Ya Savaşa Hâlâ Hiç Gerek Yoksa?

- Ekim 09, 2019, 7:25 pm
15 mins

Derin Koçer, Stratejist / House of Impact, Öğrenci / King’s College London, Savaş Öğretileri 

Irak tezkeresinin tartışıldığı o günlerde, bir avuç sanatçı bir araya gelip, savaş naraları atanlara inat barışın şarkısını söylemişlerdi: “Kim kazanacak bu hırstan?” diye soruyorlardı. “Kim ağlayacak sonunda? Zamanın ruhu terk ediver dünyayı…” ve klipte savaşın gerçekliği oynarken -kan, gözyaşı ve ölüm ekrandayken yani- haykırıyorlardı: “Yok, savaşa hiç gerek yok…” 

ABD Başkanı Donald Trump’ın bütün Amerikan askerlerini Suriye’den çekerek Türkiye’ye Fırat’ın doğusuna askeri operasyon başlatmanın yolunu açan kararının ardından oluşan toz bulutunu, “Savaşa gerçekten gerek var mı?” diye sorarak dizginlemek gerekiyor şimdi – bir kez daha. Öyle ki savaş, King’s College Üniversitesi’nin Savaş Öğretileri departmanını kuran Sir Michael Howard’ın anlatımıyla, trajediyle kahramanlığın, öfkeyle sevincin, yaşamla ölümün en uç noktalarını bir araya getiren, her modern devletin sorunlarını çözmek için başvurması gereken son unsur çünkü. “Gerek var mı?” sorusuna “Hayır” cevabının verilebildiği takdirde, zihinlerden temizlenmesi gereken bir eylem. Hatta, bir adım daha öteye götürmek gerekirse, “eylem” kelimesinin sınırları dahi “Savaş”ın toplumların ruhlarına nasıl işleyebileceğini gösteremiyor. Hayatın her alanını rehin alan, zehirli bir “durum”, Thomas Hobbes’un benzetmesiyle “hava durumu”. Ama onun bulutları ufukta görülünce yer altına saklanılması gereken, korkunç bir hava durumu; yakalanmak zorunda kalmadığınız sürece asla altında kalmamanız gereken, asitli bir yağmur. O yüzden serinkanlılıkla sormak ve aynı sükuneti terk etmeden cevap aramak gerek: Gerçekten savaşa gerek var mı? Savaş, sorunlarımıza çözüm olacak mı? 

Adı: Savaş

Öncelikle meselenin adını koyalım ki kahvehaneye giriyormuş gibi davranmayı bırakalım: Fatih Portakal, geçtiğimiz günlerde “Savaşa giriyoruz” diyen AKP Genel Başkan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’a cevaben “Biri söylesin kendisine, ‘savaş’ ülkeler arasında olur” cevabını verdi. Portakal, bir “askeri operasyon” düzenleneceği göndermesi yapıyor; hatta belki de olası bir operasyonda Türk askerinin YPG/PKK militanlarıyla karşılaşacakları için -Türkiye’nin yıllardır yakından tanıdığı- “terörle mücadele” kavramı üzerinden askeri müdahaleleri konumlandırmaya çalışıyordu. Şunu net olarak söylemekte yarar var; savaş teorisinin kurucusu sayılan Clausewitz’ten bu yana, “kimi siyasi hedefleri askeri güç/şiddet kullanarak gerçekleştirme”nin adı “Savaş”tır. Türkiye, PKK ile 40 yılı aşkın bir süredir de savaştadır. Dolayısıyla PKK’nın Suriye koluyla yaşanabilecek çatışmalara da -işin ciddiyetini göstererek ve devlet dilinin manipülatif bezelerini yok sayarak- “Savaş” dememiz gerekmektedir. 

