2010’ların Acı Mirası: Aşırı Sağın On Yılı

- Şubat 13, 2020, 7:59 pm
8 mins

Yazan: Cas Mudde / Çeviren: Ali Sencan Gökkurt

Sadece 10 yıl içinde, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde aşırı sağ politikacılar, partiler ve fikirler siyaset yelpazesindeki uç konumlarından çıkıp ana akım politikada kendilerine yer buldular.

Son on yıl aşırı sağın on yılıydı.

Ocak 2010’da solcu ve merkez politikacılar dünyanın en büyük üç demokrasisine liderlik ettiler: Luiz Inácio Lula da Silva (Brezilya), Manmohan Singh (Hindistan) ve Barack Obama (ABD). Aralık 2019’da her üç ülkenin de aşırı sağ liderleri var: Jair Bolsonaro, Narendra Modi ve Donald Trump. Avrupa’da merkez-sol partiler çöktü, ana akım partiler ise radikal sağdan retorikler ve politikalar benimseyerek ayakta kaldılar. Sadece Almanya hala aynı merkez sağ lider Angela Merkel’e sahip, ancak bu muhtemelen gelecek yılda değişecek.

Bu siyasal iklim değişikliği büyük ölçüde demografik, ekonomik ve sosyal değişimlerin (gecikmeli) sonucudur. 11 Eylül’den sonra birçok ülkedeki siyasi tartışmalar sosyo-ekonomik durumdan sosyo-kültürel konulara kaymıştır. Büyük Durgunluk (2007-2009 Küresel Finans Krizi) bile bunu sadece geçici olarak değiştirdi; ekonomik kurtarma paketlerinin üzerindeki toz kalktığında, göçmenlik ve güvenlik sorunları bir kez daha kemer sıkma politikalarının ve ekonomik eşitsizliğin yerini hızla aldı.

Geçtiğimiz on yıl, eski İngiliz Başbakanı David Cameron, eski Fransız Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve hatta Merkel dahil olmak üzere ana akım sağ liderlerin çok kültürlülüğüne yönelik ortak bir saldırı ile başladı. Fakat onlar, aşırı sağcı seçmenlere tavizler verirken, aynı zamanda aşırı sağcı söylemler ve politikalar benimsemeyi büyük ölçüde reddettiler. Örneğin, 2011’de Cameron başarısız entegrasyon ve Cihatçı terörizm için “devlet çok-kültürlülüğünü” suçladı, ancak “insanları kutuplaştırmaya teşvik etmek yerine, herkese açık olan ortak bir ulusal kimlik duygusuna ihtiyacımız olduğunu” savundu.

Bu durum, radikal sağın yaygınlaştırılması ve normalleştirilmesi için bir katalizör görevi gören 2015’in sözde “mülteci krizi” ile kökten değişti. Göç ve güvenlik konuları şimdi daha net bir şekilde kamunun zihnine yerleşti. Kamuoyunda aşırı sağ partilere yönelim hızlı bir şekilde arttı. Radikal sağ söylemler ve politikalar ana akım partiler tarafından, -örneğin Avusturya Muhafazakârlarından- Danimarka’nın Sosyal Demokratlarına kadar geniş çapta paylaşıldı.

Kapsayıcı seçim kampanyaları ile radikal sağı yenen politikacılar bile kısa süre sonra radikal sağ programının bir kısmını benimsemeye başladılar. 2016 ABD başkanlık seçimlerinde Donald Trump’tan 2,5 milyon daha fazla oy alan Hillary Clinton, utanmadan Avrupa’da aşırı sağı durdurmak için göçün engellemesi gerektiğini savunurken, 2017 Fransa başkanlık seçimlerinde Marine Le Pen’i net bir şekilde yenen Emmanuel Macron, özellikle dış politika söylemlerinde İslam karşıtı düşüncelere sahip insanların üzerine oynadı.

2019 Avrupa Parlamentosu seçimleri büyük ölçüde aşırı sağın yenilgisi olarak yorumlanırken, (çoğunlukla abartılı beklentilere dayanarak) -aşırı sağ aslında şimdiye kadar ki en iyi sonucu elde etti- aşırı sağın politik kalıplarının ana akımlaştırılması o kadar mutlak hale geldi ki Eylül ayında Avrupa Komisyonu Başkanı, Alman Hristiyan Demokrat Ursula von der Leyen, göç konusunu içeren tartışmalı yeni bir komiserlik önerdi: “Avrupalı Yaşam Tarzını Korumaktan Sorumlu Başkan Yardımcısı.”

İspanya ve Birleşik Krallık’ta yapılan son seçimlerde sağcı popülist partilerin ve politikacıların başarıları göz önüne alındığında, önümüzdeki on yılın aşırı sağ için daha büyük bir seçim ve siyasi başarı göreceğini düşünebiliriz, ancak bunun böyle olacağını düşünmüyorum. Açık olmak gerekirse, aşırı sağ siyasetin “dördüncü dalgası” olarak adlandırdığım şeyi karakterize eden radikal sağ fikirlerin (ve politikacıların) yaygınlaştırılması ve normalleştirilmesi gibi aşırı sağ olduğu yerinde sayıyor. Ancak aşırı sağ, son on yılda siyasi olarak seçim ağırlığının çok üzerinde bir yumruk atıyor.

Aşırı sağın bu kadar çok etkili olmasının temel nedeni liberal demokrat partilerin ideolojik zayıflığıdır. Kendilerini sessiz çoğunluk olarak tanımlayan aşırı sağ aslında ideolojik olarak iflas etmiş ana akım solcu gruplardan ve sol partilerden çok az direnişle karşı karşıya kalmış bir azınlığın haykırışıdır. Ezici seçim yenilgileri yüzünden bazı merkez sol partiler, ekonomik büyümeye kıyasla ekonomik eşitsizliğe öncelik vererek, ister yerelciliğe taviz versin (Danimarka’da olduğu gibi) ister vermesin (İngiltere ve ABD’de olduğu gibi) yeni ideolojik programlar geliştirmeye başladılar.

Ana akım sağ partiler şu ana kadar aşırı sağa karşı aynı tutumlarına devam ettiler, fakat radikal sağa göre biraz daha uysal olan programları temeline dayanan seçim başarıları sonsuza dek sürmeyecek. Sonuçta, seçim başarısını sürdürebilmeleri için tek şansları, Macaristan, İsrail ve ABD’de gördüğümüz gibi tam teşekküllü radikal sağ partilere dönüşmektir. Hayatta kalmanın diğer tek yolu, liberal demokratik sistemi ve değerleri baltalamayan muhafazakâr ve Hristiyan demokratik programları yeniden kurmaktır.

Hala azınlık olsa da güçlü Avrupa Halkının Partisi de dahil olmak üzere, gittikçe artan sayıda sağcı siyasetçi, aşırı sağda oynamaktan ziyade, aşırı sağın onlarla oynadığını anlamaya başlıyor. Hayatta kalabilmek için kendi ideolojik programlarını yeniden kurmaları ve liberal demokrasinin savunmasını siyasi mücadelelerinin merkezine koymaları gerekecek.

*Bu yazı 06.01.2020 tarihinde The Guardian’da yayınlanmıştır. Yazının orijinal metni: https://www.theguardian.com/commentisfree/2020/jan/06/2010s-legacy-far-right-politics

Fotoğraf: Darren Halstead

daktilo1984 ekibi tarafından çevirilen makale ve köşe yazıları.