Mutlak butlan kararının her yerde haber olduğu sırada bir arkadaşım mesaj attı: “Kılıçdaroğlu hemen kurultaya gidip kendisi aday olmasa ve parti güçlenerek bu süreçten çıksa, sence böyle bir senaryo olur mu?” Soru safça ama iyi niyetliydi. Muhtemelen arkasında çaresiz bir umut vardı. Umutlar zaten genelde çaresiz olurlar. Ben de kısa yazdım: “Olmaz.” Kısa yazdım çünkü uzun yazmak, o umudu söndürmek gibi geldi belki de. Evet, olmazdı, zira bunun için başka bir bağlam gerekliydi.
Ama o mesaj aklımdan çıkmadı. Çünkü arkadaşımın şaşkınlığı ve benim kesinliğim aslında siyaset hakkında birbirini tamamlayan iki şeyi ortaya koyuyordu. Biri, seçmenin siyasetçiye biçtiği roldü, diğeri siyasetçinin kendine biçtiği rol. Ve bu iki rol nadiren örtüşüyordu. Örtüşmediği her seferde de, kamuoyunda aynı şaşkınlık ve öfke beliriyordu. Burada şaşkınlık bilişsel bir sarsılmadır, beklentinin çöküşüdür. Öfke ise ahlaki bir tepkidir, haksızlık duygusundan doğmaktadır.
Peki seçmen neden öfkelenir? Yalnızca bir tercihin hayal kırıklığından değil bu. Öfkenin kaynağı çok daha derindedir genelde. Seçmen, oy verdiği lidere duygusal bir sermaye yatırmıştır. O sermayenin karşılığını talep etmektedir. Somut bir siyasi kazanım olarak değil ama, yeri geldiğinde ahlaki bir jest olarak.
Peki o beklenen jest çoğunlukla neden gelmez?
Siyasette makam ya da koltuk, dışarıdan göründüğünden çok daha fazlasıdır. Sıradan bir kariyer pozisyonu değildir, bir kimlik çerçevesidir profesyonel siyaset. Çoğu siyasetçi için koltuk, “ne yapıyorsun?” sorusunun cevabı değil, “kimsin?” sorusunun cevabıdır. Bu ayrım küçük gibi görünebilir ama her şeyi değiştirir. Çünkü bir insanın yaptığı şeyi kaybetmesi ile olduğu şeyi kaybetmesi arasında büyük fark vardır.
Max Weber, bir asır önce bu farkı iki kavramla anlatmaya çalışmıştı. Politika için yaşamak ve politika sayesinde yaşamak. Birincisinde siyaset bir araçtır, belirli bir dava, belirli bir vizyon için kullanılan geçici bir platform. İkincisinde ise siyaset bizatihi amaçtır, gelir kaynağı, statü zemini, sosyal varoluşun tamamıdır. Weber bu ikisinin pratikte iç içe geçtiğini de biliyordu. Ama ayrımın analitik değeri hâlâ keskindir. Bir siyasetçi koltuğunu kaybettiğinde geriye ne kalıyor sorusu önemli burada. Eğer cevap, çok az şey ise, o siyasetçinin koltuğa tutunma refleksi neredeyse biyolojik bir hal alır. Koltuktan düşmek, salt emekliye ayrılmak değildir artık, bir tür sosyal ölümdür.
Kabul edelim Türkiye siyasi kültürü ya da siyaset yapısı bu dinamik üstüne kurulu. Siyaset burada nadiren geçici bir uğrak yeri olarak görülür. Alternatif prestij alanları, bağımsız sivil toplum, güçlü akademi, etkili gazetecilik, ya zayıftır ya da siyasetle fazlasıyla iç içe geçmiştir. Siyasetçi için geri dönülecek bir normal hayat çoğu zaman yoktur. Bu yapısal boşluk, koltuğu sıradan bir pozisyondan varoluşsal bir meseleye dönüştürür. Çekilmek, yenilgiyi kabullenmek değil, kendini silmektir bir anlamda.
Ama işin yalnızca maddi ya da statü boyutu yok. Daha derin bir psikolojik mekanizma da var burada. O da, anlam olgusu. Şöyle açmaya çalışayım. Uzun siyasi kariyeri boyunca siyasetçi, kendisini belirli bir anlatının öznesi olarak kurar. Ya da o anlatının içine yerleşir. “Mücadele eden adam”, “halkın neferi”, “demokrasi dedesi”… Bu anlatılar zamanla siyasetçinin kendi iç dünyasında da gerçekleşir. Koltuktan ayrılmak, bu anlatının sona ermesi demektir. Ve insanlar kendi anlam hikâyelerinin bitmesine, ölümden bile fazla direnirler.
