Sosyalizm klasik döneminde aklın vücuda gelişiydi. Öyle ki tarihsel aklın imbiğinden geçmiş bir birikimi ortaya koymaktaydı. Ancak daha soğukkanlı bakıldığından sosyalizmin asıl kitlesel cazibesi akliyeti değil sunduğu tutku, adanmışlıktı. Nitekim komünist hareketin en klasik ama bir o kadar da sert tarihini yazarken Fransız eski-komünist François Furet komünizmi her şeyden önce bir tutku olarak ele alır. Siyasette tutku aslında klasik siyaset düşünürlerinin ihmal edegeldiği bir boyuttur.

Siyaset, Aristotle’dan beri esas olarak bir kamusallık paylaşan bireylerin ortak bir karar ve uzlaşı gerektiren meseleleri müzakere etme zemini olarak tanımlanagelir. Mahrem alana dair tasarruflar bireysel otonominin, hak ve özgürlüklerin alanıyken ortak alana dair meseleler mecburen müzakere ve uzlaşma gerektirir. İlk alana dair hepimiz birer bireyken ikinci alanda vatandaşızdır. Sol ve sağ, aynı şekilde liberalizm, sosyalizm, muhafazakarlık vs. de aslında bu alanın düzenlenmesine dair şablon reçetelerdir. Ancak siyasete dair bu tanımlar teknik olduğu kadar reel siyaseti açıklamaktan uzak kalmaktadır. Çünkü Aristotle’ın, Locke’un, Rousseau’nun, daha güncel zamanlarda Rawls’un, Sandel’in vatandaşlarının aksine etli kanlı vatandaşlar bir kamusal alanda bu esaslar çerçevesinde hareket eden bireyler değildir. Akıllarından çok duygularıyla varolurlar. Bekledikleri duygularının ve değerler silsilelerinin tatminidir. Bu beklenti de aslında o kadar irrasyonel olmayabilir. Çünkü insanlar sadece “ekmekle yaşamazlar”. Tatminleri ve doyurmaya çalıştıkları manevi ihtiyaçları tokluk ve servetten öte, hatta önceliklidir. Bu sebeple bu bireysel arayışları siyasete teşmil etmek insan doğasını dikkate almaktan ibaret olabilir. Kimlik siyaseti tam da geleneksel ideolojilerin kamusal alanı düzenleme reçetelerinin etkinliklerinin söndüğü bir ortamda siyasetin merkezine geldi ve belki de bildiğimiz siyasetin zeminini göçertti.

Bu taarruz bir taraftan sosyalist siyaseti ortadan yardı. 1968 sonrası sol/sosyalist siyaset giderek kimlik siyasetlerinin taşıyıcısı haline geldi. Eski kolektif yapılarla örgütlü sol alışılageldik zeminini kaybetti. Sağda ise Fukuyama’nın tarihin ve ideolojilerin sonunu ilan edişinden ve teknokrasinin zaferini kutlayışından on yirmi yıl sonra popülizmin yükselişine şahit olundu. Fukuyama aslında haklıydı. İdeolojiler büyük bir çöküntüye girmişti. Popülizm zaten tam da ideolojilerin reddiydi ve ideolojik çöküntünün üzerinde yükseldi. Popülizm aklın karşısına safi duyguyu öneriyordu. Popülizmin güçlü bir anti-entelektüalizme dayanması da buradan kaynaklanıyordu. Zira fikirler değil duygulardı insanların aradığı. Öfke, umut, bağlanma, ahlak, güvende olma hissi, hakkaniyet.

Popülizm hem olgun Batı demokrasilerinde, hem de kırılgan Güney demokrasilerinde önlenemez bir kitlesel cazibe sundu ve iktidara taşındı. Filipinler’den Brezilya’ya, Macaristan’dan Hindistan’a aynı duygusal yükten beslenen siyasi hareketler yükselirken ABD’de Trump’ın başkanlığı (beş ay önceki Brexit referandumuyla beraber) bu sürecin gelip dayandığı noktanın boyutunu ortaya serdi. Popülizm 2010’larla beraber akademisyenlerin de radarına girdi. Daha önce farklı konjonktür ve coğrafyalarda farklı kullanımlarında farklı anlamlara gelen popülizm güncel bir içerikle yeniden bir genel geçer tabir olarak akademik ve yarı-entelektüel tartışmaların odağına oturdu.

