Yazar: Nick Danforth
Orta Doğu ve Osmanlı tarihçisi, Foreign Policy dergisi genel yayın yönetmeni yardımcısı.
Çeviri: Mert Söyler
Son dönemdeki akademik çalışmalar, tarihte girilmeyen bir yolun sunduğu fırsatları ve bu yolun sınırlarını gözler önüne seriyor.
Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinin ardından Osmanlı İmparatorluğu, 1 Kasım 1922’de tarih sahnesinden çekildi. Basra Körfezi’nden Viyana kapılarına uzanan altı asırlık ihtişamın ardından, bir zamanların kudretli sultanlığı 20. yüzyıla bitkin bir halde ayak uydurmaya çalıştı ve nihayetinde çöktü. Peki ya çökmeseydi?
Özellikle Qing’den Habsburg’lara kadar birçok imparatorluğun parçalandığı bir dönemde, Osmanlı’nın yıkılışı bir zamanlar “Avrupa’nın hasta adamı” için kaçınılmaz bir son olarak görülüyordu. Fakat Donald Quataert ve Hasan Kayalı gibi tarihçilerin kaleme aldığı giderek artan sayıdaki eser, Osmanlı’nın gerileyişinin abartıldığını ve çöküşünün bir alın yazısı olmadığını savunuyor. Aslında, yöneticileri Birinci Dünya Savaşı’na girmeseydi veya Alman ve Avusturyalı müttefikleri savaşı kazansaydı, imparatorluk pekâlâ varlığını sürdürebilirdi.
Mustafa Aksakal’ın The War That Made the Middle East (Orta Doğu’yu Yaratan Savaş) adlı eseri, bu görüşe dair en güncel ve ikna edici bakış açısını sunuyor. Georgetown Üniversitesi’nde tarihçi olan Aksakal, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun mezhepsel ve ulusal ayrılıkçı hareketler yüzünden gerilemeye mahkûm bir “hasta adam” olmadığını belirtiyor. Aksine, kötü kararlar, dış işgaller ve varoluşsal bir savaşın yarattığı ağır baskıyla yıkılan, gayet yaşayabilir bir siyasi yapıydı. Aksakal’ın ifade ettiği gibi: “İmparatorluk için, çok etnikli ve çok dinli toplum geçmişini yaşatan ve daha da ileri taşıyan farklı bir gelecek ihtimali de masadaydı.”
Peki, savaş sonrası bu varsayımsal Osmanlı devleti nasıl bir yer olurdu? Çoğu tarihçi, muhtemelen akıllıca bir tutum sergileyerek, alternatif tarihin spekülatif sularında çok fazla gezinmekten çekiniyor. Ama yine de onların bu çalışmaları, bunu deneyecek kadar cesur olanlar için ipuçları barındırıyor.
Birinci Dünya Savaşı’na giden on yıllar boyunca Osmanlı devleti, toplumlar arası kanlı çatışmaların yanı sıra, liberal haklara ve anayasal yönetime yönelik cesur siyasi denemelere de sahne olmuştu. Tarihçi Ussama Makdisi’nin belirttiği gibi, “Osmanlı modernitesi… hem çok etnikli ve çok dinli egemen bir gelecek hem de azınlıkların olmadığı yabancı düşmanı bir dünya vadediyordu.” Savaş sırasında bu çelişki, Aksakal’ın aktardığı üzere, Ahmed Rıza adlı bir siyasetçinin Meclis-i Âyan’da söz alıp Osmanlı anayasasına dayanarak o sırada yaşanmakta olan Ermeni soykırımını (Türkiye’ye göre Ermeni tehciri) başarısızca protesto ettiği trajik bir anla neticelenecek şekilde çözülecekti.
Fakat Osmanlı hükümeti küresel bir yangının içine dalıp savaşı kaybetmeseydi, işler daha iyi gidebilir miydi? İmparatorluk; -bırakın Türkleri, Kürtleri ve Arapları- Hristiyanların, Müslümanların ve Yahudilerin bile işleyen bir parlamenter monarşi içinde belirli bir düzeyde sivil eşitliğe sahip olduğu çoğulcu bir devlet olarak ayakta kalabilir miydi?
