Genelde tarihçilerle, bir şeyler öğrenmek, yakınlık kurmak amaçlı sohbet açıldığında bir şekilde tarihçinin kronolojik bilgi vermesinin beklendiği ve tarihçiliğinin kronoloji hakimiyetiyle tanımlandığı anlaşılır. Tarihçi savaş tarihlerinin, anlaşma maddelerinin, hükümdarların tahta geçiş ve ölüm yıllarının eksiksiz hafızlığıyla tanımlı olmalıdır. Tarihle en son lisede şablon içinde sunulan bir içerikle muhatap olmuş insanların daha farklı bir kavrayışa sahip olmalarını beklemenin çok da gerçekliği yoktur. Ancak amatör heveskarların, yaptıkları onca okumaya rağmen, tarihin en temel kavram, metodolojisi ve paradigmalarıyla ilintisizliğin kendisi bir sorun oluşturmasa dahi sosyal bilimlerin ne olduğuna dair genel bir kavrayış yoksunluğunun en eğitimli, donanımlı mühendislerin ve doğa bilimcilerin toplumsala dair görüşlerini ciddi anlamda sakatlaması o kadar da mazur görülebilir, geçiştirilebilir değildir yüklediği ulusal maliyet dolayısıyla.

Doğa bilimcilerinin sosyal bilimleri “sayısalcı” özgüveniyle alaya almaları bilindik bir durumdur. En basitinden lise sonda ancak kafası basmayanlar, matematikten kaçmak isteyenler kulübüdür “sözelciler”. Bu karikatürleştirmeyse de aslında daha derin bir yarılmanın ve ikiliğin popüler bir dışavurumudur. Altmış yıl önce Cambridge Üniversitesi’nde fizikçiliğinin yanı sıra romancı C. P. Snow doğa bilimcileriyle sosyal bilimciler arasındaki karşılıklı mesafe ve kopukluğu sonradan kitap olarak basılacak meşhur İki Kültür konferansında ele almıştı. Üstelik o günden bugüne akademinin iyiden iyiye uzmanlaşması, kompartmanlaşması ve sosyal bilimlerin küresel 1968’le beraber deneyimlediği paradigmatik kırılmayla bu kopukluk ve iletişimsizlik çok daha derinleşti.

O zamanlardan beri hem sosyal bilimcilerin hem doğa bilimcilerin komşu binalarda, hatta bazen aynı binalarda çalıştığı üniversiteler bu kopukluğu ve iletişimsizliği aşacak çabalar gösteriyor. Buna rağmen iki tarafı kaynaştıracak ortak bir dil yaratmak pek başarılamıyor. Ancak bu kopukluk ve uzlaşmazlık Türkiye’de Batılı örneklere göre çok daha keskindir. İki tarafın konuştuğu dil ve frekansın uyuşmazlığı Türkiye’de çok daha derin ve yapısaldır. Bu durum iki kültürün epistemolojik kopukluğu ve frekans uyuşmazlığı kadar Türkiye’nin kendi tarihselliği ve kültürelliğinden de türeyen ideolojik ve düşünsel bir arkaplandan kaynaklanmaktadır. Türkiye’de belli tarihsel korkulara karşı endişe ve teyakkuz halinde sarılınmış devletçi-milliyetçi hal-tavrın bir norm, hakikat olarak benimsenmesi ve bu hal-tavrın sosyal bilim okuryazarlığını boğması bu kopukluğun esaslı bir nedendir. Bu sebeple sosyal bilim kavramları ve çerçeveleri amatör heveskarların çocukluktan itibaren satın aldıkları ve bir bilimsel hakikatmişçesine benimsedikleri değer yargılarıyla uyuşamadığından kamuoyunda serbest ve sağlıklı bir şekilde konuşulamaz. Akademik dünya ile popüler kamuoyu arasında aracılık yapması beklenen popüler entelektüellerin de bu ortamda benzer bir donanımdan ve farkındalıktan yoksunluğu bu kanaat teknisyenlerinin biçilmiş otoritelerini daha arızalı kılar. Zira Türkiye’de bu iki evren arsında bağı kurması beklenen entelektüel aracılar değil ideolojik aracılar vardır. Misyonları tarihi ve sosyal bilimleri belli ideolojik kılıflara ve siyasi önceliklere yamamak ve çarpıtmaktır.

