Sakaların hükümdarı Tomris, Pers İmparatoru Büyük Kiros’un emperyal heveslerine karşı kendisine özgü bir strateji ile karşı koymaya çalışıyordu. Kiros’un kendisiyle evlenme isteğini de reddetmişti, bir meydan muharebesinde Pers ordusunun karşısına çıkmayı da. Her iki durumun da bir egemenlik kaybı ile sonuçlanacağını biliyordu. Bunun yerine sistemli bir geri çekilme stratejisi uyguladı. Kiros’un ordusunun Saka topraklarına yaptığı her akın karşılarında yanmış tarlaları görmeleriyle son buluyordu. Tomris, uygun şartlar oluşmadan, yani doğru zaman ve doğru mevzi yakalamadan bir savaşa girmeyi reddediyordu. Bu barışa da savaşa da yanaşmayan geri çekilme stratejisi, Kiros’un devasa bir ordu toplayarak Saka topraklarına girmesiyle son buldu. Artık savaş mukadderdi. Ne var ki, savaşın kaderini Kiros’un kurduğu bir tuzak ve Tomris’in askerlerinin ganimet tutkusu ve erken gelen bir zafer sarhoşluğu değiştirdi. Meydan muharebesinden bir gece önce, Kiros’un iki ordunun tam ortasına kurduğu çadırlar Saka askerleri tarafından basıldı ve kendisini çadırdaki ganimetlere kaptıran, sabaha kadar yiyip içip eğlenen askerler Kiros tarafından öldürüldü. Tomris’in ilk taarruzu bundan sonra başladı ve ertesi gün yapılan savaş Sakalar’ın zaferiyle sonuçlandı.

Bu hikâye, İyi Parti Genel Başkanı Akşener’in geçtiğimiz günlerde yaptığı “Ben Cumhurbaşkanı olmak istemiyorum, Başbakan olmak istiyorum” açıklaması hakkında da çok şey söylüyor. Zira, bu açıklamanın çok ses getirdiği malum ancak, bu açıklamaların tam olarak idrak edilemediğini, dolayısıyla Akşener’in beklediği tepkileri henüz alamadığını düşünüyorum. Birçok insan bu açıklamaları bir stratejik geri çekilme olarak okuma yerine Akşener’in cumhurbaşkanlığı yarışından feragat etmesi şeklinde yorumladı. Bütün enerjisini, Millet İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayının kim olacağı sorusuna cevap bulmak için harcayan hükümet medyası için bu rahatlatıcı bir gelişme olabilir. Fakat aynı paradigmaya saplanan, yani seçimleri isimler üzerinden tartışma tuzağına düşen muhalifler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Akşener’in çıkışı, anket sonuçlarından dolayı zaferi çantada keklik gören ve Tomris’in askerleri gibi sahte bir zafer sarhoşluğunun rehavetine kapılan muhalefet aktörleri için bir uyarı niteliği taşıyor. Aslında, başbakanlık makamının telaffuz edilmesi hem seçim öncesi belirlenecek stratejinin hem aday profilinin hem de seçimden sonra yaşanacak dönemin hala muğlak olduğunu, bu konu üzerinde bir mutabakat sağlanmadığını bize söylüyor.

Akşener’in Uyumlu Muhalefet Anlayışı

Erdoğan yönetimini sandıkta mağlup etmek için geniş tabanlı bir muhalefet cephesi oluşturma fikrine pek itiraz eden olmayacaktır. 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde uygulanan strateji başarılı oldu ve AKP için hayati önem taşıyan birçok büyükşehir belediyesi muhalefetin kontrolüne geçti. Popülist ve otoriter bir yönetim altında kutuplaşmış toplumların başvurabileceği en rasyonel muhalefet stratejisinin, bu tip geniş koalisyonlar kurmak olduğu geniş kabul gören bir olgu. Ancak bu kolay değil. Özellikle muhalefetin parçalı olduğu toplumlarda, ideolojik ve kimliksel öncelikler bir araya gelmeyi zorlaştırabiliyor. Bu yüzden, partiler radikal tutumlarından arınmayı, ilkelerinden taviz vermeyen karakterlerini yumuşatmayı, uzlaşma arayışını desteklemeyi ve ister istemez merkeze gelerek siyaset yapmayı tercih ediyorlar. Bu durum, her partinin içinde sorgulamalara sebep oluyor ve merkezde yapılan siyaset ilkelere ihanet olarak algılanıyor. Dolayısıyla muhalefet partileri sadece iktidar ile değil aynı zamanda kendilerini ahlaki olarak yargılayan kendi içlerindeki çatlak seslerle de uğraşmak zorunda kalıyor. Haliyle, kendi iktidarını korumak isteyen hükümet partilerinin de gönlünden geçen muhalefetin ideolojik ve kimliksel önceliklerle hareket eden partilerden oluşması. Tam da böyle davrandığı için bir araya gelemeyen, geniş bir cepheyi de bu yüzden oluşturamayan bir muhalefet iktidara can suyu olabilir.

