İran ile bağlantılı yaptırımlar, Türkiye’de ve çevre ticaret koridorlarında faaliyet gösteren şirketler ve bankalar açısından belirgin şekilde “daha zor” bir evreye girmiştir; bunun arkasında (i) ABD’de Hazine’yi daha yoğun listeleme ve uygulamaya yönlendiren, lisans ve rehberliği de sıkılaştırabilecek bir “maksimum baskı” mimarisinin yeniden tahkim edilmesi, (ii) Avrupa Birliği’nin Eylül 2025’teki “snapback” (geri dönüş) süreci sonrasında nükleer bağlantılı kapsamlı kısıtlayıcı tedbirleri yeniden devreye alması ve (iii) yaptırımdan kaçınmanın giderek endüstriyel bir “sistem” olarak tarif edilmesi (gölge filo, döviz bürosu temelli “gölge bankacılık”, bölgesel aracı ağlar üzerinden yürüyen tedarik hatları) bulunmaktadır.
Uyum yöneticileri için yakın vadede pratik sonuç şudur: “İran maruziyeti” artık en iyi şekilde basit bir “İran var/yok” ikiliği üzerinden değil, ağ-temelli (network) risk üzerinden ölçülmelidir; burada (a) denizcilik davranışları (gemi-gemi transferi, AIS manipülasyonu, opak mülkiyet, bayrak/hukuki yapı değişiklikleri), (b) ödeme güzergâhları (İran dışındaki aracı şirketler/döviz büroları, katmanlı fatura akışları, üçüncü kişi ödemeleri) ve (c) tedarik imzaları (hassas makine-teçhizat, çift kullanımlı kalemler, tedarik zinciri ara halkaları) çoğu zaman bir karşı taraf kamuya açık şekilde listelenmeden önce “İran bağlantısının uygulanabilir vekilleri” (enforceable proxies) olarak muamele görmektedir. ABD’nin yakın dönem adımları “İran, Türkiye ve BAE’de” konuşlu ağları açıkça hedeflemekte ve Türkiye’de kurulu bazı aktörleri tedarik zincirlerinde finansal aracı olarak tanımlamaktadır; bu, tek seferlik bir haber değil, uyum tasarımında varsayılan bir risk girdisidir.
Mevcut Yaptırım Görünümü
ABD rejimi, küresel bağlantılı firmalar için operasyonel olarak en belirleyici çerçeve olmaya devam etmektedir; çünkü ABD, kişileri için geniş kapsamlı bir ambargo mimarisini, “ikincil yaptırım” (secondary sanctions) araç setiyle birleştirerek ABD dışı kişileri de belirli İran bağlantılı fiiller bakımından listeleme veya diğer tedbirlere maruz bırakmaktadır. ABD Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC) İran programı özeti, çok sayıda yasal dayanak ve başkanlık kararnamesi üzerinden kişilerin bloke edilmesini ve sektörlerin hedeflenmesini (E.O. 13902 dâhil) açıklamakta; ayrıca bazı işlemler ve aktörler bakımından “ikincil yaptırımlara tabi” ibaresi, muhabir bankacılık ve ticaret finansmanı açısından de-risking baskısını doğrudan artıran bir sinyal işlevi görmektedir.
Sektörel olarak ABD uygulama odağı, gelir üretimi (petrol ve petrokimya), lojistik mümkün kılıcılar (taşımacılık, liman hizmetleri ve deniz sigortası arayüzleri) ve askeri/yayılma (proliferation) tedarik hatları (prekürsör kimyasallar, hassas makine, İHA ile ilişkili ağlar) üzerinde yoğunlaşmış; kurumsal izlerin sabitliği yerine işlem bazlı ve davranış bazlı hedefleme belirginleşmiştir. Hazine’nin 25 Şubat 2026 tarihli işlemi, “30’dan fazla” kişi/gemi hakkında, yasa dışı petrol satışlarını ve füze/ileri konvansiyonel silah üretimini mümkün kılan ağları hedefleyen yaptırımları; E.O. 13902, E.O. 13382 ve E.O. 13949 dayanaklarıyla ve “maksimum baskı” kampanyası çerçevesinde duyurmuştur.