İşte tam burada seçmenle siyasetçi arasındaki o derin yanlış anlama başlar. Seçmen koltuğu bir görev olarak görür. Verilir, hizmet edilir, bırakılır. Siyasetçi ise koltuğu bir kimlik olarak yaşar. İnşa edilir, korunur, elden bırakılmaz. Burada kritik bir nokta vardır ama. Siyasetçinin bu direnişi, bazen bilinçli bir hesabın ürünü değildir. Siyasetçi, aynı anda hem kendini kandırır hem de gerçekten inanabilir. Koltuğu tutmanın ülke çıkarına hizmet ettiğine dair içten bir kanaat geliştirebilir. Psikoloji bu mekanizmayı öz aldatma olarak tanımlar ve bu savunma mekanizması yalanın en dayanıklı biçimidir, çünkü söyleyenin kendisi de buna inanmaktadır.
Bir siyasetçinin devlet adamı sayılması, ilkeli olarak anılması, halkın adamı imajını koruması, bunların hepsi simgesel sermayenin tezahürleridir. Ve bu sermaye, tıpkı ekonomik sermaye gibi, uzun yıllar boyunca sabırla inşa edilir, ama çok daha kırılgan ve geçici olabilir. Bir anda çökebilir.
Peki siyasetçi bu sermayeyi nasıl inşa eder? Büyük ölçüde performans aracılığıyla. Burada performans kelimesini küçümseyici anlamda kullanmıyorum. Siyaset, kaçınılmaz olarak bir temsil ve performans sanatıdır. Seçmenin önünde duran her siyasetçi, kendini belirli bir şekilde sunar. Mütevazı, fedakâr, ilkeli, halkın derdini bilen biri. Bu sunumun bir kısmı gerçektir, bir kısmı stratejik. Ama seçmen bu ikisini birbirinden ayırt etmekte zorlanır. Çünkü performans yeterince tutarlı ve yeterince uzun süre tekrarlandığında, gerçekliğin kendisi haline gelir. Tekrar burada kilit bir rol oynamaktadır. Bir siyasetçi yıllarca aynı söylemi, aynı duruşu, aynı davranış kalıplarını sürdürürse, bu söylem ve eylem zamanla onunla özdeşleşir. Siyasetçinin buna aykırı davranışları bile o çerçevenin içinde yorumlanmaya başlar. Mecbur kalmış olmalıdır. Ya da bizim bilmediğimiz ulvi amaçlar vardır burada. Simgesel sermayenin en güçlü işlevi budur. Çelişkileri görünmez kılmak, hatta onları yeniden yorumlayarak sermayeyi pekiştirmek.
Ama bu döngünün bir kırılganlığı vardır elbet. Simgesel sermaye, nihayetinde bir inanç rejimidir. Kolektif bir kabule dayanır. Ve o kabul sarsıldığında, bir yenilgi, bir skandal, bir mutlak butlan kararı gibi bir kırılma anında, sermaye çok hızlı erimeye başlar. Seçmenin öfkesi tam da bu anda patlar, çünkü yıllarca inandığı şeyin bir kurgu olduğunu keşfetmiştir. Ya da daha doğrusu, kurgunun sürdürülemez hale geldiğini görmüştür.
Siyasetçinin önünde, belirli kırılma anlarında, teorik olarak net bir soru belirir. Kendi kariyerim mi, yoksa temsil ettiğim toplumun çıkarı mı? Bu soru, dışarıdan bakıldığında kolay görünür. Ama siyasetçi için yanıt fazlasıyla çetrefillidir. Rasyonel tercih teorisi, bireylerin kendi çıkarlarını maksimize etme eğiliminde olduğunu söyler. Teşvik yapıları doğru kurulmamışsa, yani doğru davranmak maliyetli, yanlış davranmak ise ödüllendirici hale gelmişse, bireysel çıkar neredeyse her zaman kazanır. Ama mesele yalnızca çıkar hesabıyla bitmez. Çünkü siyasetçi, çoğu zaman gerçekten kalmakta haklı olduğuna inanır. Liderler, özellikle uzun süreli iktidara ya da muhalefet liderliğine alışmış olanlar, zamanla kendi vazgeçilmezliklerine dair sağlam bir inanç geliştirirler.
Kurumsal baskı da bu tabloyu daha da karmaşık hale getirir. Siyasetçi salt kendi iç dünyasıyla baş başa değildir. Etrafında, onun koltuğa bağlı kalmasından çıkar sağlayan bir ekosistem vardır. Danışmanlar, parti yöneticileri, iş çevreleri, medya organları… Bu ekosistem, siyasetçinin kalması gerektiği yönündeki kanaati sürekli besler ve pekiştirir. Gitmesi gerektiğini söyleyecek olan sesler ise çoğunlukla bu ekosistemin dışındadır ve içeriye ulaşamaz. Böylece siyasetçi, hem kendi öz aldatmasıyla hem de çevresinin kolektif körlüğüyle kuşatılmış halde kalır.