Türkiye’de muhalefetin başarmaya çalıştığı şey bundan farklı değil. Bugün CHP ve İYİ Parti kendi ideolojik ve kimliksel önceliklerini vurgulamak yerine onları bir araya getiren somut sorunlar üzerinden ve teknik bir tartışma dilini benimseyerek siyaset yapmaya çalışıyor. Onları bir arada tutan şey de bu. Sembollerin, sloganların, romantik hayallerin yerine ülkenin somut problemlerinin kaynağı olarak gördükleri keyfi idare eleştirisinde bulunmak iki partiyi de bir arada tutan yegane zemin. Bu durum muhalefetin diğer partilerini de etkiliyor. Araştırma sonuçlarına göre toplam oyları %5 civarında olan Saadet, Deva ve Gelecek Partileri muhalif ittifakın parçası olmak ve sistemden düşmemek için eleştirilerini olabildiğince teknik ve rasyonel zeminde tutmak zorunda olduklarının farkındalar. Bu partilerin, endişeli muhafazakarlar tartışmasına dört elle sarıldıkları zaman muhalif çevrelerden gördüğü tepkiler henüz daha çok taze. Öte yandan, son genel seçimde %11 oy alan HDP için de aynı mecburiyet geçerli. Parti, Öcalan’ın gündemini uygulamak ile meşru bir Türkiye partisi olmak arasında bocaladıkça geniş muhalif koalisyon içinde kendine yer bulması zor hale geliyor.

Bu durum aslında Akşener’in uyumlu muhalefet anlayışı hakkında da bize önemli bir şey söylüyor. Akşener, muhalefet partilerinin kendi karakterlerini dayattıkları ve ajandalarını öne çıkarttıkları bir atmosferin bu uyumu bozacağı kanaatinde. Bu yüzden sağ siyasetin bir aktörü olmasına rağmen oy kazanamama pahasına kimlik meselelerine pek girmiyor, sol liberal entelektüellerin eleştirilerine maruz kalmayı göze alarak Kürt sorunu konuşmuyor ve milli güvenlik meselelerini hamasete yer bırakmayacak şekilde rasyonel karar verme perspektifinden ele alıyor. Dolayısıyla, diğer muhalefet partilerinden de beklentisi bu yönde. Muhafazakar olan ancak siyaset yapma hattını muhafazakarlık üzerinde çizmeyen bir Saadet, Deva, Gelecek bloku görmeyi arzu ediyor. Kürt meselesinin ise, mevcut siyasi atmosferin sıkışmışlığından faydalanılarak konuşulmasından rahatsız. Bu meseleye dair ne hükümet yazarlarının ne de muhalif sol liberal çevrelerin beklediği çıkışları yapmamasının sebebi bu.

Öte yandan Akşener, üzerinde uzlaşılması gereken ilke konusunda ise çok net. Meşru müzakere zeminlerinin güvende tutulmasını iktidar değişiminden sonra öncelikli hedef olarak belirliyor. Yani, ideolojik ve kimliksel gündemler, güçlü bir parlamentoda, bağımsız bir yargı gözetiminde, çoğulcu bir medya düzeni içinde ve temel hakların anayasal garantilerle korunduğu bir ortamda müzakere edilmelidir. Diğer bir ifadeyle Akşener, bütün muhalefet aktörlerinin ruhunu okşayan sözleri bol keseden vermek yerine bu aktörlere kendi politika önceliklerini güven içinde müzakere edecekleri bir zemin önerisinde bulunuyor. Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem üzerinde bu kadar hassasiyetle durmasının sebebi de bu. Bu stratejinin, muhalefeti uyumlu bir şekilde bir arada tutacağını düşündüğü için, kendisini herhangi bir konuda tutum almaya zorlandığını hissettiği an allerjik bir tepki veriyor.