Avrupa’da ise Avrupa Birliği’nin İran’a yaklaşımı 2025 sonundan itibaren önemli ölçüde sertleşmiştir. AB Konseyi, 29 Eylül 2025’te; E3’ün snapback sürecini işletmesini takiben “BM yaptırımlarının yeniden devreye girmesi” sonucunda, 2015’ten beri askıda olan nükleer yayılma bağlantılı kısıtlayıcı tedbirleri “yeniden uygulamaya koyduğunu” açıklamış; yeniden devreye giren tedbirlerin ham petrol, gaz ve petrokimya ile ilgili yasaklar ve hizmet kısıtları; enerji ekipmanı kısıtları; altın/kıymetli metaller/elmaslar gibi kalemlere ilişkin yasaklar; ayrıca İran Merkez Bankası ve büyük ticari bankaların varlıklarının yeniden dondurulması gibi finansal tedbirleri içerdiğini belirtmiştir.
Buna paralel olarak AB’nin İran’a ilişkin kısıtlayıcı tedbirleri, Türkiye bölgesinde faaliyet gösteren firmalar için en az üç ana kümeye ayrılabilir: (i) nükleer yayılma tedbirleri (yukarıda “yeniden” devreye alınan paket), (ii) 2022’den itibaren yenilenen ve Nisan 2026’ya kadar uzatılan insan hakları bağlantılı yaptırımlar ve (iii) Temmuz 2023’te oluşturulan ve Mayıs 2024’te genişletilen, İran’ın Rusya’ya ve Ortadoğu/Kızıldeniz bölgesindeki silahlı gruplara İHA/füze desteğini hedefleyen ayrı bir çerçeve; bu çerçeve tedarik zincirinde bileşen sağlayıcılarını listeleyebilmektedir. Şubat 2026’da Konsey ayrıca, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu (IRGC) AB’nin terörle mücadele rejimi kapsamında terör örgütü olarak listeleme kararı almış ve IRGC tarafından kontrol edilen değer zincirleriyle doğrudan veya dolaylı temasların hukuki ve itibarî hassasiyetini yükseltmiştir.
BM düzeyinde “yaptırımların mevcut hali”, snapback’in hukuki etkisi ve BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı Kararı (UNSCR 2231) kapsamındaki takvimin sona erip ermediği üzerine yüksek riskli bir yorum ayrışması nedeniyle operasyonel açıdan karmaşıktır. Bazı Konsey üyeleri ve BM odaklı diplomatik beyanlar, snapback’in önceki İran kararlarını yeniden yürürlüğe soktuğunu ve 1737 Komitesi ekseninin yeniden canlandığını ifade eder; örneğin Danimarka, tüm yaptırımların yeniden devreye alındığını ve İran ile tüm BM üye devletlerinin yeniden tesis edilen altı karara uymasını gerektiğini belirtmektedir. Buna karşılık bazı daimî üyeler açıkça itiraz etmektedir; Rusya, 2231 sayılı kararın 18 Ekim 2025’te sona erdiğini ve snapback girişiminin “hukuken hükümsüz” olduğunu savunmaktadır. İran Dışişleri Bakanlığı da snapback’i gayrimeşru görerek 2231’in kendi zaman çizelgesi uyarınca sonlandığını vurgulamaktadır. Uyum açısından bu ayrışma, ABD ve AB yaptırımlarının BM tartışmasından bağımsız olarak uygulanması nedeniyle ticaret kararlarını doğrudan “hafifletmez”; ancak “BM yaptırımlarına uyum” tanımının bazı ülkelerde tedarik kontrolleri, liman devleti denetimleri ve varlık dondurma taramaları gibi alanlarda farklı yorumlanmasına yol açarak çok rejimli uyum maliyetini artırır.