Bugüne hiç gelinmemeliydi

Olası savaşı tartışmaya başlamadan önce, bugünkü durumun inşasına asla izin verilmemesi gerektiğini de vurgulamak gerek. Günahların tamamını başkalarının üzerine yıkmayalım; Türkiye kutsal suyla yıkanmış değil. AKP iktidarının tutarsız, ilkesiz ve güvenilmez dış politikası da bugünün inşasında, en az NATO müttefiki Türkiye ile ortak olmak yerine Suriye’deki PKK ile organik bağı bulunan terör gruplarıyla hareket eden ABD kadar suça ortak. Erdoğan yönetiminde Türkiye, Suriye’de hem -ABD gibi- iktidar değişimi istedi hem ülkenin toprak bütünlüğünün korunmasını şart koştu hem de kimin elinin kimin cebinde olduğu belli olmayan, yıllardır kan ile yıkanan, kokuşmuş Orta Doğu bataklığında tek başına oyun kurabileceğini zannetti. Gelinen nokta bellidir. Türk dış politikası, ülkenin uluslararası güvenilirliğiyle beraber çuvallamış; duvara toslayıp bir daha kendine gelmeyi başaramamıştır. Türkiye’nin bugün dahi konumu belli değil: Bir yandan Suriye’nin kuzeyine operasyon(!) yaparken hâlâ “toprak bütünlüğü”nden bahsediyoruz, diğer yandan Esad’la masaya oturmuş değiliz. Günü kurtarmaya oynuyoruz ama günü kurtarmak için savaşa girilmez. 

Trump’ın Amerikan birliklerini çekme kararının ardından ABD’de siyasetin her yönünün başkanı kınamak konusunda ilk defa birleştiğini de unutmamalı. Eski Dışişleri Bakanı ve başkan adayı Hillary Clinton’dan büyükelçilere ve hatta başkanlığa aday adaylığını açıklayan her Demokrat’a kadar, herkes Trump’ın -vurgu buradadır- “ABD’nin müttefiklerini yarı yolda bıraktığını” söyledi. Düşünün, 1950’lerden bu yana NATO üyesi olan, Marshall Yardımı kullanmış, Soğuk Savaş’ta Batı Bloğunun Sovyetlere karşı sınırı olmuş Türkiye’yi değil, bir grup terör örgütünü “müttefik” sayan bir anlayış yerleşmiş ABD’de. Evet, bu hem onların ayıbı hem de diplomasi yapmayı bilmeyen, batılı değerlere sırtını dönmüş, NATO’dan olabildiğince uzaklaşmış Türkiye’nin hesapsızlığı. Unutmamak lazım: Dünyanın en büyük silahlarına da sahip olsanız, dostunuz yoksa, kaybettiniz demektir. 

Korku savaşı

Thucydides’in Peloponez Savaşı anlatımından bu yana, savaş teorisine dair söz söyleyenler için üç kavram muhteşem önem taşır: Şeref, ulusal çıkarlar ve korku. Savaşların sebeplerini anlamaya çalışanlar, genellikle bu üç kavramdan yola çıkarak akıl yürütmeye başlarlar. Atinalılar’ın güç yarışından Almanların Avrupa hegemonyası sevdasına kadar, bu üç kavram tarih boyunca seyahat etmiştir. Türkiye’nin girmek için ‘gün saydığı’ belli olan savaşını anlamlandırmaya çalışırken de bu kavramların üzerinde durmak açıklayıcı olacaktır. 

Şeref, her ne kadar en komplike ve -belki de- anlaşılamayacak derecede duygusal bir ton taşısa da savaşlar için anlamı genellikle açıktır; neden değil, kitleleri bir araya getirmek için üretilen söylem ‘şeref’e dayanır. Napolyon Savaşları’ndan önce bu ‘şeref’ meselesinin Haçlı Seferleri’nde ‘din’e büründüğünü gördük; ulus devletin yükselişiyle de ‘milliyetçiliğe’. Fakat şeref, aklı selimin işlediği bir düşünce biçimi değildir. Taşkınlıktır. Duygusaldır. Savaşın sebebi olamaz; ‘savaşın sebebi’ diye sunulduğu takdirde, ‘şeref’in arkasına bir şeyler saklanmaya çalışılıyor demektir. Zira Suriye’de özerk bir Kürt bölgesinin YPG ya da SDG çatısı altında oluşması, PKK ile yıllardır savaşta olan Türkiye için bir ‘şeref meselesi’ olabilir; ama hiçbir şeref meselesi, savaşı haklı çıkarabilecek güce sahip değildir. 

