Hürriyete Doğru, Uzun, İnce Bir Yol: Daron Acemoğlu ve James Robinson Üzerine

- Ocak 07, 2020, 8:17 pm
25 mins

Hayırsız 2019 senesini şükür bitirdik. 2020’nin herkese daha fazla mutluluk, refah ve özgürlük getirmesi ümidiyle açılışı yapalım, benim iyi dilekler kumkuması, kadirşinas okurlarım.

Maalesef dünyanın önemli bir kesiminde toplumsal rüzgarlar hürriyetten yana esmiyor. Eşitlik ve özgürlük ilkelerini hayata geçirebilmiş ülkeler, neredeyse artık istisna oldu. Rüzgar, halkını cendereye kıstıran rejimler ve ortalıkta bas bas bağıran erkek liderlerden yana esiyor.

Bu olumsuz rüzgarları hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde görüyoruz. Çin, dünyaya kalkınma ve demokrasi konularında habis örnek olmaya devam ediyor. Ekonomisi yavaşladığında bile %5’ten fazla büyüyor. Bunu da 1.3 milyarlık nüfusunu akla hayale gelmeyecek cenderelere alarak başarıyor. Hindistan, Gandhi önderliğindeki bağımsızlığından beri gurur duyduğu anayasal demokrasi ve eşit vatandaşlık ilkelerini, Hint milliyetçisi bir başbakan (Modi) elinde yitirmek üzere. ABD’de demokrasinin bel kemiği denge ve denetleme kurumları, Trump yönetiminde adeta varoluşsal tehdit altıda. Orta Doğu’da hürriyete doğru filizlenen hemen her mücadele ya daha da baskıcı bir rejimle, ya da iç savaşla son buluyor. (Tunus’u tenzih ederek söylüyorum. Orada nasıl bir mucize gerçekleşiyor, hakikaten şapka çıkartmak gerek!) Avrupa, ırkçı yeni sağ karşısında ne yapacağını bilemez halde. Brexit de tuz-biber oluyor bu kimlik çatışmalarına. Kısacası, liste umut verici değil…

Ortalık böylesine karamsarken, demokrasi ve kalkınma üzerine müstesna eserler vermiş ikili, Daron Acemoğlu ve James Robinson imdadımız yetişiyor, benim literatürü yakından takip eden, sebatkar okuyucularım.

Aslına bakarsanız, Acemoğlu ve Robinson her eserde farklı farklı hikayeler, farklı teoriler anlatmıyor. Ana hikayeleri hep aynı: Yazarlara göre uzun vadede ülkelerin hür ve refah içinde olmasını büyük oranda belirleyen faktörler, tarihsel olarak geliştirdikleri siyasi ve sosyo-ekonomik kurumlar. Yani tarihsel olarak siyasi rejiminiz nasıl evrildi? Temel ekonomik faaliyetleriniz nelerdi? Halk ile yöneticiler arasındaki ilişki nasıldı? Mülkiyet nasıl dağıtıldı? Her kitapta bunlara bakıyor Acemoğlu ve Robinson.

Esasen gerek siyaset biliminde, gerekse iktisat alanında hemen her araştırmacı bu kurumlara bakıyor. Ancak çoğunda vade çok kısa. Örneğin iktisatçılar Türkiye’de 2001 krizinden sonraki yapısal reformlara bakıyor ve bunların kalkınma üzerindeki etkisini inceliyor. Keza siyaset bilimciler 1980 sonrası piyasacı neoliberal reformların siyasi hak ve hürriyetler üzerindeki etkisini inceliyor. Örnekler çok.

Herkes temel siyasi ve iktisadi kurumlardaki değişikliklere son 10-20-30 yıl için bakarken, Acemoğlu ve Robinson yüzlerce yıllık uzun tarihsel süreçleri inceliyor. Son kitapları The Narrow Corridor: States, Societies and the Fate of Liberty, yine aynı minvalde, tarihsel kurumların önemi üzerine bina edilmiş bir eser. Kitap 15 bölüm, 500 küsür sayfa. Hepsini daha bitiremedim ama yine de ucundan tadımlık biraz söz etmek istedim, benim gibi sevdiği kitaplar konusunda telaşe okurlarım.

