Türkiye-AB ilişkileri son haftalarda bir kez daha tanıdık bir döngüyü hatırlattı: Temkinli iyimserlik, ardından ani bir kırılma ve yeniden belirsizlik. Şubat ayında Marta Kos’un Türkiye ziyaretiyle oluşan görece olumlu atmosfer ve Mart ayında “Made in Europe” tartışmaları kapsamında Türkiye’nin de tasarıya dahil edilmesi, özellikle ekonomik ve ticari boyutta kademeli bir yeniden angajmanın işaretlerini veriyordu. Bu gelişmeler, uzun süredir donuk seyreden ilişkilerde küçük ama anlamlı bir hareketlenmeye işaret ediyordu.
Ancak bu olumlu hava, beklenenden çok daha kısa ömürlü oldu.
Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Alman Die Zeit gazetesinin Hamburg’da düzenlenen 80. yıl etkinliğinde Türkiye’yi Rusya ve Çin ile birlikte anarak AB’nin genişleyememesi durumunda bu ülkelerin etki alanına girebileceği uyarısı yapması, Ankara’da ve Türk kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık yarattı.
Açıklamanın tonu ve içeriği yoğun biçimde tartışılırken, yaşanan bu mini kriz diplomatik bir gaf ya da yanlış anlaşılmanın ötesinde değerlendirildi. Avrupa Komisyonu’nun hemen sonrasında yaptığı düzeltme ise durumu netleştirmekten ziyade yeni soru işaretleri doğurdu. Açıklamada Ankara “kilit bir ortak”, “NATO müttefiki” ve “AB adayı” olarak tanımlandı ancak araya sıkıştırılan Batı Balkanlar boyutu, Türkiye’nin yine bir ortaktan ziyade bir rakip olarak görüldüğüne işaret ediyor.
Türkiye’nin bu süreçte üst perdeden resmi bir tepki vermekten imtina etmesi, krizin daha fazla büyümeden kontrol altına alınmak istendiğini gösterdi. Sonunda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Londra’da Chatham House çatısı altında yaptığı değerlendirmede, von der Leyen’in açıklamalarını “talihsiz” olarak nitelendirmesi ve “gerekli iletişim kanalları işletildi, süreci kendi içinde düzelttik” ifadesini kullanması, bu mini krizin kontrollü şekilde kapatılmasını sağladı.
Bu noktada dikkat çekici olan bir başka unsur, AB içinden gelen dengeleyici reflekslerdi. Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Nacho Sánchez Amor ve eski Avrupa Konseyi Başkanı Charles Michel’in daha itidalli ve yapıcı açıklamaları, Brüksel’de tek sesli bir yaklaşım olmadığını bir kez daha gösterdi. AB’nin kurumsal çok katmanlı yapısı dolayısıyla farklı kurum ve aktörler çoğu zaman aynı siyasi frekansta hareket etmiyor.
Aynı günlerde Genişleme Komiseri Marta Kos’un Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi’nde (AFET) yaptığı konuşma ise daha dengeli bir çerçeve sundu. Kos, Türkiye ile ikili ilişkilerde ilerleme alanlarını, Türkiye’nin ticaret ve güvenlik açısından AB için vazgeçilmezliğini, ancak özellikle Kıbrıs meselesinde Ankara’nın da adım atması gerekliliğini vurguladı. Bu yaklaşım, AB’nin Türkiye politikasında giderek daha belirgin hale gelen “şartlı angajman” anlayışını yansıtıyordu: İş birliği alanları açık tutulurken, siyasi başlıklarda ilerleme beklentisi korunuyor. Kıbrıs ise bu şartlılığın en belirgin başlığı olmaya devam ediyor.
Siyasi Kırılganlık ve Sembolik Gerilimler
Ancak haftanın devamındaki gelişmeler, bu kırılgan dengenin ne kadar hızlı aşınabileceğini yeniden gösterdi.
