Kıtlık, darbe ve cihat kavramları bir haber başlığının yan yana gelmiş tesadüfi unsurları olmaktan çok öte bir anlam taşıyor. Aynı coğrafyada, aynı zaman diliminde birbirini besleyen bir zincirin halkaları olarak karşımıza çıkıyor. Sahel’e[1] uzaktan bakanlar için manzara hâlâ yoksul Afrika ülkelerinde bitmeyen istikrarsızlık klişesi gibi görünebilir. Oysa haritaya biraz yaklaştıkça arka planda işleyen daha karmaşık bir denklem kendini belli ediyor.
Son birkaç yılda Sahel kuşağında olup bitenlere tarihsel bir mesafe koymak giderek zorlaşıyor. Darbeler, geçiş yönetimleri, cihatçı saldırılar, etnik gerilimler ve sınır ötesi operasyonlar birbirine karışıyor. Kuraklık, düzensiz yağışlar ve gıda fiyatlarındaki tırmanış yüzünden milyonlarca insan günlük hayatını sürdürmek için bile sürekli bir kriz hâlinde yaşıyor. Bu tabloya bakarken siyaset ayrı, iklim ayrı, güvenlik ayrı demenin anlamı kalmıyor artık.
Bugün Batı Afrika ve Sahel’de on milyonlarca insan akut gıda güvencesizliği altında hayatta kalmaya çalışıyor. Önümüzdeki aylar için yapılan projeksiyonlar bölgenin daha da derin bir açlık dalgasına sürükleneceğine işaret ediyor. Bir yanda tarlaya dönemeyen köylüler, kuşatma altında sıkışmış kasabalar, kesintiye uğrayan yardım hatları var. Diğer yanda ise hızla alan kazanan silahlı gruplar, devlet otoritesinin boşaldığı yerlerde kendi düzenlerini kuruyor.
Bu yüzden Sahel’e bugün yoksulluk ya da terör başlıklarıyla bakmak eksik kalıyor. Karşımızda, iklim krizinin tetiklediği gıda güvensizliği ile siyasi parçalanma ve şiddet ekonomileri arasında kurulmuş, giderek sertleşen bir denklem var. Kıtlık, darbe ve cihat aynı kriz mekaniğinin farklı yüzleri hâline geliyor.
Kırılan gıda rejimi: Tarladan pazara kesilen hat
Sahel’in uzun zamandır kırılgan olan gıda rejimi son yıllarda üç baskının üst üste binmesiyle çöküşe doğru sürükleniyor. İklim şokları, güvenlik krizi ve ekonomik baskılar tarladan pazara giden bütün yolları zayıflatıyor. Bir yerde yağmur mevsimini şaşırmış sel olarak geliyor, başka bir yerde tarlaya yetmeyecek kadar az yağıyor. Hasat miktarı düşerken girdi maliyetleri ve enflasyon yükseliyor.
Buna bir de artan şiddet ekleniyor. Bazı bölgelerde çiftçiler tarlaları köylerden çok uzaklaştığı için artık ekim yapamıyor. Yollar tehlikeli, pazarlar riskli, kervanlar saldırıya açık. Köyler, kasabalar, hatta vilayet merkezleri adeta birer ada gibi kalıyor. Çevreyi kontrol eden silahlı cihatçı gruplar hem gıda akışını hem de insanların hareketliliğini fiilen denetim altına alıyor.
Bu tablonun arka planında doğal afetlerin ötesinde siyasal tercihlerin de etkisi var. Devletlerin uzun yıllar güvenlik önceliğini şehirler ve stratejik yollar etrafında kurması, kırsalın ise yerel milisler, cihatçı gruplar ya da kendini korumaya çalışan topluluk komiteleri arasında paylaşılan bir alana dönüşmesine yol açtı. Sonuç, tarladan pazara uzanan ince damarların giderek daha kolay kesilebildiği bir gıda sistemi.
Bugün Sahel’de açlık sofradaki yemeğin eksikliğinden ibaret kalmıyor. Egemenlik kaybının, kırılganlığın ve yerel toplulukların pazarlık gücünü yitirmesinin en görünür göstergesi oluyor. Gıda hem hayatta kalmanın aracı hem de sahadaki güç ilişkilerini belirleyen bir koz hâline geliyor.
Cihatçı “refah devleti”: Ekmek, güvenlik ve sadakat
Bu şartlar altında sahadaki silahlı örgütler şiddet uygulayan aktörler olmanın ötesinde bir tür refah devleti taklidi yapan otoriteler olarak da öne çıkıyor. Bazı bölgelerde toplulukların hayvan sürüleri çalındığında veya el konduğunda resmî kurumlar devreye giremiyor. Buna karşılık sahadaki silahlı gruplar araya girerek sürünün geri alınmasını sağlıyor, arabuluculuk yapıyor, hatta sözde adalet dağıtıyor.
Benzer bir dinamik gıda üzerinde de işliyor. Bazı yerlerde tedarik hatlarına saldıran, vergilendiren ya da yönlendiren yine bu gruplar. Yani önce krizi derinleştiren, sonra onu yönetmeye talip olan bir yapı ortaya çıkıyor. Bu da devletin yerine geçen, hayatın en temel alanlarında varlık gösteren bir gölge otorite üretiyor. İnsanların sadakati bazen ideolojik kalıplarla değil çok daha gündelik bir hesapla şekilleniyor. Kim ekmeği getiriyorsa, kim suyu güvence altına alıyorsa gerçek otorite odur.