Bir kere Acemoğlu ve Robinson okurken, yazarların ne kadar zengin bir okuma alışkanlığı olduğunu fark ediyorsunuz, benim kitapsever okurlarım. Siyaset teorisinden eski Yunan mitolojisine, oradan Gılgamış destanına, oradan Çin ve Latin Amerika tarihine, Afrika’nın toprak mülkiyet sitemine, Gürcistan’ın taksi dolmuşlarına ve hatta İbn’i Haldun ve İslam tarihine kadar ne varsa hatmetmiş ve hazmetmiş yazarlardan bahsediyoruz. Bu da iyi yazar ve iyi bir sosyal bilimci olmak için, öncelikle iyi bir okuyucu olmak gerektiğini gözler önüne seriyor, benim çok yönlü okuma alışkanlığı olan sevgili okurlarım.

Giriş kısmında yazarlar hiç lafı dolandırmadan ‘bu kitap hürriyet hakkında’ diyerek başlıyor. Ve devam ediyorlar: ‘nasıl oldu da bazı toplumlar hürriyete ulaşmayı başardılar, bazılarıysa başaramadı?’

Ardından hürriyet denilince ilk akla gelen isimlerden John Locke alıntısı ile devam ediyorlar. Hürriyet, insanların başka birine sormadan, başka birinin iradesine tabi olmadan, kendi uygun gördüğünü yapabilmesidir, demiş Locke. İnsanlar kendi hayatları ile ilgili seçimleri özgürce yapmayı, bunları hayata geçirecek olanaklara da sahip olmayı arzu eder diyor.

Haşin volkanik kayaların baskılayamadığı, yüzlerini güneşe ve hürriyete çevirmiş yaban çiçekleri. Kuzey İrlanda, Giant’s Causeway. (Evren Çelik Wiltse, 2019)

Özgürlüğün tüm insanların arzu ettiği, evrensel bir değer olduğunu ortaya koyduktan sonra Locke, bunu gerçekleştirebilmek için iki şarta işaret ediyor: hukuk ve devlet. (no law, no freedom) Yani, hukuk yoksa, özgürlük de yok. Ama hukuk tek başına yetmiyor. Çatışmaları çözümleyecek, hukuku hayata geçirecek devlet yoksa, yine özgürlük yok, çünkü devletin yokluğunda zorbalık alıp yürüyecek…

Demek ki neymiş? Özgür olmak için kurallar olmalı (hukuk) ve bu kuralları uygulayan mekanizmalar olmalı (devlet). Bu durumda bir sıradan insanlar var, bir de kural koyabilen ve bu kuralları uygulamaya sokanlar. İkinci grup sanki sıradan insanlardan biraz daha güçlü, değil mi? Ya bu ikinci grup bir anda dönüverip ellerindeki gücü diğer herkesi hizaya sokma, zapt-û-rapt altına almak için kullanırsa? O zaman ne olacak? Kısacası, sıradan vatandaşı güç sahibi vatandaştan nasıl koruyacağız?

ABD’nin kurucuları ve ilk anayasa yapıcılarından James Madison bu soruna şöyle bir çözüm önermiş: denge ve denetleme mekanizmaları. Yani insanlardan melek olmalarını, her türlü şahsi ihtiraslarını törpülemelerini beklemeyin. Gücü elinde toplayan, elbet onu maksimum düzeyde kendi yararına kullanmaya çalışacaktır. Buna şüphe yok! Ama sizin yapmanız gereken, ihtirasları dengelemektir. Güç sahibi bir grup karşısında başka bir güçlü grup olursa, birinci grup her istediği gibi meydanda at koşturamaz. ‘Ben her şeyin en iyisini bilirim!’ diyerek sorgusuz sualsiz, aldığı kararları herkese empoze edemez. Karşısında başka güçler olursa, ister istemez diğerlerinin de rızasını alacak, aklı başında işler, sadece kendisinin değil, uzun vadede herkesin yararına olan işleri yapmak zorunda kalacaktır.

ABD’de siyasi yapı tamamen gücü bölüp paylaştırma prensibine dayanmıştır, benim paylaşımcı okurlarım. Merkezi devlet federalizm yapısıyla gücü yerel eyaletlerle paylaşmak zorunda. Başkan (yürütme erki) bütçe ve atama dahil pek çok yetkisini Kongre (yasama) ve Yüksek Mahkeme (yargı) erklerinin onayı ile sürdürebilir. Belediye başkanları, seçilmiş şehir meclis azaları (city council) ile koordineli olmadan adım atamaz. İlk ve orta öğretimde müfradat belirleme yetkisi yerel komisyonların elinde. Bir eyaletin okuttuğu diğeriyle yüzde yüz aynı değil.