Türkiye’nin iç yaptırım duruşu, en sağlıklı biçimde (a) BM Güvenlik Konseyi tedbirlerinin iç hukuka aktarımı ve idari uygulanması üzerinden; (b) ABD veya snapback sonrası AB gibi geniş kapsamlı, otonom bir İran ambargosu üzerinden olmadığı şeklinde okunmalıdır (bununla birlikte Türkiye’deki piyasa aktörlerinin muhabir bankacılık ve tedarik zinciri erişimini korumak için ABD/AB standartlarına fiilen yakınsadığı gerçeği saklıdır). T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın “Ulusal Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Mekanizması” dokümanı, 6415 sayılı Kanun’a dayalı “malvarlığının dondurulması” mekanizmasının BM kararlarının icrası için idari yöntemlerle işletildiğini; MASAK’ın rolünü ve Resmî Gazete’de yayımlama usulünü tarif etmektedir. Mevcut jeopolitik ortamda—süregelen bölgesel çatışma dinamikleri ve Türkiye’nin gerilimi düşürme/arabuluculuk vurgusu ile—bu, yerel hukuki uyum tabanının BM listelerine yaslanabileceği; ancak ticari sürdürülebilirliğin sıklıkla ABD/AB beklentileriyle “üstten uyum” (over-compliance) gerektirdiği anlamına gelir.
Yakın ve Orta Vadeyi Şekillendiren İtici Güçler
ABD iç siyaseti, İran yaptırımları politikası bakımından başat itici güçtür; çünkü yaptırım yaklaşımı, genel stratejik ifadelerden ziyade somut görevler içeren bir maksimum baskı memorandumuyla yeniden sabitlenmiştir. 4 Şubat 2025 tarihli Ulusal Güvenlik Başkanlık Memorandumu‑2 (NSPM‑2), Hazine’ye; delil bulunan her yerde “derhal yaptırım veya uygun uygulama tedbirleri” işletme, gelirleri kesmek için “güçlü ve sürekli” bir yaptırım kampanyası yürütme, rahatlatıcı nitelikteki genel lisans ve rehberliği değiştirme/iptal için gözden geçirme ve özellikle taşımacılık, sigorta ve liman operatörlerine yönelik güncel rehber yayımlama görevleri vermektedir; bu talimat seti, listeleme hacminin sürmesini ve lisans/rehberlik üzerinden politika sıkılaştırma riskinin yüksek kalmasını öngörmeye elverişlidir.
JCPOA’nın (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) geniş ölçekli bir yaptırım rahatlaması doğuracak şekilde canlanma ihtimali, yakın vadede yapısal olarak zayıf görünmektedir; zira (a) AB, 2025 sonu itibarıyla 2016 öncesi nükleer kısıtlayıcı tedbir duruşunu geniş ölçekte yeniden tesis etmiş ve (b) snapback süreci, uluslararası hukuk anlatısını iki kulvara ayırarak diplomatik pazarlık alanını daraltmış ve kısmi normalleşmenin uyum maliyetini yükseltmiştir. IISS’in 2025 sonundaki değerlendirmeleri snapback’in önceki mekanizmalara dönüş etkisini vurgularken, Chatham House yorumları benzer dönemde snapback takvim baskısının denetim diplomasisini sıkıştırdığını ve gecikmenin maliyetini artırdığını öne çıkarmıştır.
Bölgesel çatışma dinamikleri, yaptırım rejimlerini hem hukuki gerekçelendirme anlatıları hem de siyasal sürdürülebilirlik açısından ivmelendirmektedir. Türkiye’nin dış politika söylemi, üçüncü ülkelere yönelik saldırılar ve İran’a dönük askeri eylemler bağlamında gerilimin düşürülmesi ve arabuluculuk temasını öne çıkarmakta; bu yerel politika tercihi çatışma riskini azaltmayı hedeflese bile, güvenlik oynaklığının sürmesi yaptırım genişlemesi ve ticaret kontrollerinin sıkılaşmasıyla tarihsel olarak birlikte görülmektedir. Brookings Enstitüsü’nün Mart 2026 analizi de saldırı sonrası dönemi; yaptırımların (Global Magnitsky dâhil) “sivil” devlet gücü araçları olarak daha geniş jeopolitik hamlelerle birlikte çalıştığı bir bağlamda ele almakta ve yaptırımların donuk bir politika değil, aktif bir araç olmaya devam edeceği beklentisini güçlendirmektedir.