Popülizm içeriğinin güncelliğine karşın yine de bildik sağın dağarcığından, duygu ve anlam dünyasından besleniyordu. Pekala sağın yeni bir sürümüydü. Bu sebeple elbette giderek kendini daha savunmada hisseden sol için öncelikle sağ bir tehditti. Ancak aynı süreçte “eski sağ” da benzer bir hissiyata garkoldu. ABD’de eski Cumhuriyetçi Parti eliti Trump’ın kendi partilerini ellerinin altında almasına benzer bir çaresizlik hissiyatıyla tepki gösterdi. Eski başkanlar dahil bir çok Cumhuriyetçi Parti kanaat önderi Trump’a oy vermeyeceklerini ilan etti. Paralel şekilde Türkiye’de de “merkez sağ” kıymete bindi. Bir nostalji öğesi olarak merkez sağ ve aktörleri kıymete bindi.  

Duygular her zaman siyasetin ta içindeydi. Sağ siyaset her zaman vatan, millet, din, aile, ahlak gibi değerleri kutsallaştırması üzerinden kendini var ederken sol da benzer bir mistifikasyondan, mesihçi kurtuluşçuluktan besleniyordu. Ancak popülizm çağındaki bu yeni duygusal yük sağ ve solun ideolojik temellerini çökertti. Zira daha önce bu duygusal yük ideolojik omurgalara takviyeyken ideolojik zeminin kayışının ardından manipüle edilen duygular siyasi ikballere kolayca meze edilebiliyor, ortada koca bir hiç-siyaset kalıyordu.

Sağın duyguların mobilizasyonuna dayanan bu yükselişi solda benzer bir etki yarattı. ABD’de Cumhuriyetçi Parti’de sağ kanat yükselirken Demokrat Parti’de de bu süreç sol kanadın yükselişini tetikledi. Öyle ki Demokrat Parti’nin müesses nizamının dayattığı aday Hillary Clinton’a karşı hiç şans tanınmayan açıkça sosyalist Bernie Sanders, 2016 seçimleri öncesi Clinton’ı beklenmedik şekilde çok zorladı. Kongre’de de başta Ocasio-Cortez olmak üzere ilk kez seçilen sol üyeler yüksek bir görünürlük ve popülarite sağladılar. Buna göre sağın ilacı soldu. Benzer şekilde İngiltere’de de “Yeni İşçi Partisi”nin (New Labour) on beş yıllık yıpranmışlığı aynı istikamete yönelimi tetikledi. Zira iktidara geldiği 1997’de büyük bir değişim rüzgarını arkasına almış New Labour, Blair’in şahsında da vücut bulan hipliğini Irak Savaşı’nda Bush’un yanında yer alması, siyasal kıvırtmaları ve oportünizmiyle eritmişti. Ancak New Labour’ın bir başka esaslı sorunu partinin kişiliksizleşmesi, tavırsızlaşması, ideolojiden yoksunlaşması olmuştu. Yüz yıllık bir hikayesi olan, büyük bir işçi sınıfı örgütlülüğüne dayanan parti kişiliksiz bir yüze bürünmüştü. Her şeyden önce parti kimliğini geri istedi. Bir tür ara çözümcü Ed Miliband’ın yine başarısız kalan parti başkanlığının ardından partinin sol kanadından Jeremy Corbyn partiyi yeniden iktidar sahibi kılmak için başa geldi. Zira sanki parti Blair, Brown ve Miliband zamanlarında iktidarsız hale gelmişti.

