Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğu yaşadıkları hayattan memnun değiller. Ekonominin iyi olmadığını düşünüyorlar ve işlerin düzeleceğine dair inançları da azalıyor. Araştırma sonuçları, her geçen gün, insanların Cumhur İttifakı’ndan uzaklaştıklarını gösteriyor. Yapılan her zam, işini kaybeden her insan, adalet duygusunu zedeleyen her haber ve şahit olunan her beceriksizlik muhalefet cephesinin genişlemesine sebep oluyor. Artık genel kanaat şu ki, seçimlerden sonra yepyeni bir iktidara uyanacağız ve Türkiye eskisi gibi olmayacak. Fakat bu durum, seçimlerin ertesi günü bütün muhaliflerin aynı sabaha uyanmak istedikleri anlamına gelmiyor. Yeni Türkiye’de Erdoğan ve onun hayatlarımıza soktuğu yönetim kültürü olmayacak. “Noktasında” kelimesini artık duymayacağız, siyasi gündemin peşinden koşan Diyanet İşleri Başkanı’nın ismini bilmeyeceğiz, hükümetin paralı askerlerini, yani partizan yazar, gazeteci ve akademisyenleri televizyon ekranlarında görmeyeceğiz ve sürekli olarak iç ve dış düşmanların hedefinde olduklarını söyleyerek başarısızlıklarını meşrulaştırmaya çalışan siyasetçilere maruz kalmayacağız. Bunlar kesin fakat bunların yerini nasıl bir yönetimin alacağı konusu olabildiğince muğlak. Bu belirsizlik aslında muhalif gruplar arasında ciddiye alınması gereken bir tartışmanın varlığına işaret ediyor. Öyle ki, bu tartışmanın akıbetine göre, muhalefetin Cumhurbaşkanı adayının profili değişebilir, muhalif ittifak sarsılabilir ve bu karmaşa iktidarını kaybetmekte olan Erdoğan’a bir hayat öpücüğü olabilir.

Maksimalizm ve Minimalizm Arasında Türkiye Muhalefeti

Okuyucuyu kavramlara boğmak niyetinde değilim. Kavramları sadece iki farklı muhalif stratejiye işaret etmek ve onları birbirinden ayırmak için kullanacağım. Bunlardan birincisi maksimalizm. Aslında siyaset bilimi literatürünün ürettiği bir kavram değil. Daha çok mimarlık, edebiyat ve güzel sanatlar gibi alanların konusu. Yine de siyaset biliminin bu kavrama tamamen yabancı olduğunu söyleyemeyiz. Alman sosyalistlerinin 1891 senesinde dile getirdikleri bir “Maximum Programme” olduğunu biliyoruz.  Buna göre, bazı Marxist grupların işçilerin hayat standartlarını kısa vadede iyileştirmek gibi bir hedefe saplanmaları ve minimal talepleri sırasıyla gerçekleştirerek büyük hedeflere varmaya çalışmalarının bir anlamı yoktu. Gerçekçi bir strateji gibi görünse de minimalist stratejinin işçileri az ile yetinecek duruma getirmesinden ve maksimal taleplerinden vazgeçeceğinden korkuluyordu.

Bu ayrışmanın daha abartılı formunu Sorel’de görebiliriz. Gerçekçiliğin arkasına gizlenmiş ve işçilerin haklarını parlamentoda, müzakereler yoluyla savunan sosyalist siyasetçilere ateş püskürüyor, gerçek bir mücadelenin genel grev ve işçilerin içlerinden gelen coşku ile sisteme yapacakları isyan ile başarıya ulaşacağını söylüyordu. Comintern’in 6. Kongresi de Sorel’den pek farklı düşünmüyor, sosyal demokratları faşizm ile aynı kefeye koyarak demokratik reform söylemini komünistlerin önündeki en büyük engellerden biri olarak tanımlıyordu

