Ali T. Akarca: Pastanın Küçülmesi Ekonomik Popülizme Zemin Hazırlıyor

- Ocak 21, 2020, 7:55 pm
30 mins

Röportaj: Burak Bilgehan Özpek

Popülizm 2019’un en önemli kavramlarından biri oldu. 2020’de de bu konu oldukça konuşulacağa benziyor. Biz de bu çerçevede oy verme davranışının ekonomik temelleri üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen Illinois Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ali T. Akarca ile konuştuk.

Hocam, son zamanlarda popülizm üzerine çok fazla şey yazılıyor haklı olarak. Ancak bu kavram olur olmaz her vaka için kullanılmaya başlandı. Bizim için bir tanım ve tasnif yapabilir misiniz?

Evet, popülizm son yıllarda sıkça ve değişik bağlamlarda kullanılan bir terim haline geldi. Seçim ekonomisi uygulayan hükümetlerden, kurumları takmayan veya ele geçiren otoriter liderlerden, ırkçı ve göçmen karşıtı partilerden popülist olarak söz ediliyor.

Popülizmi, birbirlerini dışlamayan, ekonomik, politik ve kültürel olarak üç türe ayırmakta fayda var ama önce bunları aynı çatı altına sokan müşterek özelliklerden bahsedeyim. Toplumu; zenginler ve fakirler, şehirliler ve köylüler, azınlık ve çoğunluk, emekçiler ve burjuvazi, göçmenler ve yerliler, ve bunlar gibi iki guruba ayırıp; birini “halk”, diğerini ise halkın hak ve menfaatlerini gözetmeyen, hatta gasp eden, “ötekiler” olarak tanımlıyorlar. Bu grupların homojen ve birbirleri ile menfaat çatışması içinde olduklarını tasavvur ediyorlar. Ötekilere ve kendi menfaatleri için ötekileri destekleyen elitlere karşı gerçek halkın yanında mücadele ettiklerini, onların sesi olduklarını iddia ediyorlar.

Ötekileri halk düşmanı ve ekonomiyi sıfır toplamlı bir oyun olarak gördüklerinden, uzlaşmayı tamamen ret ediyorlar. Güçlü ve karizmatik bir lider altında toplanıp, halk iradesi üzerinde denge ve denetleme sağlayacak ve halk ile yöneticileri arasında aracı olacak kurumları kabul etmiyorlar. Bu sebeplerden dolayı çoğulculuk karşıtı, liberal demokrasi karşıtı ve kutuplaştırıcı oluyorlar. Değişik popülizmleri birleştiren bir özellik de ideolojilerinin çok “ince” olmaları. “Kalınlaşabilmek” için kendilerini daha derin bir ideolojiye yapıştırmaları gerekiyor. O yüzden hem sağ, hem de sol popülizmden söz edebiliyoruz.

Şimdi de kısaca bahsettiğim üç tür popülizmin farklarına değineyim. Ekonomik popülizm, üst gelir gruplarından alt ve orta gelirlilere kaynak aktaran politikaların uygulanması. Bunlar kısa vadede halk arasında popüler olsa da uzun vadede, ilk başta faydalananlar için bile, maliyetleri yararlarının çok üstüne çıktığı için sürdürülmeleri güç. Politik popülizm, halk iradesi önünde engel teşkil ettikleri ileri sürülen düzen ve kurumlarının sayılmaması, ortadan kaldırılması, veya otoriter bir şekilde zapt edilmesi. Kültürel popülizm ise belli bir ırk/milliyet/din/mezhep/sınıf mensuplarının, özellikle yerlilerin, gerçek halk olarak desteklenmesi, diğerlerinin, özellikle göçmenlerin, dışlanması.

Acemoğlu ve Robinson, Foreign Policy’deki son makalelerinde popülizmin kurumları dönüştürmek için iyi bir fırsat sunduğunu söylüyorlar. Ancak popülizmin kurumları dönüştürmek yerine onları yıkma tehlikesi olduğunu da ekliyorlar. Sizce kurumları zayıflatmadan bu dönüşümün becerilebilme ihtimali nedir?