Gıda güvencesizliği bu anlamda bir insani kriz olmanın yanında cihatçı örgütler için bir mobilizasyon zemini oluşturuyor. İşsiz, topraksız ya da toprağı işleyemeyen gençler için silahlı gruplar maaş, yiyecek ve koruma sağlayan cazip bir seçenek hâline gelebiliyor. Bir tarafta tıkanmış siyasi kanallar ve kısıtlı eğitim imkânları, diğer tarafta ise hızlı bir aidiyet ve gelir vaadi.
Bu sarmal kırılmadığı sürece her yeni kuraklık dalgası, her yeni gıda krizi aynı döngüyü yeniden üretiyor. Önce kıtlık hissi yayılıyor, ardından güvenlik boşluğu derinleşiyor, sonrasında sahadaki gayri resmî düzenler güçleniyor. Cihat bu denklemde ideolojik bir bayraktan ibaret olmuyor. Bir yönetim biçiminin, bir ekonomik modelin ve bir toplumsal kontrol mekanizmasının adı hâline geliyor.
Darbelerin zemininde açlık ve devletin geri çekilişi
Son yıllarda Sahel’de peş peşe gelen darbeleri elitler arası güç mücadelesi olarak görmek de bu yüzden eksik. Evet, kışlalardaki hesaplar, generallerin hırsları, dış aktörlerin etkisi var. Ama bu darbelerin zemini uzun süredir çözülmekte olan bir devlet-toplum ilişkisinin üzerinde kuruluyor. Açlığın ve güvensizliğin sıradanlaştığı bir ortamda devlet denilen şey zaten büyük ölçüde geri çekilmiş durumda.
Kırsal bölgelerde devlet çoğu zaman askerî operasyonlarda ve vergi toplarken hatırlanan bir varlığa indirgenmiş durumda. Okul, klinik, sulama kanalı, tarımsal destek gibi alanlarda ise ya çok zayıf ya da tamamen yok. Bu boşluk doldurulmadıkça yönetici elitlerin başkentlerde kurduğu rejimler kendi topraklarının önemli bir kesiminde sembolik bir otoriteden fazlası olamıyor.
Bu kırılganlık darbeleri hem kolaylaştırıyor hem de meşrulaştırıyor. Sokağın gözünde mevcut sivil hükümet yolsuzluk, başarısızlık ve çaresizlikle özdeşleşmişse, üniforma giyen her yeni aktör kendini güvenlik ve düzen vaadiyle sunabiliyor. Ancak darbe sonrası gerçeklik değişmediğinde, açlık ve güvensizlik ortadan kalkmadığında, yeni yönetimler de çok hızlı şekilde aynı meşruiyet krizine yakalanıyor.
Böylece kıtlık ve darbe aynı döngünün farklı aşamaları hâline geliyor. Gıda krizi devlet kapasitesini çökertiyor, devlet kapasitesinin çökmesi siyasi krizi derinleştiriyor, siyasi kriz ise güvenliği daha da zayıflatıyor. Bu döngü kırılmadığı sürece Sahel’de her yeni geçiş hükümeti bir öncekinin gölgesini taşımaya mahkûm.
Kısır döngüyü kırmak: Gıda, iklim ve güvenliği birlikte düşünmek
Sahel’de bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu tek bir dosya başlığıyla açıklamak mümkün olmuyor. Ne bu tek başına bir iklim meselesi ne bir güvenlik dosyası ne de bir demokrasi sorunu. Gıda rejimi çökerken siyasal düzen de çatırdıyor. Devlet hem tarlayı hem pazarı hem de kamusal alanı kaybediyor.
Bu yüzden çözümü de tek bir alanda aramak imkânsız. Askerî operasyonlarla sahadaki silahlı grupları geriletmeye çalışmak, gıda güvencesizliğini ve iklim kırılganlığını görmezden geldikçe kalıcı bir sonuç üretmiyor. Benzer şekilde insani yardım üzerinden açlığı hafifletmeye çalışmak da güvenlik denklemine değmeden sonuçsuz kalıyor. Darbeleri seçim takvimleriyle tartışmak ise zemindeki yapısal kırılganlıkları gizliyor.
Asıl soru şu: Sahel’de hangi siyasi proje gıda güvencelerini, iklim uyumunu ve güvenliği aynı denklem içinde ciddiye alan bir gelecek hayali sunabiliyor? Kıtlığı istisna hâli olmaktan çıkarıp kalıcı bir yönetim aracına çeviren bu yapıyı tersine çevirmek kolay olmayacak. Ancak aksi hâlde her yeni kuraklık sezonu, her yeni fiyat şoku, her yeni darbe aynı cümlenin farklı kelimeleri olarak karşımıza çıkmaya devam edecek.
Sahel’deki bu kısır döngüyü kırmak gıdayı, iklimi ve güvenliği aynı denklemde gören yeni bir siyasal cesaret gerektiriyor. Tarlayı kalkınma dosyasına, güvenliği terör klasörüne, iklimi çevre sayfasına hapsetmeye devam eden bir düzenin bu coğrafyaya sunabileceği tek şey yeni darbeler ve yeni açlık mevsimleri olacak.
Asıl mesele toprağı onaran yerel gıda sistemini güçlendiren ve insan hayatını yönetilebilir bir risk olmaktan çıkarıp dokunulmaz bir hak olarak gören bir siyaset kurup kuramayacağımızda düğümleniyor. Zira Sahel’de bugün sorulan soru şu: Açlığı silah olarak kullanan bu düzen mi kalıcı olacak, yoksa bir gün ekmeğin kendisi yeniden siyasetin kırmızı çizgisi hâline gelebilecek mi?
[1] Batı ve Kuzey-Orta Afrika’da Senegal’den doğuya doğru Sudan’a kadar uzanan yarı kurak bölgedir. Kuzeydeki kurak Sahra (çöl) ile güneydeki nemli savana kuşağı arasında bir geçiş bölgesi oluşturur.