2016’da Hillary Clinton’ın Trump’a hiç beklenmedik yenilgisi, Demokrat Parti içinde ve mücavir alanında gürültülü bir tartışmayı tetikledi. Clinton’ın bir heyecan uyandıramamasının sebebi “sıkıcı” olması, seçmeni heyecanlandıracak herhangi bir vaadinin olmamasıydı. Clinton’ın temsil ettiğini ve seçimi kazandıracağını düşündüğü hasleti, tecrübesi, birikimi, kocasının sekiz yıllık başkanlığından başlayarak devlet seçkini CV’siydi. Elbette insanlar ülkeyi liyakatle yönetebilecek adaya oy vereceklerdi. Ancak öyle olmadı. Clinton siyasetsizlik öngörüyordu. Seçmen ise Trump’a karşı cepheden siyaset istiyordu. Clinton bir teknokrasi ve yönetişim vaat etmişti. Ancak siyasetin alanında etkin yönetişim ve teknokrasi karşılıksız kalmaktaydı. Seçimin hemen ardından başlayan tartışmanın cevabını hiç bir zaman bilemeyeceğiz. Eğer Trump’a karşı Sanders yarışsaydı kazanabilir miydi? Bu sorunun cevabını bilmesek de bu soruya muhayyel cevaplar, Trump’a karşı 2020’de kim kazanır sorusunun cevabını da içeriyor. Elbette bu sorunun üzerinde ittifak edilecek bir cevabı yok. Bu sorunun cevabı siyasete giriyor. Sol aday mı, merkezci aday mı en doğrusu? Derken geçtiğimiz haftalarda İngiltere’de Corbyn önderliğindeki İşçi Partisi’nin Boris Johnson’a karşı hezimeti de benzer tartışmayı bu sefer tersinden tetikledi. Corbyn’in vaadi gerçekleşmemişti. Sağın panzehirinin sol olduğu en azından bu seçimde doğrulanmamıştı. Burada aslında soldan kastedilen sadece sol da değildi. Aynı zamanda siyaset, tutku ve kimlikti.

2010’lardaki arayışlarda önerilen bir tavır olarak sol popülizm sağın duygusal ajitasyonlarına karşı siyasette insani değerlere, erdemlere ve ahlaka yaslanarak, onlardan beslenerek bir meydan okumayı en hakiki ve gerçek tavır olarak görmektedir. Sol-popülizm için insani hasletler ve hissiyatlar sağın manipülasyonundan kurtarıldığında tam aksine özgürleştirici olacaktır. Buna göre teknokratik neo-liberal yönetişim rasyonalitesi siyaseti insansızlaştırırken kimlikleri, insaniyeti ve kişilikleri de öldürüyordu. Sosyal demokrasi de bu yönetişimcilik zihniyeti içinde erimiş, Blaircilik tahakkümündeki İngiltere İşçi Partisi, Almanya SPD’si ve benzerleri bir zamanki tarihsel tutkularından arındırıldıkça geniş bir siyasal boşluk yaratmıştı. İşte bu boşluk üzerinden Almanya’da Yeşiller ve Die Linke (Sol) yükselirken İngiltere’de İşçi Partisi’nin örgütlü daha sol alternatifleri olmadığından siyaset parti içinden kendine yol bulmuştu. Sol popülizm, neo-liberal teknokrasiden yanlış bilinçle sağın ajitasyonuna sığınmış kitleleri uyandıracaktır ve kendi tabanını mobilize ederek onları siyasi olarak bilinçlendirecek, harekete geçirecektir. Duygular manipüle edilmekten kurtarıldığında insanlar adalet, hakkaniyet, eşitlik gibi ilke ve değerlere sahip çıkacak ve neo-liberal rasyonaliteye karşı insani ve toplumsal değerler kazanacaktır. Sosyal demokrasi ise klasik çağının sonrasında, gerileyişi ve çöküşünün ardından ilham uyandırmaktan uzaklaşmış, içeriğini önemli ölçüde yitirmiş bir yönetişim haline gelmiştir. Bu sebeple sosyal demokrasinin kapsayamadığı, ulaşamadığı, hatta duyarsızlaştığı ekonomik sıkıntılara ve bu sıkıntıların neden olduğu acılara, öfkeye, çaresizlik hislerine tercüman olacak dil sol-popülizmin dilidir. Sosyal demokrasinin kendisi müesses nizamın sacayağına dönüştükçe hakkaniyet ve adalet talepleri için yeni bir lisan inşası elzem olmuştur.