İyimser olmak için bazı nedenler var. Fakat göze çarpan asıl nokta, 1914’e gelindiğinde imparatorluğun çok dinli bir toplumdan ziyade çok etnikli bir toplum olarak çok daha umut verici görünmesi. Osmanlı devleti dişe dokunur bir şekilde ayakta kalsaydı, bu büyük olasılıkla ağırlıklı olarak ve açıkça Müslüman bir devlet formatında olurdu. Türklerin, Arapların ve Kürtlerin imparatorluğun kurucu etnik unsurları olarak eşit haklara ve resmi tanınmaya sahip olduğu, öte yandan pek çok Hristiyan’ın etnik temizliğe maruz kaldığı ve birkaç önemli Hristiyan bölgesinin Batılı güçlerin eline geçtiği siyasi bir yapı hayal edin.
Dinin sadakat ve aidiyeti belirlemede giderek artan önemi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı öncesi ve sırasındaki gerçek tarihinde açıkça görülüyor.
19. yüzyıl boyunca başta Rusya olmak üzere Avrupalı güçler; Yunanlar (1832), Sırplar (1867) ve Bulgarlar (1878) gibi Hristiyan grupların, imparatorluğun merkezi hükümeti Bâb-ı Âli’den bağımsızlıklarını kazanmalarına destek olmuştu. Buna rağmen ya da belki de tam bu yüzden, Osmanlı İmparatorluğu kendi sınırları içinde kalan Hristiyanlarla ilişkileri yönetirken büyük bir siyasi ustalık sergiledi.
Örneğin tarihçi Eugene Rogan’a göre 1860’ta Şam’da Hristiyanlara yönelik şiddetli bir pogromun ardından Osmanlı yöneticileri, hem hayatta kalanlara güven vermek hem de olası bir Fransız müdahalesini engellemek için olayların faillerini bulup cezalandırma yoluna gitti. Tarihçi Michelle Campos ise dini açıdan kapsayıcı bir Osmanlı yurttaşlık kimliği yaratma çabalarının, imparatorluğun 1908’deki anayasal devrimiyle zirveye ulaştığını savunuyor. Ama bu çabaların ömrü kısa oldu.
1909’da Adana bölgesinde yaşanan bir dizi katliamda 30.000 civarında Ermeni hayatını kaybetti. 1912 ile 1913 yılları arasındaki Balkan Savaşları, imparatorluğun Avrupa’da kalan topraklarının büyük bir kısmına mal oldu ve pek çok idarecinin, Hristiyanların her zaman bir güvenlik tehdidi oluşturacağı sonucuna varmasına yol açtı. Şubat 1914’te Bâb-ı Âli, Avrupa’nın baskısıyla Rusya ile bir Ermeni reform paketi imzaladı; bu anlaşma, imparatorluğun Ermeni nüfuslu altı vilayetini Avrupalı iki genel müfettişin yetkisine bırakıyordu. Çoğu Osmanlı Müslümanı bunun, Doğu Anadolu’nun nihai bağımsızlığına giden yolun başlangıcı olduğundan endişe ediyordu ve Aksakal o dönemki İngiliz büyükelçisinin de bu korkulara hak verdiğini aktarıyor.
O günlere gelindiğinde imparatorluk yönetimi, çok dinli bir geleceğe olan inancını artık büyük ölçüde kaybetmişti. 1913 yılında Osmanlı Harbiye Nezareti, Hristiyan işletmelerine yönelik ülke çapında bir boykot çağrısı yaptı ve bunu bir “ekonomik cihat” olarak nitelendirdi. 1914 baharında ise hükümet, Ege kıyılarındaki Rumlara karşı sert bir etnik temizlik kampanyasına girişti. Bölgenin ancak Hristiyan halk göçe zorlandığı takdirde güvende kalabileceğini düşünüyorlardı.
19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, özellikle Levant bölgesi şehirlerinde Arap milli kimliğinin yükselişine ve başkentte Türk-Arap etnik farklılıklarının daha fazla göze batmaya başladığına şahit olundu. Fakat bu eğilim, imparatorluğun çoğunluğu Müslüman olan ve Arapça konuşan nüfusu arasında pek de ayrılıkçı bir hal almadı. Arap milliyetçiliği ilk başlarda daha çok dil ve kültürün canlanmasına odaklanıyordu. Birinci Dünya Savaşı arifesinde bu fikrin öncüleri, tam bağımsızlıktan ziyade siyasi partiler veya özerklik talep ederek daha fazla siyasi tanınma ve temsil için çabalıyordu. O dönem çokça konuşulan fikirlerden biri de Osmanlı devletini, Avusturya-Macaristan modeline benzer bir Türk-Arap ikili monarşisi olarak yaşatabilmekti.
