Daha önce yazdığım bir yazıda Orta Doğu’da DAİŞ benzeri radikal örgütlerin sürekli taban bulmasının en önemli nedenlerinden birinin, bölgedeki ulus kimliklerinin zayıf olması olduğunu iddia etmiştim. Ulus kimliklerini zayıflatan faktörler arasında da transnasyonel hareketleri, lider kültlerini ve devlet aygıtının yetersiz olmasını zikretmiştim. Bu listeye eklenmesi gereken önemli bir faktör daha var: Mitler.

Orta Doğu’da ulus kimliklerini istikrarsızlaştıran ve bunların radikalleşmesi için ortam hazırlayan mitlerin başında Orta Doğu’da sınırların yapay olduğu fikri geliyor. Elbette Orta Doğu’dakiler de dahil olmak üzere bütün sınırlar bir ölçüye kadar yapaydır. Ancak burada asıl mesele Orta Doğu’daki sorunları mevcut sınırlara bağlayan ve bu sorunların giderilmesi için sınırların ortadan kalkması gerektiğini, yani “doğal” sınırlara dönülmesi gerektiğini savunan görüşlerdir.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Orta Doğu’da sınırların yapay olduğu fikri, bizzat bu bölgede yaşayan insanlar tarafından değil, manda yönetimleri tarafından ortaya atılmış ve yayılmıştır. Manda yönetimleri Orta Doğu’daki varlıklarını meşrulaştırmak için bu ülkelerin kendilerini yönetmeye henüz hazır olmadığını, kendilerini yönetecekleri medeniyet seviyesine ulaşacakları ana kadar İngiltere ve Fransa yönetiminde kalmaları gerektiğini savunuyordu. İşte bu ülkelerin kendilerini yönetecekleri seviyede olmadığını ispatlamak için kullandıkları söylemlerden biri sınırların yapay olduğu ve Batılı devletlerin desteği olmadan bu ülkelerin ayakta kalamayacağıydı.[1] Bu fikir ironik bir şekilde pan-Arapçılar ve İslamcılar gibi Batı karşıtı gruplar tarafından benimsendi.

Orta Doğu’da sınırlar Sykes-Picot ile belirlenmemiştir. Sykes-Picot düzeni Orta Doğu’yu İngiltere ve Fransa arasında nüfuz bölgelerine bölmüştü, ancak bu plan hiçbir zaman uygulanamadı. Günümüzdeki sınırların çok azı Sykes-Picot ile örtüşmektedir. Sara Pursley’in ayrıntılı bir şekilde anlattığı gibi Orta Doğu’da sınırlar büyük oranda Osmanlı vilayetlerinin idari sınırları baz alınarak veya ikili anlaşmalarla çizilmiştir. Her ne kadar İngiltere bu süreçte önemli bir rol oynasa da yerel güçlerin etkisi sanıldığından fazladır.[2] Üstelik Orta Doğu’da sınırların yapay olduğunu iddia edenler aslında bölgenin uzun geçmişini ve Osmanlı döneminde geçirdiği değişimleri görmezden geliyor ve bu coğrafyada yaşayan insanların iradelerini hiçe sayıyor.

Fransa, Lübnan’ı bir anda Suriye’yi bölerek meydana getirmedi; Cebel-i Lübnan mutasarrıflığı zaten 1861’de kurulmuştu. İngiltere, Irak’ın denize açılmasını engellemek için Kuveyt’i kurmadı; Kuveyt emirleri zaten 150 yıllık başarılı bir denge siyaseti izleyerek, küresel güçleri, tüccarları, bedevileri ustaca idare ederek bağımsızlıklarını korumuşlardı. Bağdat demiryoluna en fazla karşı çıkanların başında Kuveyt emirlerinin olması, bu nedenle bir tesadüf değildir. Bağdat’a gelen demiryolunun önce Basra’ya, oradan da Körfez’in Arap Yarımadası’ndaki en iyi limanı olan Kuveyt’e geleceğini öngören bu kişiler, bunun Osmanlı’nın Kuveyt’i doğrudan hakimiyeti altına alması demek olduğunu biliyordu. Yani Kuveyt, İngilizlerin değil, Kuveyt emirlerinin ve tüccarlarının stratejik tercihleriyle bağımsız oldu. Her ne kadar Abdülkerim Kasım’dan Saddam Hüseyin’e Irak liderleri Kuveyt’in tarihsel olarak Basra’nın parçası olduğunu iddia etseler de bu iddia stratejik sebeplerle Kuveyt’e ihtiyaç duyan Iraklı liderlerin, bu iddialarına tarihsel dayanak bulma çabasından başka bir şey değildi.