Bizim üniversitede bile diyelim akademik ilana çıktığımızda Bölüm Başkanı veya Dekan dahil, kimin alınacağı konusunda en ufak fikrimiz yoktur. 3-5 kişilik komisyonlar kriterlere göre işe alınacak elemanı belirler. Bölüm başkanı gelip ‘çalışacağımız elamanı ben seçerim’ demez, diyemez. Rektörler gidip seçilmiş akademisyenlerden oluşan Fakülte Senatosuna hesap verir, Dekan her dönem başı çarşaf çarşaf bize bütçenin ne halde olduğunu anlatır, vs…

Yıllardır demokratikleşme çalışan biri olarak, ben de galiba bu ‘aman güç varsa bölelim, üzerine sınırlama getirelim’ prensibini fazlasıyla içselleştirmişim. Yakın zamanda çalıştığım kurumda idari bir yeniden yapılandırma oldu. Bölümler daha büyük bir yapı altında birleşti ve program koordinatörleri pozisyonu çıktı ortaya. Yine bu yeniden yapılandırma için komisyonlar, komisyonlar, bir sürü toplandık… Ben bu koordinatörlerin seçimle gelmesini öneren gruptaydım. Sanırım oy birliği ile bu öneri kabul edildi. Meslektaşlarım sağ olsunlar, oy birliği ile beni ilk siyaset bilimi koordinatörü seçtiler. Sevindik! Dediğim gibi, daha yapılar yeni oluşuyor. Benim seçilir seçilmez ilk teklifim: Koordinatörlere görev süresi sınırı (term limits) getirilsin ve memnuniyetsizlik durumunda ne yapılacak, (örn. şikayet ve impeachment/azil süreçleri) net olarak yazılsın, belirtilsin.

Hasılı, gücü bölmek ve kontrol etmek, düzgün ve başarılı sistemlerin olmazsa olmaz şartıdır, benim denge ve denetim sever okurlarım. Yasama-yürütme-yargı fonksiyonlarının her birinin neden ayrı ayrı erkler olduğunu, birinin diğerinden üstün olmaması gerektiğini bu mantık silsilesi ile açıklamış oluyoruz, benim güçler ayrılığı prensibini kavrayabilen, kıymetli okurlarım. Yani Anayasacılığın en eski ve köklü ilkelerinden biri olan güçler ayrılığı, işte bu sebeple korunur yerleşik demokrasilerde. Güçler birliği ancak savaş gibi çok olağandışı durumlarda gündeme gelir. Normal şartlar altında kural koyma (yasama), kuralları uygulama (yürütme) ve kurala uymayanı cezalandırma (yargı) erklerinin her biri eşit güce sahip olmalıdır. Biri diğerine üstünlük taslarsa, denge yerle bir olur. Bundan da hayırlı bir sonuç çıkmaz.

Burada bir parantez daha açarak bu erkler arası eşitlik ilkesinin bizde son zamanlarda ne kadar sümen altı edildiğini belirtmek isterim, parantezlere sinir olan okurlarım. Etrafınıza bakın, gücü bölmekten ve dengelemekten ziyade, sürekli herkes gücü ele geçirip konsolide etme, bir baş bulma, ya da baş olma derdinde. ‘Çok başlılık’ denen bir sorun icat ettik! Sanki iyi başkan olsa, Süpermen gibi sihirli değnekle tüm dertleri çözecek! Herkes kâh parti il başkanlığı, kâh belediye başkanlığı, kâh bölüm başkanlığı, kâh rektörlük, bir yerin tepesine geçip hüküm sürme derdinde. Toplumda genel geçer söylem şu: Herkese bir baş lazım! Başsız olmaz! İyi bir baş olursa, sorunlar çözülür, rahat ederiz. Aynı zamanda baş olmuşların başarısızlıkları için en yaygın bahaneleri: ‘mübarekler bizi  çalıştırmadılar ki?! Elli bin tane komisyon vardı, hiçbir projemizi yapamadık, herkes işimize karıştı!’