Bu noktada maksimalizmin radikalizm ile bir ilişkisi ortaya çıkıyor. Zira, müzakereyi bir yöntem olarak kabul etmek ve müzakere edilen tarafların meşruluğunu tanımak başlı başına davaya yapılan bir ihanet, kişisel bir zafiyet ve ahlaki bir yozlaşmaya işaret eder. Bu yüzden minimalizm aslında egemen sınıfların kendisini güler yüzlü bir şekilde tahkim etmesinden farklı değildir. Sistem olduğu yerde durmaktadır ve kendisini devam ettirmek için bazı tavizler vermeye hazırdır. Yani sorunu kökünden çözebilecek bir aşırılığın ortaya çıkmasını önlemek istemektedir.  Maksimalizm bu yüzden tedrici, müzakereye açık ve kısa vadeli sınırlı iyileştirmeleri benimsemeyi reddeder, mevcut sistemin radikal bir şekilde yıkılmasını ve yeniden inşa edilmesini talep eder. Bu talebe riayet etmeyenleri ise aynı kümenin içinde tanımlamaktan ve küçümsemekten çekinmez.

Anlaşılacağı üzere aslında maksimalizm bir yöntem meselesidir ve kısa zamanda Marxizm’in dışına taşmıştır. Kendisini sistem karşıtı bir pozisyonda konumlandıran bütün hareketler öncelikle müzakereyi, minimalizmi ve sistem içerisindeki diğer aktörlerin meşruluğunu reddederek işe başlar.  Onlara göre, hayat sistem partileri ile kendileri arasına katı ve aşılmaz bir çizgi çizmiştir. Amaçları sistemi değiştirmek olduğu için rakipleri de haliyle partiler değil sistemin ta kendisidir. Sistemler her zaman sosyalizme direnmez. Bazen bir İslamcı için seküler devlet yapısı, bir milliyetçi için rasyonel ve ihtiyatlı devlet bürokrasisi, etnik partiler içinse kendilerini dışlayan ulus kimliğidir. Bu yapılarla kavga etmek, ılımlı bir yöntemin yani müzakerenin reddi anlamına gelir. Müzakere bir zafiyettir. Davaya ihanettir.

19. Yüzyılda baş gösteren ve 20. Yüzyılda aktör olarak sahneye çıkan maksimalistlerin aynı kaldığını, sistem dışında kalmakta ısrar ettiklerini ve şiddet seçeneği üzerinde ısrarla durduklarını iddia etmiyorum tabii ki. Artan devlet kapasiteleriyle ve değişen toplumsal yapıyla birlikte onlar da müzakere sisteminin bir parçası olmayı kabul etmek durumunda kaldılar. Ancak bu kabulleniş, müzakere kavramına duydukları inançtan değil onun kendileri açısından maliyetleri düşüren bir etkiye sahip olmasından kaynaklandı. Bu yüzden birçoğu, seçimler vasıtasıyla iktidarı ele geçirdikten sonra muhalif aktörleri tekfir etmeye, meşru muhataplar olarak kabul etmemeye ve müzakere zeminlerini imha etmeye odaklandılar. Mesela Erdoğan’ın demokrasiyi güce ulaşmak için bir vasıta olarak görmesi ve kavrama onu iktidara taşımak dışında bir değer atfetmemesi bu durumu gayet iyi açıklar.

En büyük yanılgılardan birisi maksimalizmin sadece kuşatıcı ideolojilere has bir alışkanlık olduğunu düşünmektir. Maksimalizm bizzat liberalizmin de bedenine girebilecek bir ruha dönüşebilir. Bizlerin, 2002 senesinden bu yana yaşadığımız AKP hikayesinin ilk yılları bunun somutlaşmış halidir. Zira kendisini sivil özgürlüklerin, insan haklarının ve demokratik değerlerin savunucusu olarak konumlandıran AKP, bayrak açtığı sistemi “vesayet” olarak tanımladı ve bu sistemi kökünden değiştirme gayreti içerisine girdi. Bu süreç öyle hoyratça ilerledi ki, AKP’nin yöntemine itiraz eden hiçbir aktör meşru muhatap olarak kabul edilmedi ve AKP’nin siyasi rakipleri hızlı bir şekilde ahlaki bir zaviyeden yargılandı. Sistem içerisindeki diğer parti ve aktörlerle müzakere etmek vesayetçi sisteme can suyu verecek zafiyetler olarak görüldü. Öyle ki, birer hukuk skandalı olan, Ergenekon ve Balyoz iddianamelerinin içeriği tartışmaya açılmadı ve konu sivilleşme yanlılarıyla vesayetçiler arasında söz dalaşı arasında kaybolup gitti. Bu süreç, birçok AKP’li siyasetçinin sessiz bir devrim yaptıklarına inanmasıyla sonuçlandı. Maksimalist taleplerini yerine getirmiş, sistemi yıkmış ve zafiyet göstermeden yollarına devam etmişlerdi. Ancak zaman içerisinde ülkenin hızla otoriterleşmesi, minimalizmin gerçekçiliğini zafiyet olarak görmenin ne denli zararlı sonuçlar üretebileceğini gösterdi. Kocaman adımlarla ilerleyebilmek için Fetullahçılarla işbirliği yapmak, kamu ihale yasasını ihlal etmek, medyayı ve iş dünyasını kontrol etmek ve toplumdaki diğer aktörlerle müzakere etmeye reddetmek gibi politikalar dev bir otoriter makine yarattı.