Bu durum beyaz yakalılar kadar Batı’nın en seçkin üniversitelerinde doktoralarını tamamlamış, kendi uzmanlık alanında derinleşmiş, uluslararası akademiye entegre ve Türkiye’deki akademik kaliteyi temsil eden doğa bilimcileri ve mühendisler için de geçerlidir. Oktay Sinanoğlu örneği bir tavrın karikatür örneğini sunarken aslında sosyal bilimsizliğin (diyelim yaşam bilimlerine dair tam bir cehalet içindeki sosyolog ya da en temel fizik nosyonlardan bihaber tarihçi gibi) sadece bir genel kültür eksikliğine değil, toplumsal süreçlere dair okuryazarlık yoksunluğuna yol açmasıyla siyasal idraksizliğe ve kavrayış eksikliğine neden olduğunu da yalın şekilde ortaya serer. Belli kavramları fetişleştiren, belli sosyal süreçlerin tarihsel olarak inşa edildiğini, sosyal süreçlerin ve ilişkilerin devingen olduğunu kavrayamayan bir bakış açısı siyaseten de arkaik ve sıhhatsiz kaldığı gibi siyaseten de kendi dışına kapalı bir fanusa hapsolur. Daha da ironik olan, tam da bu marjinalleştirmenin aktörleri tarafından sosyal bilimler camiası liberal/liberal sol/kültürel Marksist vs. fanteziler dünyasına gömülmüş halde fildişi kulede sıkışmışlıkla itham edilir.

Sosyal bilimler en temel olarak bir kavramlaştırmayı gerektirir. Önce kavramları, kavramların sınırlarını ve çerçevelerini tanımlar. Yani sosyal bilimler, dışarıdan insanların düşündüğünün aksine, toplum ilişkilerinin, toplumsal düzenin, ekonomik hayatın ve ilişkilerin, tarihsel sürecin, olan bitenin “yorumsuz ve tarafsız” şekilde perdeye yansıtılan safi halini sunamaz. Zira en basitinden, tarih ya da sosyal düzen bir sinema filmi olsaydı ancak bir kameraya sığan kısmının göründüğü, sığmayanların keyfi olarak dışarıda bırakılarak gözlerden ırak tutulduğu bir sinema filmini, yani gerçekliği değil bir yönetmenin kurgusunu sunabilirdi ancak. Hiç bir insan zihni de zaten tüm olan biteni görecek (ve matematiksel olarak modelleyecek) bir tanrısal göze sahip olamayacağı gibi olsaydı dahi kendi başına olan bitenin “sansürsüz ve kesintisiz” görüntüsü hala olan biteni açıklayamayacaktır. Sosyal bilimler aslında ilişkilerin ve etkileşimlerin haritalandırılmasıdır. Bu ise kuyumcu hassasiyetinde sonuçlar vermese de bir metodoloji gerektirir. Genelde amatör hevesliler televizyonlarda bu tür allame-i cihanlık resitallerinden etkilense de, sosyal bilimcilik bir malumatfuruş gözlemcinin zekice tespitlerinin toplamı değildir. Sosyal olanın açıklanması için bir takım soyutlamalar, kategorizasyonlar ve kavramsallaştırmalar kaçınılmaz olacaktır. Ardından ise bunların test edilip yanlışlanması ya da kalibre edilmesi için metodolojik araçlar kullanılacaktır. Elbette varılan sonuçlar tartışmaya açık kalacak ve güncellenme ihtiyaçları baki kalacaktır.

Sosyal bilimler en basit olarak kompleks, iç içe geçmiş ve çok boyutlu sosyal ilişkileri çerçevelendirerek anlamlandırır. Aynı akademik dili konuşan sosyal bilimciler kendi kapalı epistemik evrenlerinde anlaşırlar. Akademik tartışma bu dilin kendisine dair değil bu dilin üzerinden varılan bulgulara ve söz konusu bulguların ikna ediciliğine dairdir. Ancak bu dil ve konsensüs bu epistemik cemaatinin dışı için ulaşılmazdır, kopuktur. Sosyal bilimler fanusunun kendi dışarısıyla nasıl bir ortak dil olmasa dahi anlaşılabilir (intelligeble) bir dil tutturulabileceği meselesi Türkiye gibi bir ülkede daha yakıcı bir mesele olarak ortada durmaktadır. Bu durum sosyal bilimcileri popüler entelektüel kültürden koparttı ve kendi dış evrenleriyle temasta iki birayla bir bar sohbeti yapamayacakları bir fildişi kuleye hapsetti.