Beni çok rahatsız eden bir konu, yatay değil, dikey ilişkilerin çok hakim olduğu bir toplum olmamız. Topluca, birlikte bir iş yapma konusunda çok zayıfız. Oysa bize eskiden ilkokulda imece kavramı okutulurdu. Neydi o? Kırsal kesimde işbirliği ile daha fazla emek gereken işlerin halledilmesi. Yani bir elin nesi var, iki elin sesi var prensibiydi. Daha çok kişiyi dahil edince, daha verimli olmak demekti. Peki, biz aile, okul, işyeri gibi gündelik hayatımızın çoğunu geçirdiğimiz kurumlarda karar alma süreçlerine ne kadar dahiliz?

Kanaatimce, iyi ve mutlu bir aile, herkesin az çok kararlara katkıda bulunduğu bir ailedir. Okulda sizce müdürün höt-zöt her konuda karar vermesi mi öğretmenlerin ve öğrencilerin performansını yükseltir? Yoksa onların da karar alma süreçlerine katkıda bulunması mı? Bakın başarılı özel sektör kurumları bunu ‘takım çalışması’ veya ‘tüketici memnuniyeti’ mekanizmaları ile başarıyor. Takım çalışması ve tüketiciden gelen geri dönüşler, executive konumdaki erk sahibi yöneticilerin kararlarının denge ve denetim mekanizmalarına tabi olmasını sağlıyor. Peki kamu kurumlarında veya siyasi partilerde bu iç denge ve denetleme mekanizmaları ne kadar var?

Sizlerden ricam şu: gün boyu iletişim kurduğunuz insanların kaçıyla eşit insanlar gibi konuşuyorsunuz? Karşılaştığınız insanların yaşı, statüsü önemli değil. Komşunuz olabilirler, işyerinizdeki güvenlik, restorandaki garson, hocanız veya öğrenciniz… Onların statüsünden bağımsız, siz eşit ilişkiler kurabiliyor musunuz? Gücünüzü yansıtmadığınız, kimseye tepeden bakmayan, ya da yukarıdan birinin sizi ezmediği, eşit, aynı düzlemde ilişkiler… İşin sırrı işte burada, benim eşitlik ve adaletperver okuyucularım. Hükmetmemek, hüküm altına da girmemek maharet.

Yeniden parantezi kapatıp Acemoğlu ve Robinson’a dönersek, yazarlar diyor ki, işte özgürlük yolu da böyle çetrefilli, uzun ve ince bir yol. Bir yanda çok büyük bir hükmetme ve despotizm eğilimi var. Öte yanda ise çatışma ve kaos.

Bir yanı uçurum, bir yanı dağ, Kuzey İrlanda’da uzun ince bir yol… (Giant’s Causeway, Evren Çelik Wiltse, 2019)

Despotizmi sadece Putin vs. gibi ceberrut liderlere has, anormal bir özellik olarak görmeyin. Hepimizin içinde var bu gücümüzü yansıtma, karşımızdaki bizden zayıfsa tahakküm altına alma eğilimi. İnanmıyorsanız sokağa çıkın. Kaç kez ‘sen benim kim olduğumu biliyor musun!’ cümlesinin kullanıldığına bakın. Ya da garsonlara sorun. İşte bu tahakküm eğilimi, zamanla despotik devletler yaratıyor.

Diğer uçta ise doğru dürüst merkezi devlet teşkilatını oluşturamamış, farklı farklı grupların şiddet araçlarına sahip olduğu, kaos ve keşmekeşin hüküm sürdüğü rejimler var. Ne despotik sistemlerde, ne de şiddet ve kaosun hakim olduğu sistemlerde özgür tercihlerden bahsetmek mümkün değil. Oysa dünya tarihine baktığımızda, ağırlıklı olarak ya savaş ve şiddet, ya da despotik rejimleri görüyoruz. O nedenle yazarlar hürriyeti garanti edebilen sistemleri kurmanın zorluğuna işaret ediyor. Bu zorluğa vurgu yapmak için de, benim Türkçe ‘uzun ince bir yol’ ile ikame ettiğim ettiğim ‘the narrow corridor’ benzetmesini yapmışlar.