Türkiye’de de AK Parti iktidarı en klasik haliyle popülist şablona dayanmaktadır. Halk kutsaması ve mistifikasyonuna dayanan ve bir hissiyat ve duygudaşlık üzerinde yaratılan toplumsal ikilik üzerinden kendini var eden bu söylemler bütünü, güçlü bir toplumsal tabanı üretebildiği gibi onu koruyabilmiştir de. Ancak özellikle 31 Mart seçimlerinin ardından AK Parti iktidarına karşı gerçekçi ve olası iktidar senaryoları ve projeleri daha yüksek sesle konuşulur olması alternatif projelerin de çatışmasını getirdi. Özellikle Ali Babacan’ın yeni bir partiyle müstakbel bir iktidar matematiğinde pay peşinde ortaya çıkması, Türkiye’de de küresel tartışmaların bu iç politika gündemine yontulmasıyla gerçekleşti. Buna göre örneğin sağın alternatifi yine sağ değil soldu. Babacan’a makyajlı AK Parti kılıfı ya da dünün hesabını vermemiş AK Partili kimliği biçilse de daha yaygın reaksiyon Babacan’ın teknokratik tavır ve temsilinden kaynaklandı. Babacan’ın uzun süren sessizliği ve akabinde sarih bir siyasi tavır almadan düşük profilli eleştirelliği ve buna rağmen rasyonaliteyi, akl-ı selimi temsil etme iddiasına tepki siyasetin başka bir boyutunu konuşmakta ve hatırlatmaktadır. Siyaset sadece rasyonel tercihlere göre konumlanmak değil, daha öncelikli olarak ahlaki çerçeveye dayandırılmış duygusal öztatmin, kendi benliğini gerçekleştirme (self-fulfilment) mekanizmalarının karşılanmasından müteşekkildir. Kemalist duygu ve sol duygu bu sebeplerle Babacan ve söylemlerine aslında daha çok kendi pozisyonlarının, o pozisyonlarının sertliğinin ve ahlaki iddialarının altını çizmek için keskin bir tavır koyma ihtiyacını duydu. Zira teknokratik ve rasyonel akıldan, hatta sekülerlikten daha öncelikli hassasiyetlerin varolduğunun altının çizilmesi gerekti.

İmamoğlu da benzer eleştirilerin hedefinde kalmaya devam etti. Buna göre İmamoğlu yerleşik CHP seçmenini cepte gördüğünden, pekala bir duygudaşlık yaratmak üzerinden “merkezci popülizm” diyebileceğimiz bir diskur kullanarak, gözlerini milliyetçi, muhafazakar ya da merkezci sağdan devşireceği oylara dikmişti. Bu ise yerleşik CHP seçmenine sadece saygısızlık değildi. CHP seçmeninin duygu dünyasına ve örselenmiş haysiyetlerine yönelik umarsızlık bu  seçmeni siyasetten tasfiye etmekte, yok sayılmaya mahkum etmekteydi. Bu tavır aynı zamanda bir ahlaki açıklığa dalalet etmekte, bu şekilde İmamoğlu da Babacan gibi ahlaki olarak mahkum edilmektedir. Türkiye’de kendini önce “geleneksel CHP”, daha sonra 31 Mart süreciyle beraber İmamoğlu, daha sonra ise Babacan ve temsil ettikleri (makyajlı AK Parti, teknokrasi, sağ oportünizm vs.) karşıtlığıyla, daha doğrusu bu pozisyonların ahlaki açıkları, ilkesizlikleri, pragmatizm ve esneklikleri, siyaseten iktidarsızlıkları üzerinden kuran ve bu kanaldan ahlaki üstünlük devşirme çabasındaki sol için de içeriği tam olarak belli olmayan ama anlaşılan (teknokrasi haline gelmiş bulunan sosyal demokrasiden farklı ve ayrışan şekilde) sol-popülizm kimlik, tutku ve duygunun siyasetteki ağırlığı bir kaldıraç oldu. Bu ise sol ile sol-olmayan arasında keskin ve ahlak ve ilkeler silsilesiyle esnemez, mutlaklaştırılmış ve ahlakileştirilmiş bir ayrımın sunulmasını getirdi.