Evet, popülistler demokrasi için bir tehdit olarak görülseler de, ihmal edilmiş ciddi ve gerçek problemlere, iyi çalışmayan kurumlara dikkat çekerek, düzeltici bir işlev gördüklerini de söyleyebiliriz. Ne var ki, önerdikleri politikalar dikkat çektikleri problemlere çözüm olmadıkları gibi, gerçekçi de değiller. Zaten çok kere gayeleri problemleri çözmek değil, fırsatçı bir şekilde istismar ederek taraftar toplamak. Onun için ömürleri kısa oluyor. Sorunlara çare olmadıkları anlaşıldığında, sorunlar ortadan kalktığında, veya ana akım partiler tarafından ele alınmaya başlandığında popülizm kalmıyor.

Mesela popülizm teriminin isim babası, halk arasında ve basında o zaman Popülist Parti olarak anılan, People’s Party. Bu parti 1892’de Amerika’da kuruluyor ama ancak 1908 yılına kadar dayanabiliyor. Sol-popülizm yapıyor. Ülkenin Orta Batı kesiminde yaşayan çiftçilerin menfaatlerini korumak için ülkenin doğu yakasındaki bankalar, demir yolu şirketleri ve federal hükümet ile mücadele ediyor. Ekonomik daralmadan çıkılması ve çiftçi borçlarının eritilmesi için para politikasının gevşetilmesini ve onun yapılabilmesi için de altın standardının terkedilmesini istiyor. Parti, 1892 başkanlık seçiminde oyların yüzde 8.5’ini alıyor. 1896’da benzer politikalar vadeden Demokrat Parti adayını destekledikten sonra dağılma sürecine giriyor.

Popülist Partiden önce de, o adla anılmayan, fakat popülizm yapan partiler var. 1849-1860 arasında Amerika’da ‘Know Nothings’ diye bilinen, anti-Katolik, göçmen karşıtı ve Beyaz Protestan üstünlüğüne inanan sağ-popülist bir hareket ortaya çıkıyor. 1854’e kadar gizli bir örgüt içinde, o tarihten sonra da yasal olarak American Party altında faaliyet gösteriyorlar. Parti 1854 Kongre seçiminde 5 senatörlük ve 43 milletvekilliği elde ediyor. 1856 başkanlık seçiminde oyların yüzde 21.5’ini kazanıyor ama bir sonraki başkanlık seçiminde Cumhuriyetçi partiye katılıp yok oluyor.

Bugünkü durum, 1-1.5 yüzyıl önce Amerika’da yaşananlara çok benziyor ama popülizm şimdi çok daha fazla ülkeye yayılmış ve iktidara gelmiş vaziyette. Ancak son bir kaç yıl içinde bir çok Avrupa ülkesinde popülizmin gerilemeye başladığını görüyoruz. Latin Amerikadaki popülist idareler biraz daha uzun sürüyor gibi ama onlar da geçmişte kalıcı olamamışlar. Yani, kurumlar zaten zayıfsa, popülistler kısa vadede bunların gelişmesini yavaşlatabilir veya geriletebilirler ama kısa ömürlü olduklarından uzun vadede kurumları doğrudan etkileyemediklerini söyleyebiliriz. Bence, kurumlarda dönüşümü popülistlerden değil, onların aldığı desteği kendilerine çekmek veya onların oksijenini kesmek dürtüsüyle hareket edecek ana akım partilerden beklemek lazım. Tabii parti içi demokrasi olduğunda bu çok daha kolay sağlanabilir. Ancak bu süreç içinde ana akım partilere bir miktar popülizm bulaşması olasılığı olduğunu da göz ardı etmemek lazım.

Son zamanlarda neoliberal düzenin yarattığı ekonomik sıkıntılar sıkça tartışılıyor ve popülizmin yükselişi bununla açıklanıyor. Sizce bu ne kadar doğru? Neoliberalizm popülizm dışındaki sebeplerden dolayı zayıfadığı için popülist hareketler güçlenmiş olamaz mı?

