I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında Wilson yönetimindeki Amerika’da Dışişleri Bakanı William Bryan yönetimi protesto amaçlı istifa eder. William Bryan’ın protesto istifasının nedeni barut yapımında yüksek maliyeti ve riskleri nedeniyle Şili’den ithal edilen nitratın kullanımına karşı çıkmasıdır. Nitrat aynı zamanda tarımda kullanılan kimyasal gübrelerin üretiminde de kullanılıyordur ve ona göre nitrat tarımsal üretimde kullanılmalıdır. İstifasının devamında 1916 yılında Ulusal Savunma Yasası çıkarılır ve Alabama’da yapay nitrat üretim alanı belirlenir. Fakat tartışma şu ki, nitrat savaş harcamalarında mı yoksa tüketim ürünlerinin üretilmesinde mi kullanılmalıdır? Nitratla silah mı yoksa tereyağı mı üretilmelidir? Bahsi geçen Ulusal Savunma Yasası’na göre ise Başkan nitratın savaş zamanı silah üretiminde, barış zamanı ise gübre üretiminde kullanılmasına karar verir. Zamanla bu durum literatüre “guns vs butter” (silahlara karşı tereyağı) ikilemi olarak geçer.

Guns vs butter tartışması devamında ünlü Nazi Herman Goering tarafından devam ettirildi. Herman Goering verdiği bir demeçte “silahlar bizi güçlü kılar; tereyağı ise bizi şişmanlatır” diyerek tercihini silahtan yana kullanırken, aynı yıl Joseph Gobbels “Tereyağsız yapabiliriz, ama tüm barış sevgimize rağmen, silahsız olmaz. Tereyağıyla ateş edilemez ama silahla edilir” der (1). Tabii o dönem Nazi Almanya’sında büyümenin yarısı silah üretiminden geliyordu. Ama Almanlar aynı zamanda daha az süt, et ve yumurta tüketiyordu. 1960’lara gelindiğinde ise ABD’de Başkan Lyndon Johnson hayal ettiği yoksulluğu azaltacak Büyük Toplum programındansa kamu harcamalarının Vietnam’daki askeri harcamalarda kullanılmasını istemişti ve “guns vs butter” tartışması tekrar gündem olmuştu. “Bu savaş kaltağı, gerçekten sevdiğim hanımefendiyi, Büyük Toplumu, öldürdü ” diyordu Başkan Johnson (2). Tercihin sonucu ise 1970’lerde gelen yüksek kamu açıkları ve devamında enflasyon ve durgunluk oldu. Margaret Thatcher ise 1976 yılındaki bir konuşmasında “Sovyetler tereyağının üzerine silah koydu, ama biz neredeyse her şeyi silahların üzerine koyuyoruz.” demişti (3). Kısacası guns vs butter tartışması yüz yıldan fazla süredir kalkınma tartışmalarının temelini oluşturmakta. İktisat derslerinde üretim olanakları eğrisi (production possibility frontier) üzerinden de gösterilen bu silahlara karşı tereyağı örneğinde kısaca elinizdeki kaynakların nerede kullanacağının optimizasyonuna karar verirsiniz, zira elinizdeki kaynaklar sınırlıdır. Tıpkı nitrat örneğinde olduğu gibi elinizdeki nitratın belirli bir kısmını silah üretiminde kullandığınızda tereyağı üretimi için kullanabileceğiniz nitrat azalacaktır ve dolayısıyla silah üretimini arttırdığınızda tereyağı üretimi azalacaktır.

Türkiye: Silah mı Tereyağı mı?

