Daktilo2 için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, uluslararası ticaret ve diğer uluslararası işletme konularına yoğunlaşan, özellikle havacılık, savunma sanayi ve uluslararası ticaret alanlarında faaliyet gösteren Herdem Avukatlık Ortaklığı’nın kurucu ve yönetici ortağı Avukat Şafak Herdem ile Hürmüz Boğazı üzerinden İran ile ABD arasında yaşanan gerilimi ve Türkiye’nin enerji güvenliği risklerini konuştuk.
Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılmasının UNCLOS düzenlemelerine açıkça aykırılık teşkil ettiğini ifaden eden Avukat Şafak Herdem, şunları söylüyor: “Ankara’nın denge siyaseti Türkiye’yi doğrudan çatışmanın dışında tutmayı başarsada, enerji ve denizcilik alanında daha kurumsal, önleyici tedbirlere ihtiyaç bulunmakta.” Herdem’in Daktilo2’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:
Hürmüz Boğazı, uluslararası hukukta hangi düzenlemelere tabi? İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ya da geçişleri kısıtlaması, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nde (UNCLOS) yer alan hükümlere göre yasal mı? İran Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden ücret alabilir mi?
Hürmüz Boğazı, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin (UNCLOS) 37–44. maddeleri arasındaki “transit geçiş rejimi” kapsamında değerlendirilmelidir. Bu da “uluslararası seyrüseferde kullanılan boğazlar” için düzenlenmelere yönelik olup gemilere, kıyı devletinin iznine tabi olmaksızın kesintisiz ve engelsiz geçiş hakkını ifade etmektedir. UNCLOS hava ve deniz araçlarına transit geçiş serbestisi sağlar ve bu geçiş hakkının “hiçbir koşulda askıya alınamayacağını” açıkça düzenlemiştir.
İran özelinde durum ise biraz karmaşıktır. Zira İran, UNCLOS’u imzalamış ve fakat onaylamamıştır, dolayısıyla İran iç hukuku ilkeleri doğrultusunda transit geçiş kavramını tanımamaktadır. Bununla birlikte Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması UNCLOS düzenlemelerine açıkça aykırılık teşkil eder ve gemilerden ücret alınması, geçişlerin kısıtlanması gibi uygulamalar da UNCLOS’a aykırıdır.
İran ile ABD arasındaki diplomatik temaslar tıkanma noktasına geldi. Tahran, ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasını kaldırmadığı müddetçe görüşmelere dönmeyeceğini söylüyor. ABD’nin İran limanlarına uyguladığı abluka, uluslararası hukukta “savaş eylemi” sayılır mı? Bu abluka, Türkiye dahil bölgedeki ülkelerin gemileri açısından ne gibi riskler yaratıyor?
ABD’nin İran limanlarına uyguladığı abluka hem Birleşmiş Milletler Şartı hem de uluslararası deniz ve savaş hukuku açısından önemlidir, bu eylem uluslararası hukukta genellikle “savaş eylemi” veya “saldırganlık fiili” sayılabilir zira uluslararası hukukta deniz ablukası, ancak iki şartta meşru sayılabilir. Bunlardan ilki BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi, diğeri ise meşru müdafaa kapsamında olması halidir. Bu koşullar yoksa abluka “savaş eylemi” sayılır ve ablukayı uygulayan taraf silahlı çatışma hukukuna tabi olur.
Türkiye dahil bölge ülkeleri açısından bu durum yüksek jeopolitik risk, sigorta ve seyrüsefer riski anlamına gelmektedir. Uzun vadede bu kriz, Hürmüz Boğazı çevresinde “güvenlikli geçiş rejimi” veya çok taraflı bir deniz güvenliği anlaşması tartışmalarını ivmelendirebilir.
ABD ile İran arasındaki restleşme, barış zamanında petrolün yüzde 20’sinin geçtiği boğazdan yapılan ihracatın neredeyse tamamını fiilen durma noktasına getirdi ve krizin yakın zamanda sona ereceğine dair bir işaret de görünmüyor. Özellikle enerji güvenliği açısından Hürmüz Boğazı’nda yaşanan bu kriz Türkiye açısından hangi riskleri barındırıyor? AK Parti iktidarının bu konuda attığı diplomatik veya hukuki adımlar yeterli mi, yoksa daha somut önlemler mi gerekiyor?
Türkiye’nin ithal ettiği petrol ve LNG’nin yaklaşık üçte biri Basra Körfezi’nden taşınıyor. Hürmüz’deki fiili kapanma, sevkiyat sürelerini iki ila üç kat uzatmaktadır; bu da Türkiye için enerji arzı ve fiyat istikrarsızlığı anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, uluslararası sigorta şirketlerinin bölgeyi “yüksek savaş riski bölgesi” ilan etmesi sonucunda savaş riski primleri yüzde 300 artmış durumdadır. Türk bayraklı gemiler için bu durum hem navlun hem sigorta maliyetlerini keskin biçimde artırmaktadır. Bir diğer risk ise boğaz çevresinde olası bir donanma misillemesi riskidir. Tarafsız Türk gemileri, yanlış kimliklendirme veya ikincil yaptırımlar nedeniyle zarar görebilir. Ankara’nın bu tür durumlarda diplomatik koruma mekanizmalarını işletmesi hayati önem taşıyor.
Ankara, malumunuz İran ve ABD arasında doğrudan taraf olmaktan kaçınıyor; “enerji güvenliği diyaloğu” kapsamında hem Tahran hem Washington ile iletişim kanallarını açık tutma politikasını yürütüyor. Bununla birlikte BM ve İslam İşbirliği Teşkilatı nezdinde “geçiş serbestisi” ilkesinin korunması gerektiğini savunuyor, ancak sahada doğrudan bir ara buluculuk girişiminde bulunmuş değil. Ayrıca TANAP ve TürkAkım’ın işletim kapasitesinin artırılması, Hürmüz kaynaklı arz kesintilerine karşı alternatif tedarik yolları sunmakta ve bu hatların devrede kalması, Türkiye’nin “bölgesel enerji koridoru” statüsünü güçlendirmekte.
Ankara’nın denge siyaseti Türkiye’yi doğrudan çatışmanın dışında tutmayı başarsa da, enerji ve denizcilik alanında daha kurumsal, önleyici tedbirlere ihtiyaç bulunmakta.
Bir hukukçu olarak bu tür krizlerde gemi sahiplerine, sigortacılara ve enerji şirketlerine tavsiyeleriniz ne? Gelecekte yaşanması beklenen benzer krizler için Türkiye’nin ve uluslararası toplumun bu krizden çıkarması gereken dersler neler?
Hürmüz Boğazı gibi yüksek riskli bölgelerde hem özel sektör (armatörler, sigortacılar, enerji şirketleri) hem de devletlerin uluslararası hukuk çerçevesinde “akıllı risk yönetimi” ve önleyici hukuki konumlandırma yapması gerekmektedir. Bu yaklaşım, gelecekte benzer enerji veya deniz geçişi krizlerinde de stratejik önem taşır. Bu kriz, sadece Hürmüz Boğazı’nda değil, Kızıldeniz’den Tayvan Boğazı’na kadar tüm enerji koridorlarının hukukî ve ekonomik güvenliğini yeniden düşünmeye zorlamıştır. Bu perspektifle hareket eden devlet ve özel sektör oyuncuları, gelecekteki benzer krizlerde zarar gören değil, risk yöneten aktör konumunda olur.