Az önce bahsettiğim üç tür popülizmi doğuran dinamikler birbirlerinden farklı. Ekonomik pastanın küçülmesi, hatta nüfus kadar artmaması ve değişik gelir grupların pastadan aldıkları paylar arasındaki farkların açılması ekonomik popülizme zemin hazırlıyor. Uygulayanlar açısından bu tip popülizmi yararlı kılan orta ve düşük gelirlilerin zenginlerden sayıca çok daha fazla olmaları ve ekonomiyi değerlendirirken yakın geçmişe uzak geçmişten, büyümeye enflasyondan daha fazla ağırlık vermeleri. Ekonomik popülizm demokratik ülkelerde genellikle seçim ekonomisi şeklinde ortaya çıkıyor. Tipik olarak, seçimden önce devlet harcamaları (özellikle transfer harcamaları) arttırılıp vergiler düşürülüyor. Seçimden sonra da, bunların doğuracağı enflasyonu önlemek için daraltıcı para ve maliye politikaları uygulanıyor. Ancak bu her seçimde olmuyor. İktidarın seçimi kaybetme riskinin yüksek olduğu seçimlerde görülüyor. Mesela 2015 yılına kadar böyle davranmayan AKP, oy oranı kritik bir seviyeye indikten ve iktidar olmak için %50+1 oy gereği ortaya çıktıktan sonra seçim ekonomisine geçti. Iktidarların birkaç puan oyla el değiştirdiği 1970’lerde ve 1990’larda da seçim ekonomisi sıkça kullanılıyordu. Yani seçim ekonomisi ara sıra ve geçici olarak kullanılıyor. Ancak seçimler birbirlerini kısa aralıklarla takip ediyorlarsa sürekli olarak gaza basılıyor, fren yapılamıyor. O zaman enflasyon tırmanıyor ve kaynaklar yanlış dağıldığı için büyüme düşüyor. Yapılması gereken düzeltme gittikçe büyüyor ve yapıldığında kriz yaratıyor. Son altı yıl içinde Türkiye’de yedi seçim ve bir referandum yapıldı. Çıkan ekonomik krizde bu durumun da rolü büyük.

Sürekli ekonomik popülizm, bir de otoriter rejimler altında ortaya çıkıyor. Başta kalabilmek için böyle davranmak zorunda kalıyorlar. Ne var ki ekonomik dengeleri bozmadan bunu yapabilmek hemen hemen imkansız. Sadece doğal kaynakları nüfuslarına göre çok olan ülkelerde mümkün oluyor. Ancak onların da doğal kaynaklarını satın alan, bu kaynakları çıkarmak için gerekli teknoloji ve araçları satan, ve üretimlerini baltalama gücüne sahip ülkelere hasmane bir dış politika izlememeleri gerekiyor. Yoksa Iran ve Venezuella’da olduğu gibi ambargolara maruz kalıp, o kaynakları popülist polikaların finansmanında kullanamayınca, hem politik hem de ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalıyorlar.

Politik popülizme zemin hazırlayan ise kurumların çoğunluğa ve iktidardakilere elitler tarafından dayatılmış olması. İkinci Dünya Harbi’nden bu yana demokrasiye geçen ülkelerin üçte ikisi, Türkiye’de de olduğu gibi, bunu bir önceki otoriter idarelerin hazırladığı anayasalar altında yaptılar. Bu anayasaların yarattığı kurumlar, geçmiş rejimi yargıdan korumak, politik ve ekonomik ayrıcalıklarını devam ettirmek, iktidarda yer alabilmeleri için onlara yakın partilere siyasi avantaj sağlamak ve devlet ideolojisinin yeni iktidarlarca değiştirilmesini önlemek gayesiyle tasarlandılar. Bu vesayet rejiminin gücü belli bir ölçüde erozyona uğratıldığında da telafi edici kurumsal değişiklikleri yapmak için periyodik bir şekilde askeri darbeler ve yargı müdahaleleri gerçekleşti. Bu yüzden, seçimle iktidar olan partiler, kurulu düzene muhalefet etmek, kurumlarını ele geçirmeye veya etkinliklerini azaltmaya çalışmak durumunda kaldılar. Bu çabaları da doğal olarak toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından iradelerinin önündeki engelleri kaldırmaya çalışan meşru bir gayret olarak karşılandı.