Bu makine şu anda hayatımızın tam orta yerinde duruyor ve hayatlarımızı mahvediyor. Birçok insan bu durumdan muzdarip ve gidişatı değiştirmenin yoluna bakıyor. Ne var ki, bu değişim o kadar kolay değil çünkü parçalı bir muhalefet var ve bir araya gelmeleri için gerekli olan müşterek zemin yine bizzat maksimalizmin tehdidi altında. Türkiye muhalefeti içinde birçok grup, AKP’yi sistemin ta kendisi olarak görmek yerine onu daha soyut bir olgunun tecessüm etmiş hali olarak görmeyi tercih ediyor. Dolayısıyla, minimalist bir ittifaktan ziyade AKP’siz Türkiye’de uyanacakları ilk sabahın aynı zamanda maksimum bir programın uygulanmaya başlayacağı tarih olacağını ümit ediyorlar.

Mesela sosyalist gruplar için mesele Erdoğan ve AKP’den daha karmaşıktır. Nihayetinde AKP, neo-liberalizmin sıradan bir uygulayıcısıdır ve hayatın her alanını neo-liberal prensipler çerçevesinde düzenlemektedir. Dolayısıyla, bir isyan bayrağı açılacaksa, AKP hükümetine ve Erdoğan’a değil kapitalizmin ve neo-liberalizmin ta kendisine karşı açılmalıdır. Bu program, kaçınılmaz olarak sosyalistler ile muhalefet içerisindeki uyumu zedeler. Zira onlar için, neo-liberal politikaları savunduğu sürece muhalefetteki partilerin iktidardan pek bir farkı yoktur. Böylece, kendisini ahlaki olarak bir üst mertebeye yerleştiren sosyalistler, siyasi rekabeti ve AKP’yi mağlup edebilmek için muhalefetin yaptığı manevraları küçümser. Onlar için sadece bir oyun oynanmaktadır ve kazanan partinin değişecek olması kaybedenin kim olduğunu değiştirmeyecektir. Bu yüzden, sosyalist çevrelerden sıklıkla, sandığa yönelik bir umutsuzluk pompalanır. Seçim güvenliği asla sağlanamayacağı gibi muhalefet partileri de zaten halkın acılarını ve beklentilerini temsil etme becerisinden yoksundurlar. Yani seçimlerle kazanılabilecek bir gelecek yoktur. Her toplumsal gerilim sokakların hareketlenmesi için bir fırsattır ve uzlaşarak, küçük adımlarla değil sokağın balyozunu iktidarın tepesine indirerek netice alınabilir.

Benzer bir tutum, CHP ve İYİ Parti’den ayrılarak kendi partilerini kuran ve ayrıldıkları partileri AKP’den farksız gören yeni oluşumlarda da gözlemlenebilir.  Evet, muhalefet ile iktidar arasında bir ayrım yoktur onlara göre çünkü her ikisi de muhalefet partilerinin izlediği müzakereye dayalı, ılımlı ve prensiplerini diğer aktörlere dayatmayan stratejiyi bir zaafiyet olarak algılar. Muhalefet partileri pragmatikleştikçe iktidara benzemekte ve ana misyonlarını unutmaktadır. CHP’nin Kemalizm’in güçlü bir avukatı olması, İYİ Parti’nin milliyetçi kimliğini her fırsatta vurgulayarak, ulusal güvenliğe bağlılık yeminini duyurması gerekir. Göçmen meselesinde yeteri kadar radikal bir tavır almamak veya Mavi Vatan konusunda itirazlarda bulunmak ya da muhafazakâr seçmen ile bağ kurmaya çalışmak muhalefet partilerini kişiliksizleştirmektedir. İhanet potası oradadır ve muhalefet ile iktidar orada birlikte erirler. İhtiyaç olan topyekûn bir başkaldırı ve bu düzenin yeniden, cumhuriyetin karakterine uygun şekilde inşa edilmesidir.