Bu tepki üzerinde durmamız lazım çünkü mesele cumhurbaşkanı adayının kim olacağı ile yakından ilişkili. Cumhurbaşkanı adayı olmak isteyen isimlerin, Akşener’in önerdiği stratejinin dışına çıkmaları ve meselelerin çözülme yöntemi yerine çözümün içeriğine dair tartışmalara girmeleri adaylık yarışında ismi geçen politikacıların diğer aday adaylarına karşı avantaj elde etme hamleleri olarak okunmaya çok müsait. Yani “dostlarımızla bu idareyi sandıkta mağlup edeceğiz” söylemi, “seçildiğim takdirde X sorununu Y yöntemiyle çözeceğim” iddiasına dönüştüğü anda muhalif cephe içerisinde hareketlilik artıyor. Bu tip çıkışları yapan siyasetçi, bisiklet yarışlarında olduğu gibi, bütün muhalif aktörlerin de temposunu belirleyen bir pozisyonda konumlanıyor. Muhalif liderler bu tempoya ayak uydurmak zorunda kalıyorlar çünkü ona itiraz etmek mevcut muhalif koalisyon içinde bir çatlak yaratmak anlamına geliyor. Akşener’in lügatinde bunun ismi dayatma ve

Erdoğan yönetimini mağlup etmek isteyen muhaliflerin en son ihtiyacı olan şey bu.

Akşener’in geçtiğimiz günlerde cumhurbaşkanı adaylığından feragat etmesi ve kendisini başbakanlık için hazırladığını söylemesi bu rahatsızlığın sonucu olabilir. Akşener, cumhurbaşkanı adayı olma konusundaki isteğinin onun birçok şeyi sineye çekmesini gerektiren bir zafiyet olarak algılandığını ve kendisine yapılan bu tip dayatmaların bu yanlış yorumlamanın sonucu olduğunu düşünüyor olabilir. Boğaç Han hikayesine atıfta bulunursak, boğa belki de dayanma gücünü alnının ortasında duran yumruktan alıyordur ve yumruk çekildiği anda yere düşecektir. Hatta kitabın ortasından konuşmak gerekirse, Akşener muhtemelen cumhurbaşkanı adayı olarak kaldığı müddetçe asla cumhurbaşkanı adayı olamayacağını, bu süreçte maruz kaldığı dayatmalara ses çıkartmadıkça ağırlığının azalacağını düşünüyor. Öte yandan, kendisini korumak için bir tepki göstermesi durumunun ise muhalif ittifakı çatırdatacağını ve neticede ortak cumhurbaşkanı adayı olmasının yine imkansız hale geleceğini biliyor. Bu yüzden, Tomris’in geri çekilişlerini hatırlatan bir hamleyle zaafa dönüşen arzusundan vazgeçiyor. Ancak bu, arzusundan vazgeçtiği anlamına gelmiyor, onun bir zaafa dönüşmesinden hoşlanmıyor.

Seçimden Sonraki Gün

Akşener’in çıkışı aslında muhaliflerin Erdoğan sonrası dönem için hala net bir yol haritası üzerinde uzlaşamadığını da gösterdi. Bu da anket sonuçlarını gören muhalif aktörlerin Tomris’in askerleri gibi yapay bir zafer kazanıp rehavete kapılmalarına çok benziyor açıkçası. Zira Akşener, cumhurbaşkanının sembolik olması gerektiğini ve yürütme erkinin yeniden başbakan tarafından temsil edilmesi gerektiğini söylüyor. Bu üzerinde durulmayacak bir açıklama değil ve konuşulan birçok stratejinin boşa düşmesi demek.