Dönem başkanlığını yürüten Güney Kıbrıs’ta düzenlenen AB Gayri Resmi Liderler Zirvesi, teamüllere uygun bir etkinlik olmasına rağmen sembolik düzeyde önemli mesajlar içeriyordu. Resmi protokol açısından olağan görünse de siyasi sembolizm açısından oldukça yüklüydü. Viktor Orbán hariç tüm AB liderlerinin katıldığı bu buluşma zaten hassas olan atmosferi daha da gerdi. İkinci gün gerçekleştirilen ve Körfez ile bazı Arap ülkelerinin davet edildiği bölgesel zirve ise Türkiye açısından belirgin bir dışlanma algısı yarattı.
Bu çerçevede Mısır, Suriye, Ürdün ve Lübnan’ın liderlerinin yanı sıra Körfez İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri’nin de Lefkoşa’daki AB-Bölgesel Ortaklar zirvesine katılması, Avrupa Birliği’nin komşuluk politikasında Güney ve Doğu Akdeniz hattına daha yoğun bir stratejik ağırlık verdiğini gösterdi. Zirvede AB’nin, “çatışmanın değil çözümün bir parçası olma iddiasındayız” yönündeki yaklaşımı yeniden vurgulandı. Ancak bölgenin başat aktörü Türkiye masada olmaksızın böyle bir çözümün nasıl sağlanacağı belirsizliğini koruyor.
Ankara’nın bu formatın dışında bırakılması, yalnızca teknik bir davet listesi tercihi olarak değil, daha geniş bir jeopolitik mesaj olarak okunabilir. Uluslararası ilişkilerde bu tür fotoğraflar, çoğu zaman resmi açıklamalardan daha kalıcı etkiler üretir ve Türkiye’nin yer almadığı bir bölgesel mimari görüntüsünün altını çizebilir.
Bu algıyı pekiştiren bir diğer unsur ise Güney Kıbrıs Rum liderliğinin sosyal medya üzerinden verdiği sert mesajlar ve Emmanuel Macron ile kurulan güçlü siyasi görseller oldu. Macron’un adaya gönderilmesi planlanan Fransız askeri varlığına ilişkin açıklamaları ve ardından ikinci durağı olan Atina’da yaptığı bazı değerlendirmeler, Türkiye’yle ilgili olarak özellikle Doğu Akdeniz bağlamında geçmiş gerilimleri yeniden gündeme taşıdı. 2020-21 dönemindeki kriz hafızası hâlâ tazeyken, bu tür güvenlik vurguları bölgesel hassasiyetleri yeniden tırmandırma riski taşıyor.
Oysa Türkiye ile Yunanistan arasında son dönemde daha kontrollü ve düşük tansiyonlu bir diyalog süreci yürütülüyordu. Liderler düzeyindeki temasların artması ve iletişim kanallarının açık tutulması, iki ülke ilişkilerinde görece bir normalleşme aralığı yaratmıştı. Hatta bu adımlar, Komisyonun son ülke raporunda da olumlu olarak değerlendirildi. Bu nedenle dış aktörlerden gelen bu gereksiz sert açıklamalar, genel bölgesel denge açısından da soru işaretlerine yol açabilir.
Tüm bu tablo, Türkiye-AB ilişkilerinin neden komplike olduğunu yeniden ortaya koyuyor. Bir yanda ekonomik ve ticari alanlarda güçlü bir karşılıklı bağımlılık söz konusu: Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, yeşil dönüşüm, dijital ekonomi, tedarik zinciri güvenliği, bağlantısallık gündemi gibi başlıklar her iki taraf için de stratejik önem taşıyor. Diğer yanda ise Kıbrıs, Doğu Akdeniz, hukuk devleti ve demokratik standartlar gibi jeopolitik ve siyasi başlıklar, ilişkilerin derinleşmesini sınırlayan yapısal unsurlar olmaya devam ediyor.