Kürtler içinde de benzer bir ayrışma mevcuttur. HDP’nin etnik bir parti olmasını isteyenler ile onun bir Türkiye partisi olmasını arzu edenler arasında da maksimalizm-minimalizm çatışmasının izlerine rastlamak mümkündür. Etnik parti olma yanlısı bir HDP’li için siyasi rekabet Türk partileri arasında oynanan kısır bir oyundan başka bir anlam ifade etmeyebilir. Onlar açısından, muhalefet partileri Kürt meselesine somut bir öneriyle yaklaşmadıktan sonra AKP ile aralarında bir fark olduğundan söz edilemez. Zira sorun AKP değil, Türklüktür ve AKP’yi kötü yapan Türklüğe teslim olmasıdır. Öte yandan, HDP’nin bir Türkiye partisi olması gerektiğini söyleyenler için durum biraz daha farklıdır. Onlar sadece etnik azınlıkların değil, toplumdaki bütün azınlıkların ve ezilenlerin partisi olmayı isterler ve temsil ettikleri grupların hayat standartlarını geliştirmek için siyasetin bir müzakere zemini sunabileceğine inanırlar. Bu ihtimal, HDP’yi elbette ki güncel siyasi tartışmaların içine çekecektir ve HDP bu fırsatları akıllıca değerlendirmelidir. Maksimal hedeflere odaklanarak bütün sistemi yaftalamak yerine minimal hedefler üzerinden gitmek daha gerçekçi görünmektedir.

Son zamanlarda sıkça duyduğumuz ve aslında bizlere 2000’li yılları hatırlatan bir grup daha var. Onlar, AKP’nin ittihatçılığa teslim olduğunu düşünüyorlar ve derin bir yapının Erdoğan’ı teslim aldığını iddia ediyorlar. Dış politikadan ekonomiye irrasyonel bütün adımların bu yapı tarafından Erdoğan’a dikte edildiği kanısındalar. Dolayısıyla, Erdoğan sonrası dönemde bu derin yapının Erdoğan’ı feda ederek yerine gelecek olan yönetim ile anlaşmasını büyük bir tehlike olarak görüyorlar. Bu sorunu çözmek için ise önerileri partilerin bir demokrasi tanımının üzerinde uzlaşmaları ve seçime bu şekilde girmeleri. Bu demokrasi ittifakı öyle bir şekilde kurulmalı ki, sadece AKP ile değil aynı zamanda ittihatçılık ile de hesaplaşmalı ve onu mağlup etmeli. Bu öneriyi yapan isimler, kaçınılmaz olarak bir demokrasi şeması çizme ve buna riayet etmeyen partileri de ittihatçı olarak tanımlama tekelini kendilerinde görüyorlar. Onların zihnindeki demokrasi tanımına uymayan bir partinin iktidarı AKP iktidarından farklı olmayacaktır.

Başlarken biraz çekinerek ortaya attığım maksimalizm kavramının muhalefet içerisindeki bazı grupları tasnif ederken işe yaradığını memnuniyetle görüyorum. Şimdi tablo daha net. Erdoğan’dan sonraki sabah bazı muhalifler çok şeyin değişeceğini umarken bazıları ise her şeyin aynı kalacağından çekiniyor. Dolayısıyla, bizi Erdoğan sonrasına taşıyacak aktörlerin kim olduklarına ve hangi söylemleri kullandıklarına dair bir tartışma saatli bomba gibi muhalif rayların altında bekliyor.

Fanteziler Kimi Mutlu Eder?