Birinci Dünya Savaşı’na dair yaygın anlatılar, genelde T. E. Lawrence ve Faysal’ın Hicaz’daki Arap İsyanını ön plana çıkarır. Aksakal da Şii Irak’taki ayaklanmalardan ve Osmanlı’nın Arap askerlere duyduğu güvensizlikten bahsediyor. Oysa bu, madalyonun sadece bir yüzü. Örneğin Faysal, doğrudan saltanata değil, savaş dönemindeki Osmanlı hükümetinin yaptığı haksızlıklara karşı isyan ettiğini söylüyordu.
Üstelik tarihçiler Michael Provence, Alp Yenen ve Hasan Kayalı‘nın çalışmaları, yaygın açlık ve baskılara rağmen imparatorluğun Arap elitlerinin savaş bitene kadar, hatta bazen savaştan sonra bile Osmanlı’ya büyük ölçüde sadık kaldığını ortaya koyuyor. Daha sonraları önemli Arap liderler olarak sahneye çıkacak isimler, başka çare kalmayana dek kendilerini çoğunlukla Osmanlı olarak görmeye devam ettiler. İleride Irak başbakanı olacak Nuri el-Said gibi pek çok Arap kökenli Osmanlı subayı, Arap isyanına ancak İngiliz esir kamplarına düştükten sonra katılmıştı. İsyan başarıya ulaştığında bile Said, her ne kadar fırsatçı görünse de siyasi bağları sürdürmenin yollarını aradı. 1918 yılında Faysal adına sunduğu bir teklifte, Arabistan’ın Osmanlı devleti içinde “Bavyera’nın Almanya’ya olduğu gibi” bir konuma sahip olacağı federal bir yapı öneriyordu.
Peki tüm bunlar, Osmanlı İmparatorluğu’nun ayakta kalma ihtimaline dair yürütülen tahminler için ne anlama geliyor? Buradaki asıl mesele, Osmanlı padişahının Türkiye’de ya da başka bir yerde sembolik bir lider olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği değil. Ryan Gingeras‘ın da belirttiği gibi, Osmanlı hanedanının çöküşü ile Orta Doğu’nun büyük bir kısmındaki Osmanlı egemenliğinin sona ermesi birbirinden farklı konulardı.
Fakat konu Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak bütünlüğünü koruyarak ayakta kalmasına geldiğinde, yaşanan tarihi olaylar hayal gücümüze bir sınır çiziyor. Ayakta kalmak demek, dış tehditler ve iç gerilimlerle başa çıkamayan bir Osmanlı yönetiminin elinde, imparatorluğun sadece birkaç on yıl daha kâğıt üzerinde yaşaması anlamına gelebilirdi. Bu da Orta Doğu’da farklı ama yine de parçalanmış, yeni ulus devletlerden oluşan bir harita bırakırdı.
Osmanlı liderleri; Rusya, Fransa ve İngiltere’den gelen tehditlere karşı kendi egemenliklerini güvence altına almak amacıyla Almanya’nın safında Birinci Dünya Savaşı’na girdi. Aksakal’ın da anlattığı gibi bu ülkeler, toprak bütünlüğünün resmen garanti edilmesi şartıyla Osmanlı’nın tarafsız kalma teklifini açıkça geri çevirmişti. Yani Osmanlı savaşa girmeseydi, bile ya hemen o anda ya da ilerleyen zamanlarda yine saldırıya uğrayabilirdi.
Belki de alternatif bir tarihte Sovyet hükümeti, Rus iç savaşının yaralarını sardıktan sonra sınırın öte yanındaki Osmanlı Ermenilerinin durumuyla yeniden ilgilenmeye başlayacaktı. Süveyş Kanalı’nın güvenliğinden endişe eden İngiltere ise gözünü Filistin‘den hiç ayırmayacaktı. Diyelim ki 1920’lerde bir Ermeni isyanı, Rusların Kuzeydoğu Anadolu’ya müdahale etmesine yol açtı. Yıllarca süren şiddetli çatışmaların ardından cephe hatları kabaca 1917’deki yerlerinde sabitleniyor ve ortaya yeni bir sınır çıkıyor.