Kültürel popülizme gelince, onu da büyük ölçüde ülkenin demografik yapısında meydana gelen değişmelerin tetiklediğini söyleyebiliriz. Yabancı ülkelerde doğanların nüfus içindeki oranı, artış hızı, ve yerlilerle ırk, etnik köken, din, mezhep ve dil bakımından farklılıkları arttığında yerli/göçmen ayrımı yapan bir kültürel popülizm ile karşılaşıyoruz. Mesela, son yıllarda Amerika’da hortlayan göçmen karşıtı popülizm, 1965’de yüzde 5’in altında olan yabancı doğumlu oranının şimdi yüzde 14’e çıkmış olması ile yakından ilgili. Göçmenlerin Amerika’da doğan çocukları da katıldığında bu oran yüzde 28’e yükseliyor. Ayrıca, 1965’den beri gelen göçmenlerin büyük çoğunluğunun Latin Amerika ve Asya’dan olması, ve Avrupa orijinli yerleşiklerin doğum oranının azalmasının da etkisi ile, 1960’da yüzde 84 olan beyaz nüfus oranı şimdi yüzde 61’e düşmüş vaziyette. Benzer bir durumla 19. Yüzyılın sonları ile 20. Yüzyılın başlarında karşılaşılmış ve benzer tepkiler alınmıştı. Nüfus içindeki yabancı ülke doğumluların payı o zaman da %15 seviyesine gelmişti. Daha önce göç alınmayan İrlanda, Polonya, İtalya gibi ülkelerden gelen göç sonucunda, ABD nüfusu içindeki Katolik oranı %17’ye yükselmiş ve anti-Katolik hareketler doğurmuştu. Çin’den miktarı az da olsa ülkenin batı sahilinde yoğunlaşan bir göç alınmıştı. Bu durum Orta Doğu’dan, Asya’nın doğu, güney, güneydoğu ve orta kısımlarından göçü tamamen yasaklayan, ve Avrupa’nın güney ve doğusundan gelen göçü ciddi ölçüde azaltan kanunların çıkması ile sonuçlanmıştı. Bunlar 1952 ve 1965 yıllarında yürürlükten kalktıktan sonra şimdiki duruma gelindi.

Birçok Avrupa ülkesinde yabancı doğumluların oranı şimdi Amerika’dakinin de üstünde ve oran olarak bir yılda gerçekleşen artış Amerika’da on yılda gerçekleşene eşit. Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan gelen yoğun göç ile Müslümanlar şimdi Avrupa nüfusunun yüzde 5’ini oluşturuyor. Irkçı ve göçmen karşıtı parti ve hükümetlerin sayılarındaki artış bu durumla bağlantılı.

Birçok Batılı ülkede, iç göç ve şehirleşmenin getirdiği ayrışma ile şehirler ve kırsal bölgeler arasında artan kültürel ve ekonomik farklılıkların şehirli-kırlı ayrımı yapan bir kültürel popülizm yarattığından da bahsetmekte fayda var. Küreselleşmenin ve otomasyonun etkilerini de göz ardı etmemek lazım. Milanovic’in meşhur fil eğrisi, gelişmekte olan ülkelerin en fakirleri ile gelişmiş ülkelerin orta sınıflarının 1988’den bu yana yerinde sayarken, gelişmekte olan ülkelerin orta sınıflarının ve tüm dünyanın en zenginlerinin büyük bir sıçrama kaydettiklerini gösteriyor. Bu, Batı ülkelerinde, yerli-göçmen ve şehirli-kırlı ayrımı güden popülizm yanı sıra, milliyetçi-global, ve orta sınıf-zengin ayrımı yapan kültürel popülizmleri de ortaya çıkardı. Bunların sonuncusundan sol, diğerinden ise sağ popülizm olarak bahsediliyor.