Eagleton, arzu tatmin edilmedikçe büyür diyor. Burada asıl düşünülmesi gereken, tatmin olmadığı halde arzu beslemekten vazgeçmeyen insanlar. Arzulamanın kendisine bağımlı hale geldikleri için bunu mutluluğa ulaşmak için bir vasıta olarak görüyorlar. Tatmin olamayışın verdiği acıyı bir yüzleşmeye dönüştürmeden daha fazla arzulamaya, yani daha fazla mutluluğa yöneliyorlar. Yani tatminsizlik bir yıkıma ve yeniden inşaya değil aksine yeniden keyif verici bir arzuya dönüşerek içinden çıkılmaz kısır bir döngü yaratıyor. Yukarıda bahsi geçen maksimalistlerin durumu buna çok benziyor. Arzulama ve tatmin olamayış arasında sıkışan ve bu döngüyü kırmak yerine sürekli olarak arzusunu kamçılayan sorunlu bir hal bu.

Halbuki, tatmin olmayı mümkün kılmak ve arzuyu fanteziden ayırmak gerekiyor. Özellikle Erdoğan gibi bir lider ile rekabet ediliyorsa. Bunun için arzu nesnesini doğru belirlemek ve gerçekçi olmak gerekiyor. Yani Erdoğan’ı, derin bir şebekenin, tarihsel bir yapının, küresel bir ekonomi programının ve uluslararası stratejik güçlerin eline rehin düşmüş bir fani olarak görmek ve savaşın muhatabı olmaktan çıkartmak hatalı bir yaklaşım olacaktır. Erdoğan’ı da aşan bir olguya karşı mücadele vermek, Erdoğan’a da sırf bu olguyu temsil ettiği için muhalefet etmek bizi sonu gelmeyen, muğlak bir maceraya sürükleyebileceği gibi kendi içimizde de derin tartışmaları tetikleyebilir. Bu yüzden işe, hedefe bizzat Erdoğan iktidarını koyarak başlamak gerekir. Yani devletin, piyasanın veya güç dengelerinin Erdoğan’ı rehin aldığını iddia etmek yerine bütün bu kavramların bizzat Erdoğan tarafından ele geçirildiği ve yorumlandığı gerçeğiyle barışmak gerekiyor. Zira, keyfi ve kişisel yönetim hem devlet kurumsallığını tahrip ediyor hem de eşit vatandaşlık prensiplerini ihlal ediyor. Günün sonunda, Fraenkel’in iddia ettiği gibi bir “dual state” (ikili devlet) altında yaşıyoruz. Bu ikili devlet, AKP’li olanlarla olmayanları farklı yasalara ve uygulamalara tabi tutuyor ve aslında yasaların objektifliğini ortadan kaldırdığı için aşırı derecede kişiselleşmiş, tahmin edilemez, ne yana savrulacağı belli olmayan bir yönetim biçimi yaratıyor.

Bu yönetim biçiminin, ne ekonomiyi özerk bir alan olarak tanımlayan ve bağımsız kurumlar talep eden neo-liberalizm ile, ne sistemin normal ve istisnası arasında ayrım yapan ve normalin devamını başarılı bir şekilde sağlayan otoriter bir rejim ile alakası var. Burada modern devletin herhangi bir formuna yaklaşamayan sultanist veya patrimonyal diyebileceğimiz, Weber’den mülhem bir ifadeyle, yarı geleneksel yarı karizmatik bir otorite modeli ile karşı karşıya olduğumuzu rahatça iddia edebiliriz. Ancak durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiren bir olgu daha var. O da Erdoğan’ın ısrarla meşruluğunu halktan almaya çalışması. Onu kurduğu otoriter ittifakın ortaklarına karşı güçlü kılan ve onlarla arasında bir hiyerarşi yaratan güç de bu zaten. Yani Erdoğan’ın oy alamadığı bir durumda, kendi müttefiklerinin saygısını yitireceği ve iktidarı muhalefete devretmeyi reddetse bile kendi ortaklarına devretmek zorunda kalacağı bir gerçek. Bu yüzden sürekli savrulan politika tercihlerine şahit oluyoruz. Bugün Türklük takıntısı olduğu için eleştirilen Erdoğan’ın çözüm sürecini başlattığını ve PKK ile müzakere masasına oturduğunu biliyoruz. Ya da birkaç sene evvel Batı ittifakı içinde rağbet gören ve bu ittifakın tutkulu savunucusu olan Erdoğan’ın Rusya ve Çin ile stratejik ilişkiler kurmak için ne denli hevesli olduğuna da şahit olduk. Yani Erdoğan’ın iç siyasetteki ihtiyaçları doğrultusunda ne denli pragmatik olabileceğini bizzat tecrübe ettik. Bu tecrübeler bize, Erdoğan’ın kendisini uluslararası güçlerin menfaatlerine adamış bir siyasetçi olmadığını ve sadece araçsallaştırabildiği ölçüde Türklüğe bağlı olduğunu göstermiyor mu? Diğer bir ifadeyle, mücadele edilmesi gereken asıl aktörün, hızlı politika dönüşleri ile kendi siyasi ikbalini temin etmeye çalışan Erdoğan olduğuna işaret etmiyor mu?