Bu daracık yolda hürriyete doğru ilerleyebilmiş rejimler şunları yapmışlar:

  • Şiddeti kontrol altına almak
  • Yazılı kanunlar koymak ve bunların istisnasız uygulamak (yani kimse kanunların üzerinde değil)
  • Devletin vatandaşlarına asgari hizmetleri sunması
  • Vatandaşların devlet elitlerinden hesap sorması
  • Farklılıklara rağmen devletin ve toplumun bir arada yaşayabilmesi

Bunlar tabii kolay kolay başarılacak işler değil. Olsa, dükkan sizin, her rejim demokrasi olurdu. Örneğin devlet dediğimiz mekanizma kocaman bürokrasisi, ordusu, topu tüfeği olan bir yapı. Vatandaş bunu nasıl kontrol altında tutacak? Gücünü kötüye kullandığında nasıl tekrar hizaya sokacak? Keza, toplumlar da öyle ‘bağzı’ kesimlerin arzu ettiği gibi mermerden, yekpare birimler değil ki? İçlerinde envai çeşit farklılık ve bölünme var. Nasıl bir araya gelip devlet üzerinde etkin bir kontrol mekanizması kuracaklar?

İşte bu yüzden de hürriyete ulaşmak kolay değil, benim sebatkar okurlarım. Yani hürriyeti dünya gözüyle görebilmemiz için hem güçlü bir devlet hem de güçlü bir toplum gerek diyor, Acemoğlu ve Robinson. Yazarlar güçlü toplum ihtiyacını tüm eser boyu vurguluyorlar. Güçlü toplum da armut piş, ağzıma düş yöntemiyle olmuyor, sevgili mücadele-perver okurlarım. Yazarlar kadın hareketinden başlayarak pek çok toplumsal hareketin verdiği etkin mücadeleyi anlatmışlar kitaplarında. Kadınlar seçme ve seçilme hakkı dahil pek çok temel hak ve özgürlüğü yıllar yılı mücadele, hatta can kaybı vererek kazandılar. İşte tüm bu örneklerin de işaret ettiği gibi, hürriyete ulaşmak örgütlü mücadele gerektirir diyor yazarlar.

Kitabın Türkçe çevirisinin Prof.Dr. Yüksel Taşkın tarafından yapıldığını ve çok yakında piyasaya çıkacağını okudum, benim çevirmen emeğine değer veren sevgili okurlarım. Burada izninizle Sayın Taşkın ile olan kısa hukukuma da değinmek isterim. Sevgili Yüksel bizim Boğaziçi Üniversitesi’nde üst devremiz ve asistanımızdı. Genç ve heveskar siyaset bilimi öğrencileri olarak hocalarımızın insafsız okuma listelerinden şikayet ederdik. Yüksel de Uluslararası İlişkiler Kulübünde (UİK) bir abi gibi herkese yol yordam gösterirdi. ‘Haftada en az 500 sayfa okumanız lazım! Yoksa hiç araştırmacılığa, akademisyenliğe heves etmeyin’ dediğini hatırlıyorum. Bu ‘haftada 500 sayfa’ kulağıma küpe olmuştu benim.

Okuduğumuz eserleri tartışmak için de toplanırdık. O yazar onu demiş, ama bu da bunu demiş. Örneğin Marx böyle böyle derken, Adam Smith de bunu bunu diyor. Benim ilk yıllarda toplantı sonunda sorduğum standart soru hep şöyle olurdu: E peki, hangisi doğru?

Sevgili Yüksel biz çömezlere sosyal bilimler adabını da sabırla öğretmiştir. Toplumsal olguların ve sosyal bilimlerin karmaşıklığını, amacımızın ilahi bir tek doğru peşinde koşmak olmadığını, bir derbi maçı gibi yazarları yarıştırmamamız gerektiğini, her ekolü, her yazarı kendi mantık ve metodolojik silsilesi içerisinde anlamamız ve öğrenmemiz gerektiğini bizlere usanmadan anlatmıştır. Ömrünü okumaya, öğrenmeye ve öğretmeye adamış, müstesna bir akademisyen olduğunu düşünüyorum. Bu çevirisi literatüre hiç kuşkusuz dev bir katkıda bulunacaktır.

2020 yılının hepimize güzel kitaplar, eşit ve özgür ilişkiler getirmesi dileği ile,

Baki selamlar…

Hamiş: yazı çok uzun oldu, onun için araya fotoğraf koydum, çaktırmayın..:)

Fotoğraf: Tiago B