Savaş, her iki tarafta da toplumlar arası şiddeti tetikleyerek birçok Ermeni’yi Rusların elindeki bölgelere, Müslümanları ise Osmanlı’ya kaçmaya zorluyor. Kudüs’te de Müslümanlar ile Ermeniler arasındaki gerilim tırmanıyor. Bu kargaşayı fırsat bilen İngiltere, düzeni sağlama bahanesiyle Kutsal Topraklara el koyarak burayı uluslararası bölge ilan ediyor. İbn Suud, Hicaz’ı ele geçiriyor. Geri kalmak istemeyen Fransa, Lübnan Dağı’ndaki Maruni bölgesini almak için harekete geçiyor. Beyrut açıklarına yaptıkları başarılı bir çıkarmanın ardından iç kesimlere ilerleyen Fransız güçleri, nihayetinde Maysalun‘da Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki bir Osmanlı birliği tarafından durduruluyor.
Peki bu senaryoda imparatorluğun geri kalanına ne oluyor? Farklı etnik kökenlere sahip Müslüman halkların, Avrupa işgalleri karşısında omuz omuza verdiğini hayal etmek hiç de zor değil. Ama çok daha fantastik bir alternatif tarihte bile milliyetçilik öylece yok olup gitmezdi. Kayalı‘nın da gösterdiği gibi, Türkler ve Araplar arasında giderek açılan siyasi uçurum belki kaçınılmaz değildi; fakat bu tamamen tesadüf eseri ya da sadece Avrupa’nın kışkırtmasıyla da olmamıştı.
Nitekim Osmanlı liderleri daha güçlü ve merkezi bir devlet kurmaya çalıştıkça, bu sürecin bizzat kendisi bir direniş doğurdu. 20. yüzyılın başlarında İstanbul hükümeti, Arap vilayetlerini daha etkin yönetebilmek için bölgeye giderek artan sayıda hâkim, jandarma, öğretmen ve vergi memuru gönderdi. Bu görevlilerin çoğu Türkçe konuşuyordu ve bazıları açıkça şovenist tavırlar sergiliyordu; bu durumlar, bürokratların orada ne aradığını zaten pek anlamlandıramayan yerel halkın gözünden kaçmadı. Demokratik adımlar bile milliyetçiliği körükleyebiliyordu. Örneğin bir meclis kurmak, o meclisin çatısı altında hangi dil veya dillerin konuşulması gerektiğine dair kaçınılmaz tartışmaları beraberinde getirdi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan bir şekilde sağ çıkmayı başaran tek büyük, çok uluslu imparatorluğun, Sovyetler Birliği olarak yeniden kurulan Rusya olması dikkat çekici. Moskova’daki Sovyet hükümeti gücün aslan payını elinde tutsa da, imparatorluğu kâğıt üzerinde özerk bir dizi cumhuriyet olarak yeniden düzenleyip milli duyguları kendi çıkarlarına alet etmeyi ihmal etmedi. Bu doğrultuda, başlangıçta bu kimlikleri okşayan, sonrasında ise acımasızca ezen adımlar attı.
Osmanlı İmparatorluğu ayakta kalsaydı, birleştirici unsur olarak komünizm yerine İslam’ı kullanarak muhtemelen benzer bir yol izleyecekti. Hükümetin Türk, Arap ve hatta Kürt halklarını imparatorluğun kurucu unsurları olarak kabul ettiğini, hatta bunu gururla benimsediğini hayal edin. Bâb-ı Âli Türkçeyi yönetim, ticaret ve kamusal hayatın dili olarak giderek daha fazla öne çıkarırken bile, her grup kendi dilini belirli yerel sınırlar içinde kullanabilecekti.
