı kârlar elde etti. Hükümetlere düşen asıl görev, krizlerin toplumun geri kalanı pahasına küçük bir hissedar grubunun işine yaramasını engellemek. Doğru adımlar atıldığında krizler, reel ekonomiyi canlandıracak ve daha geniş çaplı dönüşümler yaratacak fırsatlara dönüşebilir.
Örneğin İngiltere Başbakanı Keir Starmer ve Maliye Bakanı Reeves, büyük akaryakıt devlerini epey kızdıracak bir hamleyle, fahiş fiyatlara karşı “sıfır tolerans” politikası ilan ettiler. Fakat böyle bir politikanın detayları hayati önem taşıyor. İngiltere’nin 2022-23 Enerji Fiyat Garantisi, önce enerji tedarikçilerini finanse edip sonra bu aşırı kârları vergilendirmeye çalışarak halkın faturalarını sınırlama yoluna gitti. İspanya ve Portekiz ise elektrik üretiminde kullanılan gazın maliyetine tavan fiyat uygulayarak o devasa kâr marjlarını daha kaynağında kesti ve enflasyonu dizginlemenin çok daha iyi bir yolunu buldu.
Yenilenebilir enerji alanındaki iddialı bir atılımla desteklenen bu ikinci yaklaşım, çok daha başarılı oldu. 2022’nin ikinci yarısında İspanya’daki elektrik fiyatları, Avrupa ortalamasının %57 altındaydı. Bugün İtalya’da elektrik fiyatlarını %89 oranında pahalı doğalgaz belirlerken, İspanya’da bu oran sadece %15. Hedef sürdürülebilir bir büyüme ise, tekelci kârların birikmesini izleyip sonra onlardan vergi almaya çalışmaktansa, adil ekonomik ilişkileri en başından kurmak çok daha akıllıca.
Petrol ve petrol ürünleri; üretim, ulaşım ve tarımda hala temel girdi olduğu için enerji şokları tüm ekonomiyi temelinden sarsıyor. İşleri daha da zorlaştıran bir diğer nokta ise, şu an enflasyonla mücadelede kullanılan yegâne silah olan yüksek merkez bankası faizlerinin sorunu sadece daha da içinden çıkılmaz bir hale getirmesi. Faiz artışları enflasyonun kaynağındaki arz sorunlarını çözmek adına hiçbir işe yaramadığı gibi, yüksek başlangıç maliyetleri olan yenilenebilir enerji projeleri dahil tüm yatırımları çok daha pahalı hale getiriyor.
Daha da kötüsü, yatırımcılar bu gidişatı fiyatlandırdıkça devletlerin borçlanma maliyetleri iyice yükselecek; okullara, sağlık sistemlerine ve altyapıya yapılması gereken hayati kamu yatırımlarının önü tamamen kesilecek. Hükümetler bu çöküş sarmalını durdurmak için merkez bankalarının eline bakmayı bırakmalı ve enflasyonu doğrudan kaynağında çözmeye başlamalı.
Neyse ki yeşil yatırımlar, herkese kazandıran bir seçenek. İklim değişikliğini frenlemesinin yanında, yarattığı dalga etkisiyle verimliliği, istihdamı ve yaşam standartlarını da yukarı çekiyor. Bütün bunlar hesaba katıldığında, yeşil yatırımlar kendi masrafını fazlasıyla çıkarıyor. Daha geçen hafta İngiltere’nin bağımsız iklim gözlemcisi kurumu, net sıfır emisyon hedefine harcanan her bir sterlinin yaklaşık 2 ila 4 sterlinlik bir değer yarattığını ortaya koydu. Üstelik daha temiz hava, daha sıcak evler ve daha sağlıklı beslenme gibi sayısız faydası da cabası.
Yaşadığımız bu enerji krizi, girişimci devletlerin halkın temel ihtiyaçlara uygun fiyatla ulaşmasını sağlamak, fırsatçıları engellemek ve sanayideki dönüşümü ateşlemek için gereken kapasiteyi, araçları ve kurumları inşa etmesi adına tam bir dönüm noktası. John Maynard Keynes’in neredeyse bir asır önce vurguladığı gibi, özel sektörün ve tüketicinin güveni sarsıldığında, devlet direksiyona geçip yatırımlara yön vermeli. Hükümetler bu son şokun ellerini kollarını bağlamasına izin vermemeli. Aksine bu kriz, insanların yaşadığı sıkıntıları en aza indirmek ve uzun vadeli ekonomik dayanıklılığa yatırım yapmak için atılacak kararlı adımların fitilini ateşlemeli.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