Irak’ın 2003’te işgalinden sonra yapay sınırlar miti daha sık gündeme gelmeye başladı. Irak’ta çatışmaların bir türlü durmaması üzerine Irak’ın bölünmesine dair pek çok senaryo ortaya çıktı.  Bu dönemde pek çok “yeni Orta Doğu” haritaları çizildi. Bu haritalarda Irak’ın güneyinde bir Şii İslam Devleti kurulması öngörülürdü. Bugün yaşananlar bu fikrin ne kadar saçma olduğunu gösteriyor. Iraklı Şiiler bırakın İslam Devleti kurmayı, böyle bir devlette yaşamak istemediklerinden bir başka Şii devlet olan İran’ın desteklediği milislerle çatışıyorlar.

Orta Doğu’daki sınırları yeniden çizen haritalar bölge dinamiklerden bihaber bir grubun etno-sekteryan fantezilerinden başka bir şey değildir.

Irak’ın tarihi kargaşalarla geçti. Devrimler, darbeler, suikastlar, iç savaşlar, işgaller gördü. Irak’ın siyasi tarihi o kadar çetrefilliydi ki eceliyle ölen ilk Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani oldu. Bütün bunlar olurken değişmeyen tek şey sınırlardı.

Bu sınırların kim tarafından nasıl çizildiğinin bu aşamada bir önemi yok. Eğer bunca badireden sonra değişmeden kalan tek şey sınırlarsa, o zaman Irak’ın sınırları “yapay” değildir. Şiiler ve Sünniler asırlarca bir arada yaşadı. Osmanlı döneminde Bağdat vilayetindeki Şii sayısı Basra’dakinden fazlaydı. 1920 İsyanı’nda Şiiler ve Sünniler birlikte bağımsızlık mücadelesi verdi. Asıl yapay olan Şiilerin ve Sünnilerin aynı devlette yaşaması değil, bunların sınırların yapay olduğu iddiasıyla ayrılmaya çalışılmasıdır.

Irak Anayasası’nın 119. maddesi bütün vilayetlere referanduma gidip kendilerini aynı Kürdistan Bölgesel Yönetimi gibi otonom bir yapıya kavuşturma hakkı veriyor. Yani Şiilerin ve Sünnilerin çoğunlukta olduğu vilayetler aralarında birleşip otonom bölgeler kurabilirdi. Ancak Iraklılar böyle bir şey istemediler. Yani bırakın Sünni ve Şii devletler kurmayı, anayasal haklarını bile kullanmadılar. Çünkü birilerinin sandığının aksine Irak yapay sınırlardan oluşan bir ülke, Iraklılar da zorla bu sınırların içine hapsedilmiş insanlar değildi.

Orta Doğu’da sınırlar yapay değildir. Tam tersine Orta Doğu’nun en istikrarlı kurumu sınırlardır. Son 100 yılda bu bölge büyük krizler yaşadı. Savaşlar, darbeler, devrimler, iç savaşlar gördü. Liderler devrildi, rejimler yıkıldı. Bütün bunlar olurken değişmeyen tek şey sınırlardı. Yemen, Suriye, Irak gibi devlet aygıtının tamamen çöktüğü yerlerde bile sınırlar değişmeden kaldı. Bu sebeple bizi hiçbir yere ulaştırmayacak, enerjimizi boşa harcamamıza sebep olacak bu tartışmayı bir kenara bırakıp asıl sorunlarımıza yönelmemiz gerekiyor.

Fotoğraf: Markus Spiske


[1] Aslı Bali, “Skkes-Picot and ‘Artificial States,’” AJIL Unbound 110 (2016): 117.

[2] Sara Pursley, ‘Lines Drawn on an Empty Map’: Iraq’s Borders and the Legend of the Artificial State, https://www.jadaliyya.com/Details/32153