Ekonomik, politik ve kültürel popülizmleri doğuran faktörlerin faklı olduğunu söylemiştim. Tabii bu faktörler aynı anda görüldüğünde birden fazla popülizm bir arada meydana geliyor ve birbirlerini de besliyor. O yüzden, değişik tip popülizmler çok kere eş zamanlı yaşanıyor. Mesela ekonomi ve gelir dağılımı bozulduğunda, azınlıkların ve göçmenlerin varlığı, hem ekonomik hem de kültürel popülizme yol açıyor ve her ikisinin uygulanmasını da kolaylaştırıyor. O zaman yerliler, alışık olmadıkları kültürler ile sarılma yanı sıra, sosyal statülerinde de bir düşme hissediyorlar. Fırsatçı popülistler de göçmenleri ve azınlıkları kolaylıkla günah keçisi yapabiliyorlar. Ayrıca, bir çeşit popülizm diğerini tetikleyebiliyor. Bir örnek vereyim. Otoriter rejimlerin ekonomik popülizm uyguladığından bahsetmiştik. Uygulayanlar açısından, ekonomik popülizmin etkileri kısa vadede pozitif ama uzun vadede negatif olduğundan, ekonomik popülizm yapanlar -ilk başta öyle olmasalar bile, iktidarda kalabilmek için daha sonra otoriterleşiyorlar. Tabii bu, denge ve denetleme sağlayan kurumları olan gelişmiş ülkelerde önemli ölçüde frenlenebiliyor. Bizdeki gibi böyle kurumları zayıf olan ülkelerde ise bu yapılamıyor. Zaten iktidarda kalma süresi arttıkça, otoriterleşme başka sebeplerle de gerçekleşiyor.

Türkiye’deki siyasi partiler genel itibariyle popülist bir karaktere sahip olmuşlardır. Ancak Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) zayıflaması sonrası bu durum demokrasiyi tamamen zorlayan bir duruma dönüştü. Sizce Türkiye’de popülizm karşıtlığının, kurumların iyice zayıfladığı bir ortamda şansı var mı?

Bence, popülizmin sona ermesi popülizm karşıtlığından ziyade, popülistlerin yarattıkları beklentileri karşılayamamaları ve kaşıdıkları problemlere çözüm olmadıklarının anlaşılması ile olacak. Tabii en ideali popülizmi o kadar uzamadan dizginleyebilmek. Onun için de denge ve denetim sağlayan demokratik kurumlara ihtiyaç var. Örneğin, Amerika’da Trump’ın aldığı popülist kararların hepsi olmasa bile pek çoğu yargı ve yasama tarafından önlenebildi. Dediğiniz gibi, bu tip kurumlar bizde eksik ve zayıf. MGK bazı durumlarda politikacıların aşırılıklarını önlemiş veya dengelemiş olabilir ama vesayet rejiminin faydadan çok zarar verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Siyasi partilerin sıkça müdahalelerle kapatılmaları, önemli siyasetçilerin yasaklanmaları, devletin kurumsal yapısının devamlı olarak yeniden düzenlenmesi ve ele geçirilme mücadelesine maruz kalması, Türkiye’de parti içi ve partiler arası demokratik geleneklerin, denge ve denetleme sağlayacak kurumların gelişmesini engelledi. Politik grupları, mecliste sandalye kazanmak için rekâbet yerine veya yanı sıra, parlamentoyu ‘by-pass’ ederek doğrudan bürokrasiyi ele geçirmeye teşvik etti. Darbelerin iktidarı kontrol etmek ve değiştirmek için etkin bir araç olarak kullanılmaları, seçim ile başa geçme şansı olmayan marjinal grupları orduya ve diğer devlet kurumlarına sızarak yönetimi ele geçirmeye özendirdi. Şimdi en önemli mesele, vesayet rejiminin zayıflaması veya ortadan kalkması ile açılan boşluğun başka bir vesayet rejimi yerine denge ve denetim sağlayacak demokratik kurumlar ile doldurulması.

Popülist yönetimler kültür savaşı ve kimlik politikası üzerinden iktidarlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Ancak ekonomik sıkıntılar görünür oldukça bu kutuplaşma etkisini yitiriyor. Türkiye’de olası bir iktidar değişimi, ekonomik problemler sayesinde mi olur yoksa muhalif politikacıların kültür savaşını aşabilecek söylemleriyle mi?