Ağustos ayının son günlerini meşgul eden en önemli tartışmalardan birisi Milli Eğitim Bakanı’nın yaptığı “Eğitimde asıl yük öğretmen maaşı ile ilgilidir. Öğretmen maaşlarından dolayı yatırıma fırsat kalmıyor” sözleriydi (4). Maaşlardan dolayı yatırıma fazla kaynak kalmadığı sözlerinin kısmen doğru olduğunu düşünüyorum. Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu verilerine bakarsak 2020 yılı için Millî Eğitim Bakanlığı kullanımına ayrılan 125,4 milyar TL’lik bütçenin 91,4 Milyar TL’si (toplam MEB bütçesinin %73’ü) personel harcamalarına, 14,3 milyar TL’si (toplam MEB bütçesinin %11’i) ise sosyal güvenlik harcamalarına olmak üzere %84’ü personel ile ilgili harcamalara gitmektedir. Haliyle de eğitim yatırımı için kaynak kalmamaktadır. Fakat, buradan çıkarabileceğimiz sonuç, öğretmenlere yüksek bir ücret verildiği ya da olması gerekenden çok daha fazla öğretmenin kamuda istihdam edilmesi durumu değil. Bu çıkarımlardansa silah ya da tereyağı tartışmasındaki gibi kaynakları harcama tercihinde Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan kaynakların yetersiz olduğu şeklinde.  Yine veriler üzerinden gidecek olursak Millî Eğitim Bakanlığı’nın merkezi bütçeden aldığı pay son birkaç yıldır düşmekte. Ak Parti ilk yıllarına göre bütçeden alınan pay ilerlese de hala düşük. 2016 yılında MEB’e %15,3 oranında genel bütçeden pay ayrılırken 2020 yılı bütçesinde bu oran %11,6’ya düşmüş durumda. Bu başlı başına bir sıkıntı. Bu bakanlık en kritik yatırımların yapılacağı bakanlık olmakla birlikte giderlerinin çoğu personel gideriyken Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan pay düşüyor. Eğitim harcamasını kısmamızı gerektirecek daha önemli ne harcama yapıyor olabiliriz diye sorgulamamız gerek. Demek ki kaynakların eğitim yerine başka yerlerde kullanılması benimsenmiş.

Buradaki düşüşten sonra başka bir açıdan daha bakmamız da mümkün. O da kamu eğitim harcamalarının ülke gelirine oranına bakmak zira Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında yer alan nitelikli eğitim hedefine ulaşmak için, eğitim bütçelerinin GSYH’a oranının %4-6 aralığında olması gerektiği belirtiliyor. Dünya bu göstergeye bakıyorsa bizim de bu göstergeye bakmamız sanırım daha doğru olacaktır. Türkiye’de kamunun eğitim harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranı 2019 yılı için %2,6. Dünya Bankası verileriyle karşılaştırdığımızda bu oran kalkınmaya çalışan ülkeler içerisinde Türkiye’yi oldukça geriye atmış durumda. Sierra Leone, Kosta Rika ve Bhutan gibi ülkeler %7 civarında bir oranı eğitime harcayarak kalkınmaya çalışan ülkelerde başı çekerken Türkiye sonlarda yer alıyor. Aşağıdaki Grafik 1’de ise 2006 yılından beri kamu eğitim harcamasının milli gelire oranı sunulmuştur. Birleşmiş Milletler’in öngördüğü hedefin üst bandını temsil eden %6’ya ulaşamadığımız gibi %4’ü temsil eden alt kırmızı çizgiye dahi hiç ulaşamamışız.