Bireylerin kimliklerinin ve haysiyetlerinin tanınması talebi günümüz siyasetinin merkezinde yer almaktadır. Türkiye’de yakın zamana kadar bu tanınma tartışması Kürt, Alevi kimlikleri merkezinde güdülürken, kadın ve LGBT siyasetleri de 2000’lerde yüksek görünürlük kazandı. Artık sadece LGBT bireyler yok sayılmaya ve hakir görülmeye karşı kimliklerini çeşitli şekiller ve mobilizasyonla göstermekle kalmıyor, kadınlar da kadın cinayetlerine, maruz kaldıkları ayrımcılıklara ve haysiyetlerin örselenmişliğine tepkilerini haykırmaktaydı. Buna bir de CHP seçmeninin bir piyon görülmenin ötesinde önceliklerinin ve haysiyetlerinin kamusal alanda ifade edilmesi beklentisi eklendi. Tüm bu taleplerin hepsi mobilizasyon öngörmektedir. Kadın hareketi, LGBT hareketi derken farklı kesimlerin temsili siyasetin ana ekseni haline geliverdi. Bu kimlik tanınma taleplerini AK Parti keskin şekilde reddederken ve de bu durum ülkedeki sıkışıklık halinin ana kaynağını oluştururken bu talepleri ne geleneksel CHP, ne İmamoğlu gibilerin temsil ettiği “farklı CHP”, ne de Babacan hakkıyla kapsayabilecektir. Zaten böyle bir iddia absürt olurdu. Bu durumda ise öngörülen böyle arayışların tamamen reddiyle kimlik siyasetlerine, sadece etnik ve mezhepsel anlamda değil daraltılmış halde keskinleşmiş seküler ve sol kimliklere geri dönüş ve sarılmadır.

Siyaset elbette tutkusuz yapılamaz. Aynı şekilde siyasi pozisyonların kendi zaviyelerinden de tanımlanmış ahlaki ölçüt siyasette kanaatlerin ve siyasi davranışların şekillenmesinde ana amillerdendir. Bu sebeple bir şirket yönetimindeki gibi teknokrasi bir toplumsallık içinde işleyemeyebilir. Siyaset zaten bir taraftan umut ve özgüven aşılarken aynı zamanda da bu umudun farklı toplumsal his, duygu ve kimlikleri kapsayabilmesi, en azından nötralize edebilmesinden geçebilmektedir ki, AK Parti iktidarının sorunu oyunu aldığı kitlenin dışında duygusal bağ ve temasının yok mertebesine gelmesinden kaynaklanmaktadır. Bununla beraber bir çıkış da, kimlikleri tanıyacak ama bu şekilde onları aşacak bir ortak zemin ve üzerinde uzlaşılabilecek pozisyonel değil evrensel ahlaki zemin üzerinden yükselebilir. Bu esaslar bir rasyonalitenin temeli olabilir.

Birbirleriyle örtüşmediği gibi bazen de çatışabilecek, en azından hırlaşabilecek farklı kimliklerin ortak şekilde kapsanması söz konusu değildir. Ancak mesele bu temsillerin birbirleriyle çatışmaksızın siyasetin alanında beraber var olabilmesidir. Belki de tüm hır gür içinde çıkış yolu konuşmaktır. Konuşmak aynı zamanda susmanın olduğu kadar kavganın da alternatifi ve panzehiridir. Elbette havaya değil ilkeler temelli rasyonel çerçevede konuşmak. O muhataplar hala aranıyor. Zira herkes kendi zaviyesinden yanılmaz haklılıkları ve ahlaki üstünlükleriyle başkalarını dövmek peşinde.

Fotoğraf: Markus Spiske