İran’ın davranış seti—özellikle nükleer şeffaflık ve zenginleştirme duruşu—kısıtlayıcı tedbirlerin resmî tetikleyici anlatısı olmaya devam etmekte; snapback meşruiyeti ihtilafı da büyük güçlerin uyum değerlendirmelerine bağlı olarak yaptırım durumunun hızla değişebildiğini göstermektedir. Danimarka’nın Güvenlik Konseyi beyanı, snapback pozisyonunu IAEA erişimi ve “yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokları” endişelerine bağlarken; ABD’nin maksimum baskı memorandumu, beyan edilmemiş sahalar/malzeme ve engellenen erişim üzerinden “ihlal” çerçevesi kurmaktadır; buradan hareketle “IAEA ile iş birliği kilometre taşları” (veya bunların yokluğu) ABD/AB politika tasarımında yaptırım tetikleyicisi olarak kalacaktır.
Rusya ve Çin ile ilişkiler, Türkiye bölgesi için iki ana kanaldan önem taşır: tedarik/procurement kanalı (çift kullanımlı mallar ve İHA yayılması) ve siyasi kanal (BM Güvenlik Konseyi ihtilafı ve alternatif finansal raylar). AB’nin İran yaptırım sayfası, İran’ın Rusya’nın Ukrayna’daki savaşına ve Ortadoğu/Kızıldeniz’deki silahlı gruplara askeri desteğine yönelik ayrı bir çerçeveyi açıkça anlatmakta ve füze/İHA bileşenleri tedarik zincirlerinin hedeflenebileceğini belirtmektedir. ABD Hazine’sinin 25 Şubat 2026 işlemi de hassas makine-teçhizat tedarikini ve üçüncü ülkelere İHA yayılmasını mümkün kılan ağları hedefleyerek, çift kullanımlı ve endüstriyel tedarik riskinin uygulamada temel bir sütun olarak süreceğine işaret etmektedir.
Türkiye’nin politika duruşu, ABD/AB yaptırımlarının içeriğini belirlemese de riskin Türkiye bağlantılı ticaret, bankacılık ve lojistik üzerinde nasıl yoğunlaştığını şekillendirir. Dışişleri’nin gerilimi düşürme ve arabuluculuk ısrarı, akışların ve koridor ekonomisi rolünün sürmesine işaret ederken; ABD listeleme pratiği, petrol, taşımacılık ve tedarik ağları bakımından Türkiye’deki aracılık düğümlerinin uygulama radarında olduğuna dair güçlü bir gösterge sunmaktadır.
Senaryolar ve Takvim
Uyum açısından en işlevsel öngörü çerçevesi “yaptırımlar bitecek mi” sorusu değil; “yaptırımlar hangi hızla genişleyecek ve uygulama hangi alanlarda yoğunlaşacak” sorusudur; zira ABD ve AB sistemleri zaten yüksek yoğunluklu kısıtlar için hazırdır. Aşağıdaki senaryolar, uyum fonksiyonlarının izleyebileceği ve şirket içi karar eşiklerine dönüştürebileceği tetikleyiciler (triggers) üzerinden kurgulanmıştır.
En iyi senaryoda, gerilimi düşürücü kanallar yeniden açılır ve 2025 sonrası yaptırım duruşunun toptan geri alınmasını gerektirmeyen, uyum-yoğun dar kapsamlı düzenlemelere zemin oluşur. Bu en iyi senaryonun en olası tetikleyici seti; ABD ve E3 tarafından anlamlı kabul edilecek doğrulanabilir IAEA angajmanı ve şeffaflık adımları, bölgesel de-escalation ve ABD yönetimi içinde yaptırım rahatlamasını doğrulanabilir uyum karşılığında değiş tokuş etmeye yönelik bir siyasi öncülün oluşmasıdır. Ancak bu en iyi senaryoda dahi NSPM‑2’nin genel lisansların gözden geçirilmesi ve iptaline kapı aralayan dili, “lisans genişlemesi”nin otomatik olmayacağını; muhtemel rahatlamanın insani, güvenlik ve teknik emniyet hattında dar, geri alınabilir ve yoğun raporlama/izleme koşullarıyla geleceğini düşündürür.