Grafik 1: Kamu eğitim harcamasının GSYH’a oranı

Konu silahlara karşı tereyağı madem, Dünya Bankası’nın yayınladığı askeri harcamalar ile ilgili istatistiklere de bakalım. Aşağıdaki Grafik 2’de Dünya Bankasının yayınladığı Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü verileri bulunmakta. Tablodan görüleceği üzere Türkiye 2015 yılında askeri harcamalarını GSYH’ın %1,85’ine düşürmüşken, 2019 sonu itibariyle bu oran %2,7 çıkmış durumda (askeri harcamaların payı kabaca %45 oranında artmış demektir). Aynı araştırmaya göre Türkiye askeri harcamalar sıralamasında önlerde ve dünyada 16. sırada. Bu %2,7 oranı aynı zamanda 2004’teki askeri harcama seviyesine dönmüş olduğumuz anlamına da geliyor. Ya da tablo bize “guns vs butter” tartışmasında “guns” kısmının son yıllarda ağırlığının arttığını gösteriyor. Bu bir tercihtir ama yukarıda bahsedildiği gibi guns kısmını tercih ettiğinizde o kaynakların kalkınmada kullanılmasından feragat etmiş oluyorsunuz. Hem de bu politika eğitim harcamalarının GSYH’a oranının halihazırda oldukça düşük olduğu bir ülkede uygulanıyor. Olayı daha çarpıcı hale getirirsek hiç kullanılmayan kullanacağı da son derece şüpheli bir S-400 sistemine 2,5 milyar dolar ödemenin kabul edildiği ülkede geleceğe dair endişe yaratan bir tercih bu. Kaynaklarımızı tereyağı üretmek yerine güvenlik harcamalarında kullanıyoruz.

Grafik 2. Askeri Harcamaların Milli Gelire Oranı

Kaynaklarımızı nerelere harcadığımıza dair çarpıcı başka bir örneğe bakabiliriz. Aşağıdaki Grafik 3’te T.C. Strateji ve Bütçe Başkanlığı Kurumu’nun internet sayfasından elde ettiğim kamu çalışanı sayısının seyri bulunmakta. Kamu çalışanı sayısı 2007 yılı sonunda 2 milyon 925 bin iken ilerleyen yıllarda yavaş bir artış eğiliminde. 2017 yılına kadar yıllık %1–4 arasında kamu çalışan sayısı artarken 2018 yılında işler birden değişiyor. Grafik 3’teki trend kırılımından da görüleceği üzere 2017 yılı sonunda 3 milyon 603 bin olan kamu çalışan sayısı 2018 yılı sonunda 4 milyon 352 bine çıkmış ki, bu %20,8’lik bir artış demektir. Açıklamakta zorlandığım, anlamlandıramadığım olağanüstü bir artış, bilemiyorum belki de başkanlık bir düzeltme yaptı. 2019 yılında ise kamu çalışan sayısı %6,7‘lik bir oranda artmış ki bu da oldukça yüksek bir artış oranı. 2017 yılı sonundan 2019 yılı sonuna 1 milyon 41 binlik bir istihdam artışı görülüyor. Aynı dönemde Millî Eğitim Bakanlığı faaliyet raporlarına göre 2018 yılı için sözleşmeli olarak öğretmen atama sayısı 25 bin iken, 2019 yılı için 40 bin 222 sözleşmeli atanmış. Bu atama sayıları önceki yıllarda yapılan atamalardan da yüksek değil ve hatta çoğu yıla göre düşük. Dolayısıyla bu istatistikler de bize gösteriyor ki hızlı bir kamu çalışan sayısı artışı görülüp kamu bütçesi buralara harcanmışken, Millî Eğitim Bakanlığı ne kamu personeli ne de eğitim yatırımı açısından yeterli kaynak kullanımını gerçekleştirememiştir.