Bu yüzden maksimalist yaklaşımın, kendisiyle diğer muhalifler arasındaki köprüyü yakması ve hayatlarımızı kötüleştiren ana unsur olan Erdoğan yönetimini asıl mücadelenin bir teferruatı olarak görüp pas geçmesi muhalefet açısından bir sorun teşkil etmektedir. Öte yandan minimalistler için Erdoğan’ı mağlup etmek öncelikli ve biricik amaçtır. Farklı ütopyaların, ideolojilerin, kimlik gruplarının belirlediği maksimal amaçlar elbette saygıyı hak eder ve mutlaka kamusal tartışmanın bir parçası olmalıdır ancak bu sürecin başlayabilmesi için atılacak ilk adım önümüzdeki seçimlerden galip çıkmaktır. Bunun yolu ise karşı olunan sistemi Erdoğan ile özdeşleştirmek ve onun karşısında duran her aktörü kapsayacak şekilde geniş bir cephe kurmaktır.

Bu cephenin ortak zemini, keyfi ve kişiselleşmiş yönetime son vermek için modern bir devlet özlemi olabilir. Kanunları uygularken gayri şahsilik prensibine bağlı bir bürokrasi talep etmek, siyasi ayrımcılığa karşı eşit vatandaşlık vurgusu yapmak ve Erdoğan’ın kendisini güvende hissetmek için akademiden bürokrasiye, medyadan iş dünyasına kişisel olarak yakın gördüğü kişileri atamasına uzmanlık ve meritokrasi kavramlarıyla karşı çıkmak bu geniş cepheyi rahatlıkla bir araya getirecektir. Birbirini tekfir etmeden ilerlemenin yolu aslında budur. Böylece muhalif olmak keyif verici bir arzunun tatmin ile taçlandığı bir sona doğru ilerler.

Siyaset Erdoğan’ı Devirmeye Hazır mı?

Bu sorunun cevabı çok önemli ve bence hala net değil. Mevcut iktidardan memnun olmayan milyonlarca insan olmasına rağmen asıl amacın ne olduğu şimdilik belirsiz. Erdoğan’ı sandıkta devirmek mi istiyoruz yoksa yeni bir gelecek mi inşa etmek? Yöneldiğimiz seçenek aslında seçimlerde kimin aday olacağını ve nasıl bir söylem ile seçime gidileceğini de belirleyecek. Bu tartışmayı alevlendiren şey son zamanlarda basına yansıyan araştırma sonuçları oldu aslında. Rakamlar Erdoğan’ın git gide oy kaybettiğini gösteriyor. Muhalifler ise mevcut ekonomik koşulların daha da ağırlaşarak devam edeceğini ve Erdoğan’ın oy kaybının süreceğini düşünüyorlar. Yani Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa çıksın seçimi kazanacağını kesin gören çok sayıda insan var.

Bu düşünce maksimalistleri oldukça heyecanlandırıyor ve bu durumu programlarını hayata geçirmek için bir fırsat olarak görüyorlar. İnsanların Erdoğan’dan illallah ettikleri bir durumda, karşısına çıkacak adayı beğenmeme gibi lüksleri olmadığını düşünüyorlar. Yani Erdoğan’ı mağlup etmek bir mesele olmaktan çıkınca minimalizme duyulan ihtiyaç da azalıyor haliyle. Dolayısıyla, toplumun somut sorunlarına yönelik söylemler üreten ve ideolojik vurguları güçlü olmamasına rağmen toplumun farklı kesimlerini etkileme gücüne sahip bir siyasi karizmaya sahip olan siyasetçiler kolaylıkla gözden çıkarılabiliyor. Onların yerini bir ahlakı, bir normu, bir kurtuluşu müjdeleyen isimlerin ve söylemlerin rahatlıkla alabileceği, oluşan bu fırsat penceresinden maksimum bir programın geçebileceği düşünülüyor.