Öte yandan ‘ulusal çıkarlar’ ve çıkarların birbirini kesmesi, savaşların arkasında aranması gereken asıl faktörlerdir. Olmazsa olmazdır. Trump’ın duyurusunun ardından da Türkiye’de siyaset yapan hemen her siyasetçinin ağzından bu çıkarlara dair bir şeyler çıkacaktır. Amma velakin herhangi bir savaşın öncesinde, hem Türkiye’nin çıkarlarını hem de bu çıkarlara ulaşmak adına izlemesi gereken en sağlıklı yolun ne olduğunu iyi anlamak gerek. Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehdit eden sınırında Kürt kimliğini merkeze alan olası bir yeni devlet/otonom bölge kurulması mıdır? Yoksa o bölgenin sağladığı meşruiyet ile Türkiye’de yaşayan Kürtlerin de ayrılıkçı, -daha popüler tabirle- ‘bölücü’ söylemlerin etkisi altına girmesi; dolayısıyla hem sınırların tartışmaya açılma ihtimali hem de terörün tekrardan yükselmesi mi Türkiye’nin ulusal çıkarlarını zedelemektedir? 

Elbette ikinci senaryo ‘çıkarların çatışması’ noktasını işaret eder. Ancak görünen köy kılavuz istemez: Şu an Türkiye’nin eylemlerini ‘çıkarları’ değil, korkuları belirlemektedir; korkulardan devşirilen çıkarlar tartışmanın ortasına yerleşmiştir. Tanımı gereği sınırlarının güvenliğini ve kendi egemenliğini koruma hakkına sahip olan her devlet, ikinci senaryoya karşı eyleme ihtiyaç duyar. Ancak bu noktada da önemli olan hangi eylem planının sağlıklı sonuç vereceğidir. 

Freedman, savaş gibi yıkıcı meselelere korku ya da şeref gibi duygularla yaklaşmanın akılsızca olduğunun ısrarla altını çizer. Nasıl ki hastaların doktorlardan beklediği kanser gibi hastalıklar  karşısında ağlamaları değil, çözüm üretmelidir; politika yapıcıların da duyguların şehvet havuzunda boğulmadan, savaşı en son ihtimal olarak öteye iteleyerek, ötelenen savaşın meşru sayılabilecek sebeplerini yok etmeleri beklenmelidir. Sınırlarının bölücü hareketlenmelerle sorgulanmaya açılmamasını isteyen Türkiye için bunun yolu, ‘bölücü’ fikirleri tamamen anlamsız hâle getirmektir. Bunun yolu da Suriye’de kısa vadeli çözümler aramak ya da Türkiye’yi kendi ‘sonu gelmez savaşı’na sokmak değil; uzun vadeli, köklü değişimlerin yolunu açmaktır. Kimlik siyasetinin antidotu, kimliksel çatışmaları ortadan kaldırmak; kültürel farklılıkları tanımak; özgürlükleri genişletmektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni egemen Türkler, diğer birçok etnik kökenden insan gibi Kürtlerle de beraber ‘ev’leri olarak kabul etmedikçe; o ev çatısı altında tam anlamıyla eşit vatandaşlığı sağlamadıkça; düşünceyi serbest bırakmadıkça, üretilen bütün çözümler, asıl sorunları yarına ertlemekten öteye gidemez. Hastalığı doğru teşhis etmek gerek: Türkiye’nin ve sınır bölgelerimizin yalnızca terör sorunu yoktur; temel sorun, kimlik sorunudur. Bu teşhisi yapmadığımız ve buna göre eylem planları kurgulamadığımız sürece köklü çözümleri de sağlayamayız. 

Bütün bu sebeplerden ötürü meselenin yalnızca savaşa girip girmeme meselesi olmadığını görmemiz lazım. Asıl mesele, on yıllardır çözümünü üretemediğimiz soruna, bugüne kadar verdiğimize benzer yollarla tepki verip, tamamen başka sonuçlar bekleyip beklemeyeceğimizdir. Bu romantik bir savaş karşıtlığı argümanı değildir. Zira, gerektiği takdirde, kaçınılmaz olduğuna dair hiçbir soru işareti kalmadığı zaman savaş, elbette ki her devletin başvurabileceği bir politika uzantısıdır — bugüne kadar hep böyle olmuştur. Ama gereklilikleri ve getirecekleri tartışmaya oldukça açık savaşlar da sorgulanmak zorundadır. Bugün olduğu gibi: “Hayattayken çocuklar… Konuşmak gerek çocuklar… Savaş ne demek? Hiç durur mu, başlarsa?” 

Fotoğraf:  Holly Mindrup

daktilo1984 yazar kadrosu dışında yazarlar tarafından gönderilen yazılar.