Türkiye gibi, milliyetçi ve hamasi bir kültürel dünyanın hakim olduğu bir ortamda, bir çok kavram siyasi, ideolojik anlam yükleriyle dolu olduğu gibi bu anlamlar tartışmaya dahi kapalıdır. Bu anlamda Türkiye’de bir “entelektüel kamuoyu” ya da “entelektüel kamusal alan” yoktur. Bundan kastedilen ise sosyal bilimlere dair meselelerin paydaşlar tarafından açık, eleştirel, dürüst ve şeffaf şekilde tartışabildiği kamusal mecra ve platformların yokluğudur. Sosyal bilimcilerin kendi dış evrenleriyle iletişim kopukluğu ve ortak dil yokluğu en çok da hegemonik devletçi-milliyetçi evrenin sert çekirdeğine ve bu filtrelerden geçmiş siyasetin alanına tosladığında patlak verir. Bu “dış evren” devlet, millet gibi kavramları tarihsel kategoriler olarak kavramsallaştırmadan olgular olarak varsaymakta, sosyal bilimlere dair okur yazarlığın yoksunluğu da eleştirelliğin kamusal alanda boğulabilmesinin önünü açmaktadır. Eleştirel kamusal alanın yokluğunda Türkiye ve Osmanlı tarihine dair temenniler ve iman edilmiş inançlar, devlet, millet gibi kavramlardan öte, çocuksu bir saflıkla bir “ulusal simulakrum”a tehdit algılamadan kendilerini sürdürebilir.

Amatör heveskarlar bu ortamda, yukarıda bahsedildiği üzere, allame-i cihan gösterilerinden hoşlandığı gibi sosyal bilimleri herhangi bir farkındalıktan yoksun şekilde yorumlar. Bu durum aynı zamanda kendi ön kabulleri ve kültürel evrenleriyle cebelleşmemelerini mümkün kılar. Bir taraftan entelektüel yetkinlik iddialarını tatmin eder, bir taraftan onları hala çocuk tutar. Türkiye’de bir başka derin bir yara da yarı-cahil kamusal entelektüellerin sosyal bilimlerin Türkiye’de hakim ve bilimsel otoritelerine karşı, haddini bilmez şekilde kendi lise müfredatından edindikleri bir takım değerleri hakikat varsayarak fetva verebilmesidir. Zira Türkiye’de amatör heveskarları bilimsel otoritelerden çekinmeye ve haddini bilmeye yöneltecek bir kurumsal düzen yoktur. Yukarıda bahsedilen sağlıklı kamusal entelektüel alan ancak bu tür bir akademik kurumsallığın üzerinden oluşabilir. Üniversitelerin kurumsal bir kimliğe sahip olmadığı, bireysel değil ancak kurumsal olarak inşa edilebilecek akademik ahlakın, akademik kaygı ve değerlerin var olmadığı, daha doğrusu var olabileceği bir zemin olmadığı bir ortamda bu çoraklık kaçınılmazdır. Ülkede saygınlığını ve dolayısıyla akademik itibarını akademik üretiminden, emeğinden ve alın terinden alan bilimsel otoritelere, yani kurumsallaşmış akademiye, bu sebeple çok ihtiyaç duyuyoruz ve yokluğunda da bedelini toplum ve ülke olarak ağır bir şekilde, sadece entelektüel anlamda değil ahlaki anlamda da çoraklaşarak ve haksızlıklara karşı duyarsızlaşarak ödüyoruz. Son olarak, bir ülkede entelektüel kamuoyu yaratmak, gözetmek ve geliştirmek sadece entelektüel bir faaliyet değildir, aynı zamanda ahlaki olandır.

Fotoğraf: Akram Shehadi