Grafik 3. Kamu Çalışan Sayısı

Kamu çalışanı sayısı oranını Türkiye’yi OECD ülkeleriyle karşılaştırırsak oranın aslında yüksek değil hatta birçok ülkeden düşük olduğunu görürüz. Aşağıda Grafik 4’te OECD’nin Government at a Glance 2019 adlı karşılaştırmalı kamu aktiviteleri raporundan ekran görüntüsü alma yöntemiyle buraya ekleyebildiğim bir karşılaştırma var. Tabloda kamu istihdamının toplam istihdama oranı gösterilmiş bulunmakta ve görüleceği üzere Türkiye OECD ortalamasının altında bir yerde. Fakat, özellikle son iki yıldaki görünüme bakacak olursak anormal bir kamu istihdam artışı var. Türkiye’deki ekonomik güven sıkıntısıyla birlikte özel sektör istihdam yaratamazken kamu istihdamı üstlenmiş gözüküyor. Anormal artış hızına ve zamanlamasına bakıldığında buradaki istihdam politikasının hizmet ve verimlilik motivasyonundan bağımsız bir istihdam politikası olduğu bariz gözüküyor. Bu istihdam politikası da ekonomik refahı arttırmamakla birlikte uzun dönemde hem refahı olumsuz etkileyecek, hem de içinden geçtiğimiz krizde kamunun tasarruf yapma esnekliğini de yok edecektir. Konu özelinde ise eldeki kaynakların kalkınma amaçlı eğitim yatırımlarına değil, verimsizliği yüksek başka yerlerde kullanıldığı anlamına gelmektedir. O nedenledir ki, Milli Eğitim Bakanı bu ülkede eğitim yatırımlarına kaynak kalmadığını personel giderlerini öne sürerek itiraf etmektedir.

Grafik 4. Kamu İstihdamının Toplam İstihdama Oranı

Kaynak: OCED

Sonuç

Elinizdeki ekonomik kaynakları nasıl kullanacağınız bir tercihtir. Sınırlı kaynakların bu tercihiyle alternatiflerden vazgeçmiş olursunuz. Ekonominin temel prensiplerinden de biridir bu, insanlar ve hükümetler tercihler yapmak durumunda kalır. Bu yapılan tercihler de gelecekteki ekonomik refahı belirler. Türkiye, görüleceği üzere kaynaklarını eğitime değil, bilinçli bir tercihle güvenlik gibi başka alanlara aktarmaktadır. Bu alanların ekonomik kalkınmaya katkısı oldukça düşük ve gelecekte refahımızı arttırmaya yönelik alanlar olmaktan uzak.  2000’li yılların başında Bush döneminde de Milli Güvenlik harcamaları ön plana çıkarıldığında Bill Clinton’ın eski danışmanı Prof. Laura D. Tyson bir yazısında “Silahlara karşı tereyağı temel ekonominin konusudur: Kaynaklarının çoğunu savunma ve güvenliğe harcamayı seçen bir toplum; eğitim, sağlık, emeklilik güvenliği, üretken yatırım ve tüketim gibi şeyler için daha az kullanılabilirliğe sahip olacaktır.” demiştir ve nitekim Türkiye’de de öyle oluyor. Bitirirken, son yıllarda dünyada tereyağına olan talebin oldukça arttığını eklemek isterim. 2016 yılından 2020 yılına Avrupa’da tereyağı fiyatları iki katına çıkmış durumda.  Bunun nedeni ise tereyağı talebindeki artış, çünkü bulgular tereyağının sağlıklı olduğunu gösteriyor. Bu artan talep doğrultusunda dünyada tereyağı ihracatı artıyor ve en çok tereyağı ihraç eden ülkelerden birisi de Belarus (5). Üstelik Belarus ihracatın %77’sini Rusya’ya yapıyor (6). Umarım Belarus önümüzdeki dönemde dünyaya ve özellikle Rusya’ya daha çok tereyağı ihraç eder.

Fotoğraf: Sorin Gheorghita


REFERANSLAR

(1) https://www.printmag.com/post/guns-or-butter-war-posters

(2)https://www.nytimes.com/2001/12/30/weekinreview/the-nation-guns-and-butter-government-can-run-more-than-a-war.html

(3) https://www.margaretthatcher.org/document/102939

(4) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bakan-selcuk-ogretmen-maaslarinin-yuk-oldugunu-iddia-etti-1762030

(5)https://www.newfoodmagazine.com/news/92848/european-butter-prices-vulnerable-but-anticipated-to-rise/

(6) http://www.worldstopexports.com/butter-exports-by-country/