Eğer cumhurbaşkanlığı makamı sembolik olacaksa, bu durumda seçime siyasi iddiası olmayan bir figür ile gitmek gerekecek. Bu durum, Erdoğan gibi agresif bir siyasetçinin karşısına renksiz bir isimle çıkmak anlamına geliyor. Yani Erdoğan halktan devletin ve toplumun her hücresini yönetmek için yetki isterken rakibi aksine yönetmemek ve elde ettiği yetkiyi anında meclise devretmek için oy isteyecek. Daha şimdiden bazı riskler barındırdığı anlaşılan bu stratejinin olumlu sonuç vermesi durumunda ise bizi karmaşık bir senaryo bekliyor.

Millet İttifakı’nın adayının seçimi kazanması durumunda elindeki gücü kullanmaması ve meclise devretmesi bekleniyor. Bunun aksi bir tutum alması halinde ise, Millet İttifakı partilerinin açıkçası tek dayanağı muhalefete düşmüş AKP ve MHP’nin başkanlık ellerinden gidince otomatik olarak parlamenter sisteme geçiş için yapılacak anayasa değişikliğine destek vereceklerini düşünmeleri. Burada haklılar ancak parlamenter sisteme geçtikten sonra o ana kadar sistem içindeki ağırlığı neredeyse sıfıra yakın olan bu partiler yeniden kuvvetli aktörler haline gelecekler. Akşener’in başbakan olma beklentisi, yeni seçilmiş cumhurbaşkanının kendisine hükümet kurma yetkisini vermesi halinde mümkün olabilir. Ancak bunun hiçbir garantisi yok çünkü parlamenter sisteme geçtikten sonra Millet İttifakı partileri kendi siyasi gündemlerine geri döneceklerdir muhtemelen. Yani oyunun yeniden kurulması, ittifakların yeniden düzenlenmesi gerekiyor ki Akşener bu denklemden başbakan olarak çıkabilsin.

Bu seçmen açısından da riskli bir dönemi işaret ediyor. Seçimlerde Erdoğan’a oy vermemek, yaklaşık 1 sene sürecek anayasa değişikliği ve hükümet kurma çalışmaları anlamına geliyor. Yani seçmene kararlı, sorunları çözen bir idare yerine muğlak ve nereye savrulacağı belli olmayan bir gelecek vaat ediliyor. İşin ilginç tarafı, bu tip bir gelecek önerisi, seçmenin seçimlerdeki oy verme davranışını da etkileyebilir.

Diğer seçenek ise, Millet İttifakı adayının, kabinesi ve programı ile birlikte seçimi kazanması ve ülkenin acil çözülmesi gereken sorunlarına yönelik bir acil eylem planı hazırlaması. Bununla birlikte, AKP döneminde partizanlaşan bürokrasiyi ve kangren olmuş kurumları rehabilite etmek gibi bir iş yapmaları da bekleniyor. Bu sembolik bir aday ile başarılacak bir durum değil. Parlamenter sisteme geçiş çalışmaları sürerken, idarenin boşlukta kalmaması ve toplumun beklediği yönetim becerilerini göstermesi geçiş sürecinin tamamlanması için son derece elzem. Dolayısıyla, Akşener’in başbakanlık çıkışı aslında şimdiden sayarsak 3 sene sonrası için koyulmuş bir hedef ve hepimiz biliyoruz ki 3 sene içinde bütün siyasi atmosfer aktörleri ve gündemleriyle baştan aşağı yenilenebilir.

Her iki durumda da Akşener’in çıkışı aslında muhalefet partileri açısından bir uyarı niteliği taşıyor. Her ne kadar ister iktidar ister muhalefet kanadından, Akşener’in adaylıktan çekilmesini rakip sayısının azalması bakımından ele alan ve rahatlayan insanlar olsa da bu açıklamanın işaret ettiği sorun oldukça derin. Bu yüzden, kurulan geniş muhalif cephe yol haritasından saptığı anda işler karmaşıklaşıyor ve seçimleri kazanma şansı da aynı oranda azalıyor. Eğer muhalefet, son dönemde partisinin oylarını büyük ölçüde arttıran ve merkez sağ alanı kaplamayı başaran Akşener’i oyunda tutmak ve onun siyasi enerjisinden faydalanmak istiyorsa, Akşener’in açıklamalarının kişilerin siyasi kariyerine yansımalarından çok bu açıklamanın sebepleri ve sonuçları üzerine düşünmeli.