Bu ikili yapı, ilişkinin doğasında kalıcı bir gerilim yaratıyor. Ekonomik alanda ilerleme mümkün ve hatta zorunlu hale gelirken, siyasi düzlemde oluşan mesafe bir türlü aşılamıyor. Zaman zaman bir alandaki gelişme diğerini desteklese de, genel eğilim kırılgan ve dalgalı bir tablo ortaya koyuyor. Son haftadaki mini kriz de bu döngünün tipik bir örneği oldu: Sınırlı bir diplomatik gerilim, hızlı bir sembolik büyüme ve ardından kontrolü zorlaşan bir algı yönetimi süreci.
Komplike mi, Toksik mi?
“Toksik” ilişki kavramı, tarafların birbirini beslemek yerine sürekli aşağı çektiği, güvenin aşındığı ve sorunların çözülmek yerine tekrar ettiği bir döngüyü tanımlar. Türkiye-AB hattında böyle bir zemine sürüklenmemek için yalnızca krizleri yönetmek değil, aynı zamanda anlatıyı dönüştürmek de gerekiyor.
Başka bir ifadeyle, “cool” kalmak kıymetli ama yeterli değil. Asıl ihtiyaç, bu sakinliği güçlü bir politika üretimi ve etkili bir iletişim stratejisiyle tamamlayabilmek. Aksi takdirde, zaten komplike olan ilişki dinamiği zamanla daha yıpratıcı bir hâl alabilir.
Bu da daha proaktif bir yaklaşımı zorunlu kılıyor. Özellikle Kıbrıs başta olmak üzere Türkiye’ye dair yerleşik ve çoğu zaman indirgemeci yargılara karşı daha net, daha cesur ve stratejik bir iletişim kurulmadığı sürece, mevcut “komplike ancak yönetilebilir” yapı, çeşitli sınamalar karşısında, kolaylıkla daha zorlayıcı bir ilişki formuna evrilebilir.
Nereye Doğru?
Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye-AB ilişkilerinin temel dinamiği değişmiş değil: Karşılıklı bağımlılık ile siyasi mesafenin aynı anda var olduğu bir yapı. Ekonomik ve ticari alanlarda iş birliği ihtiyacı güçlü şekilde devam ederken, siyasi ve jeopolitik başlıklar ilişkilerin hızını ve derinliğini sınıyor ve sınırlıyor.
Bu çerçevede dikkat çeken bir diğer unsur, AB içindeki görüş ayrışmalarının giderek daha görünür hale gelmesi. Komisyon daha kurumsal ve temkinli bir çizgi izlerken, Avrupa Parlamentosu daha siyasi ve değer odaklı bir söylem üretiyor. Üye devletler ise kendi ulusal önceliklerine göre farklı tonlar geliştiriyor. Bu çok katmanlı yapı, Türkiye açısından hem bir fırsat hem de bir belirsizlik alanı yaratıyor. Çünkü Brüksel’den gelen mesajlar hiçbir zaman tek bir merkezden çıkmıyor ve bu durum algı yönetimini zorlaştırıyor, ancak oyun alanını da genişletiyor.
Bu nedenle kısa vadede köklü bir kırılma ya da ciddi bir sıçrama beklemek gerçekçi değil. Daha olası senaryo, inişli çıkışlı ama kopmayan bir angajman sürecinin devam etmesi. Krizler ortadan kalkmayacak, ancak yönetilebilir düzeyde kaldığı sürece iş birliği alanları açık kalmayı sürdürecek.
Burada belirleyici olan unsur, bu kırılgan dengenin nasıl yönetileceği. Türkiye açısından mevcut sakin ve özgüvenli tutumun stratejik bir vizyon ve güçlü bir anlatıyla desteklenmesi elzem. Aksi takdirde her yeni kriz, bu dengeyi biraz daha aşındırarak ilişkileri daha öngörülemez ve zor bir zemine taşıma riskini barındırıyor.