Etnik bölünmeleri idare etmeye çalışırken, Osmanlı İmparatorluğu da en az Orta Doğu’yu fiilen ele geçiren Avrupalı güçler kadar sınırları kendi çıkarlarına göre çizme hevesine kapılırdı. Samuel Dolbee‘nin de gösterdiği gibi, Osmanlı yönetimi geçmişte devletin gücünü artırmak uğruna yerel halkların aleyhine iç vilayet sınırlarını zaten yeniden düzenlemişti. Savaş sonrası Osmanlı liderleri, imparatorluğun Arap nüfusunu parçalamak ve siyasi gücünü seyreltmek için pekâlâ yeni coğrafi bölgeler oluşturabilirdi. Belki de yerinden yönetim konusundaki bazı gerçek önerilere uygun olarak, günün sonunda karşılarında tıpkı bugünkü gibi bir Suriye ve Irak bulacaklardı.
Peki bu işe yarar mıydı? Belki. Petrol zenginliğiyle dolup taşan bir Osmanlı devleti, Arap tebaasının hayatını iyileştirmek ve sadakatini kazanmak için çok daha fazla kaynağa sahip olabilirdi. Ya da tam tersi. Osmanlıların eninde sonunda imparatorluğun güney kesimlerinde Arapların kararlı bir sömürgecilik karşıtı isyanıyla yüzleşmesi de ihtimaller dahilinde. Şöyle ki: İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İstanbul bölgenin petrol gelirlerini kendine sakladıkça, Arap aktivistlerin öfkesi giderek tırmanıyor. Bağımsızlık çabalarında hızlıca Sovyet desteğini arkalarına alıyorlar. Amerika Birleşik Devletleri ise hızla kızışan bu vekâlet savaşında Bâb-ı Âli’ye yardım etmek için askeri danışmanlarını gönderiyor.
Tam bu noktada, “sonunda her şey aslına döner” diyen alternatif tarih meraklıları, Osmanlı İmparatorluğu’nun gidişatını Pakistan’ınkine benzetmek isteyebilir. Pakistan, 1947’de eski Britanya Hindistan’ındaki Müslümanlar için çok etnikli bir devlet olarak kurulmuştu. 1971’deki iç savaşın ardından ülkenin coğrafi ve etnik açıdan farklı bir bölgesi olan Doğu Pakistan, Pakistan’dan ayrılarak Bangladeş oldu. Belki de bu Bangladeş senaryosunda, İstanbul’un Orta Doğu’yu kaybetmesi Osmanlı hükümetine karşı bir darbeyi tetikleyecek ve sonunda geriye, tıpkı bugünkü Türkiye’ye benzeyen, coğrafi olarak daha küçük bir cumhuriyet bırakacaktı.
Elbette tüm bunları kesin olarak bilmek imkânsız. Ama alternatif tarihteki bu ufak gezintiyi anlamsız bir eğlence olmaktan çıkaran şey, “Hangi siyasi gelecekler mümkündür?” şeklindeki o kalıcı soruyu ele alması.
Suriye’den Irak’a ve İsrail-Filistin’e kadar, insanların aynı siyasi çatı altında birlikte yaşamalarının gerçekçi bir beklenti olup olmadığına ya da ayrı devletlere bölünmelerinin herkesin daha çok yararına olup olmayacağına dair hararetli tartışmalar tüm hızıyla devam ediyor.
Ne yazık ki tarihin yapabileceği en iyi şey, neyin işe yarayıp neyin yaramadığına dair birbiriyle çelişen bir yığın örnek sunmak. Geçmişe dönüp bakma avantajına sahipken bile, dini ve etnik farklılıkların tam olarak ne zaman aşılamaz bir engele dönüşeceğini kestirmek hâlâ son derece zor. İnsanların kesinlikle bölünmesine gerek yok. Fakat ayrılıklar bir kez alevlendiğinde, bu durumu tersine çevirmek neredeyse imkânsız hale gelebiliyor.
Osmanlı örneğinde göze çarpan asıl gerçek şu: Yaşanacak spesifik çatışmalar değişse bile o temel sorunların birçoğu neredeyse kesinlikle varlığını sürdürecekti. Alternatif tarih bize hiçbir zaman her derde deva bir ilaç, “seçilmeyen o kusursuz yolu” sunamaz. Bunun yerine, önümüze arasından seçim yapmamız gereken bir dizi “kötünün iyisi” koyar.
Yazının orijinaline bu linkten ulaşabilirsiniz.