Türk seçmenlerinin büyük çoğunluğu siyasi yelpazenin sağ tarafında. Bu kanat homojen olmasa da, milliyetçi kesim dışında kalanları, tek çatı altında toplanma eğilimi gösteriyorlar. Bu yüzden ülke çoğu zaman tek parti sağ hükümetleri tarafından idare ediliyor. Diğer politik eğilimleri temsil eden partiler ancak bu kesimin partisi parçalandığında, bu parçalardan birini de içine alan koalisyon hükümetiyle iktidara gelebiliyorlar. Bahsettiğim parçalanma genellikle darbelerle oluyor. Ancak bu uzun süreli tek parti hükümetlerinin zaman içinde otoriterleşip devamlı popülist politikalara yönelmeleriyle de olabilir. O zaman, bozulan ekonomi iktidarın oy oranını düşürüyor. Buna normal iktidar yıpranması ve iktidarın gücünü dengeleyebilmek için bazı taraftarlarının stratejik olarak esirgedikleri destekleri de eklenince, hükümetin oy oranı kritik seviyelere iniyor. Şimdi böyle. AKP, MHP ile bir nevi koalisyona girmiş vaziyette. Oy oranlarında birkaç puan daha eksilme olsa üçüncü bir ortak bulmaları gerekecek veya yeni kurulan partilerle şimdiki muhalefet arasında bir koalisyon olasılığı doğacak.

Sorunuzdan kastettiğiniz, 2002’deki kırılma gibi bir olasılık ise, iktidar taraftarlarının partilerini büyük ölçüde ve temelli terk etmeleri için şu üç durumdan en az birinin gerçekleşmesi gerekiyor: 1) taraftarlarının menfaatleri ve dünya görüşleri değiştiği halde partilerinin buna ayak uyduramaması (taraftarları sehirlere göçen DYP’nin ağırlıklı olarak köylüleri ilgilendiren politikalara odaklanmaya devam etmesi gibi); 2) partilerinin değişip artık kendilerini temsil etmeyen bir duruma düşmesi (darbelere karşı bir çizgiden gelen DYP ve ANAP’ın 28 Şubatta ve 367 olayında askerlerden yana yer almaları gibi); 3) partilerinin kronik olarak yolsuzluklara bulaşmaları ve kötü idare göstermeleri (1987-2002 arasında yapılan her seçimde başka bir partinin birinci gelmesi, tüm partilerin değişik koalisyon kombinasyonları içinde denenmesi ve her biri altında en az bir ekonomik kriz ve bir yolsuzluk skandalının yaşanmış olması gibi). Şu anda bu şartlardan ikincisinin gerçekleştiğini, söyleyebiliriz. AKP epeyce değişti. Parti, ilk iki döneminde kendine büyük ekonomik ve politik başarılar sağlayan ilkelerinden oldukça sapmış vaziyette. Pazar ekonomisi, serbest ticaret, ademi merkeziyetçilik, Avrupa Birliği’ne uyum, seçimle gelenin seçimle gitmesi, atanmışların seçilmişlere hükmedememesi, parti içi demokrasi gibi prensiplerden bahsediyorum. Şimdi devletin Varlık Fonu var. Özelleştirilmesi planlanan şirketler oraya devrediliyor. Hükümet faizlere karışıyor, tanzim satışları yapıyor, özel şirketleri döviz satmaya, işlerine adam almaya zorluyor. Adeta devletçi bir partiden daha devletçi davranıyor. AB ile ilişkiler dondurulmuş vaziyette. Yargı kararı olmaksızın belediye başkanları görevlerinden alınıyor veya zorla istifa ettiriliyor. Kararlar müzakere ortamı içinde alınmıyor. Üçüncü şarta da yakınlaşıldığı düşünülebilir. Ancak 2002 seçiminden önceki 14 yılın altısında (1988, 1989, 1991, 1994, 1999 ve 2001) kişi basına GSYH düşmüş; Susurluk, örtülü ödenek skandalları patlamıştı. AKP’nin 17 yıllık iktidarı esnasında bir tek dış kaynaklı 2008-2009 krizi ve şimdi içinde olduğumuz kriz var.

Bahsettiğim üç şarttan en az biri gerekli ama yeterli değil. Onun için bir de ortada seçmenlerin yolsuz olmayacağına ve iyi bir idare göstereceğine inandıkları ve kendi ideolojilerine yakın bir alternatifin ortaya çıkması lazım. AKP’nin oy oranında 2015’den beri süren düşme, taraftarlarının bu yönde bir arayışa girdiklerinin bir emaresi olarak alınabilir. Yeni kurulan ve kurulacak olan iki parti, seçmenleri böyle bir alternatif olduklarına ikna edebilecekler mi göreceğiz.

Daktilo1984 ekibi tarafından yapılan röportajlar