Temel senaryoda, yaptırım yoğunluğu yüksek kalır ve sık listelemeler, danışma/rehber güncellemeleri ve uygulama duyurularıyla kademeli biçimde artar; lisanslama ise genel ticareti açmak yerine, denizcilik bağlamında emniyet, çevresel risk ve wind‑down dışsallıklarını yönetmek için sınırlı kalır. Bu temel senaryo, (a) Hazine’nin 25 Şubat 2026 duyurusunda yaptırımları “maksimum baskı” kampanyasının devamı olarak konumlandırması, (b) AB’nin snapback sonrası kapsamlı nükleer ticaret/finans yasaklarını yeniden tesis etmesi ve IRGC terör listelemesini eklemesi ve (c) finansal istihbarat çıktılarına gölge bankacılık ve muhabir hesap riskinin güçlü biçimde yansımasıyla desteklenmektedir. Bu senaryoda Türkiye ve bölgede uyum baskısı, büyük ölçüde karşı tarafların de-risking davranışları (sigortacıların retleri, belge taleplerinin ağırlaşması, muhabir bankaların ilişki kesmesi) ve bölgesel aracılar için doğrudan listeleme riski üzerinden artar.
En kötü senaryoda, tırmanma tetikleyicileri hem kapsam hem de araç seti açısından “yaptırım sertleşmesi”ne yol açar: ABD dışı firmalara yönelik ikincil yaptırımların daha agresif uygulanması (finansal aracı olarak nitelenen aktörlerin hedeflenmesi dâhil), denizcilik hizmetlerinin (liman işletmecileri, sigortacılar, gemi yöneticileri) daha yoğun hedeflenmesi ve “gemi güvenliği kadar müşteri-hattı” gibi KYCC (“müşterinin müşterisini tanı”) beklentilerinin yükselmesi. NSPM‑2, nihai faydalanıcı eşiklerinin gözden geçirilmesi ve KYCC standartlarının değerlendirilmesi ihtimalini açıkça zikrederken; OFAC’ın denizcilik rehberi, aldatıcı taşımacılık uygulamalarını sistemik risk olarak tanımlayıp gelişmiş durum tespiti ve kontrol çağrısı yapmaktadır. En kötü senaryonun takvimi ayrıca, BM düzeyindeki parçalanmanın derinleşmesini öngörür; bu da firmaların, sıkı ABD/AB gereklilikleriyle eşzamanlı olarak çelişebilen “BM uyumu” beklentileriyle karşılaşma ihtimalini artırır ve genellikle uyum hatası oranlarını azaltmak yerine büyütür.
Senaryoların karar verme açısından özeti aşağıdaki gibidir:
| Senaryo | Zaman penceresi | Tetikleyiciler | Türkiye-bölge firmaları açısından pratik değişim |
| En iyi senaryo | 6–18 ay | ABD/E3 tarafından kabul gören IAEA uyum adımları; güvenilir de-escalation; doğrulanabilir adımlar karşılığında sınırlı rahatlama iradesi. | Bazı dar kapsamlı lisans/feragatler görülebilir; ancak geri alınabilirlik ve raporlama baskısı nedeniyle işlem başına uyum maliyeti yüksek kalır. |
| Temel senaryo | 12–36 ay | Maksimum baskı duruşunun sürmesi; petrol/taşımacılık ve tedarik ağlarının devamı; AB’nin snapback sonrası çizgiyi koruması ve listelemeleri genişletmesi. | Sürekli tarama/escalation; daha ağır belge yükümlülüğü; “false positive” kaynaklı artan incelemeler; sigorta ve muhabir bankalarda de-risking artışı. |
| En kötü senaryo | 0–12 ay içinde başlangıç, sonra kalıcı | Büyük tırmanma olayları; transit merkezlerde aracılara geniş hedefleme; agresif ikincil yaptırımlar ve KYCC baskısı; denizcilikte yoğun uygulama kampanyası. | Aracılar için listeleme maruziyeti olasılığı yükselir; ilişkiler keskin biçimde sonlanır; ticari akışlar donar; el koyma/impound riski artar; dolaylı nexus üzerinden itibar bulaşması yaygınlaşır. |