Bütün bunlar anlaşılır olgular. Koltuk bir kimlik çerçevesidir, simgesel sermaye kırılgandır, öz aldatma mekanizması işlemektedir, ekosistem korur. Siyasetçinin davranışı, bu çerçeveden bakıldığında neredeyse mantıklıdır. Ama anlaşılır ile kabul edilebilir aynı şey değildir elbet. Ve tam burada, tüm bu yapısal açıklamaların gölgesinde bir soru sorulmalıdır. Peki tüm bu karmaşanın içinde siyasi etik nerededir?
Siyasetçinin kendi ikbalini ülke ya da parti çıkarının önüne koymasının önündeki en büyük engel, başarısızlığın veya etik dışı hamlelerin bir maliyetinin olması gerekliliğidir. Demokratik bir sistemde bu maliyet sandıkta kaybedilen oylarla, parti içi muhalefetin lideri tasfiye etmesiyle ya da hukuki denetimle ödenir. Ancak Türkiye gibi keskin hatlarla kutuplaşmış ülkelerde ve kurumsal şeffaflıktan uzak siyasi yapılarda, siyasetçi için adeta bir maliyetsizlik zırhı vardır. Özellikle ana muhalefet aktörleri, bu zırhın sağladığı konfor sayesinde hiçbir radikal başarısızlıkta bedel ödemez, koltuğu terk etmezler.
Bu maliyetsizlik düzeninin arkasında yatan ilk büyük sığınak siyasal kutuplaşmadır elbet. Kimlik siyasetinin ve mahalle aidiyetlerinin derinleştiği toplumlarda, seçmen davranışı liderin performansından ziyade karşı mahalleye karşı konumlanma güdüsüyle şekillenir. Ana muhalefet lideri bilir ki, ne kadar başarısız olursa olsun, hangi seçimi kaybederse kaybetsin, kendi tabanının gidecek başka bir yeri yoktur. İkinci ve daha yapısal neden ise Siyasi Partiler Kanunu ve bunun doğurduğu lider sultasıdır. Mevcut yasal mevzuat, parti içi demokrasiyi neredeyse imkânsız kılmıştır.
Başarısızlığın istifa getireceği korkusu ortadan kalktığında, makam artık topluma karşı sorumlulukla taşınan geçici bir emanet değil, siyasetçinin her ne pahasına olursa olsun elinde tutacağı kazanılmış bir hak haline dönüşür. Eğer bir sistemde yalan söylemenin, seçim kaybetmenin, sözünü tutmamanın veya parti içi antidemokratik hamlelerin net bir siyasi faturası yoksa, siyasetçi için en rasyonel strateji koltuğa yapışmaktır. Maliyet ödemeyen siyasetçi, zamanla kendini partinin ve ülkenin yegâne alternatifi olarak görmeye başlar. Bu durum, toplumun siyasete olan inancını zedelerken, makamı da kamu hizmeti üretilen bir yer olmaktan çıkarıp bencil çıkarların korunduğu korunaklı bir kaleye dönüştürür.
Tekrar başa dönersek, arkadaşımın mesajına. Böyle bir senaryo olur mu, sorusuna.
Burada aranılan şey, siyasetin hâlâ ahlaki bir jest barındırabileceğine, bir siyasetçinin kendi hikâyesini toplumun çıkarı adına feda edebileceğine dair kayıp bir inanç. Makamın kamu hizmeti üretilen bir yer olmaktan çıkıp bencil çıkarların korunduğu korunaklı bir kaleye dönüşmesi, seçmenin zihnindeki o romantik toplumsal sözleşmeyi nihai olarak yıkmıştır. Siyasette etiği yeniden var etmenin yolu, siyasetçinin ani bir ahlaki aydınlanma yaşamasını beklemek ya da onun vicdanına sığınmak değildir. İnsan doğası ve güç ilişkileri, rasyonel bir denetim olmadığı müddetçe her zaman kendi çıkarını maksimize etmeye yönelecektir.
Çözüm siyasetçinin kendi öz aldatmasını besleyen o yasal ve kurumsal yapıları yıkmaktan geçer. Kutuplaşmanın konforuna sığınan garantili siyaset tarzını reddetmek ve en önemlisi seçmen olarak kerhen rıza gösterme alışkanlığından vazgeçmek bu döngüyü kırmanın tek yoludur. Bir sistemde başarısızlığın, yalanın, antidemokratik hamlelerin net ve kaçınılmaz bir siyasi, hukuki, toplumsal faturası olmadığı sürece, koltuklar kazanılmış birer hak olarak kalmaya devam edecektir. Çözüm, bir liderin erdeme kavuşmasını beklemek ya da ummakta değil, erdemsizliği maliyetsiz bırakan düzeni değiştirmekte aranmalıdır.