Türkiye siyasetinin mevcut durumu, 2019 yerel seçimlerini kazanan stratejinin ve isimlerinin maksimalistler tarafından oyun dışına çıkartılmaya çalışıldığını gösteriyor. İlginç şekilde, yapılan araştırmalara göre, Erdoğan’ı ikili bir seçimde geçebilecek isimler bu stratejinin 3 önemli ismi Yavaş, İmamoğlu ve Akşener. Yani minimalizmin halktan gördüğü bir teveccüh var. Buna rağmen, Erdoğan’ın seçimleri katiyen kaybedeceğine dair inancın pekişmesiyle birlikte, son dönemlerde maksimalizmin de iddialı bir söylem ile seçimlere yaklaştığını söylemek mümkün. Merkez siyaset olarak tabir edilen alanın bir şekilde muhasara altına alınması ve yaftalanması ile bu süreç başladı. İmamoğlu’nun ANAPlı ve Karadenizli bir müteahhit olarak anılması, Akşener’in merkez sağa oturma çabalarının bir çırpıda silinip atılarak hemen faşist olarak damgalanması ve Yavaş’ın belediye kadrolarını ülkücüler ile doldurduğuna ilişkin haberler bu muhasaranın ana stratejisi. İtibarsızlaştırılan, ahlakilikten arındırılan ve marjinalize edilen merkez figürlerin yerini ise ahlaki söylemler alıyor.

Bu noktada iki isim öne çıkıyor. Bir yandan Kılıçdaroğlu, son aylarda değiştirdiği söylemiyle öne çıkıyor. Birkaç ay öncesine kadar sağ-sol ayrımına inanmadığını beyan eden ve aslında merkezde kurulan ittifakın stratejisini bizzat kendisi inşa eden Kılıçdaroğlu, son bir ayda sosyal demokrat bir parti olduklarını defalarca vurguladı ve sosyal demokrasinin hak temelli söylemini olabildiğince coşkulu bir şekilde dile getirdi. Irak ve Suriye tezkerelerine CHP “hayır” diyerek oldukça cesur ve kategorik bir duruş sergiledi. Bununla birlikte, helalleşme söylemi ile kimlik politikasını yeniden diriltti ve hem devlete hem de toplumsal gruplara normatif bir misyon yükledi. Hak temelli mağduriyetleri yüksek perdeden dile getirdi, KHKlılar sorununu gündeme taşıdı ve AKP döneminde yaşanan insani acılar ile yakından ilgilendiğini gösterdi. Böylece, solun evrensel değerleriyle barışık olan ama AKP’ye yaptığı sert muhalefet sayesinde seküler, orta sınıf Kemalistleri de kendisinden uzaklaştırmamayı başaran bir stratejiyi uygulamaya koydu. Bu strateji, CHP’nin Kürtler ile kurduğu köprüleri de sağlamlaştırdı ve seçim ittifakının minimal stratejiler yerine esaslı bir demokrasi zeminine oturacağının sinyalini verdi.

Öte yandan, Abdullah Gül de maksimalizmin sağ versiyonunu temsil eden bir konuma oturdu. Her ne kadar kendisinden bu yönde bir beyanat gelmese de Gül çizgisine yakın duran bazı Deva Partililer ve gazetecilerin tutumları bu ihtimali kuvvetlendiriyor. Kabul edelim veya etmeyelim, birçok muhafazakâr ve liberal için Gül vicdanlı bir muhafazakarlığı temsil ediyor. AKP’nin köhne bir siyasal İslamcı partinin içinden çıkarak demokrasi, sivilleşme ve piyasa ekonomisi gibi evrensel karşılığı olan kavramlarla konuşan bir partiye dönüşmesi Gül ve etrafındaki entelektüeller sayesinde oldu. Belki de bu yüzden AKP en başından bu yana maksimalist bir parti olarak davrandı. Ancak bu ahlaki misyon Erdoğan’ın karizmatik kişiliği içerisinde kısa zamanda eridi ve gündelik siyasetin basit sloganlarına dönüşerek Türk demokrasisini öldürdü. Ancak bu dramatik son, Gül ve arkadaşlarının yeniden bir demokrasi inşa etme hırslarının öldüğü anlamına gelmiyor. Merkez siyasi figürlerin bir şekilde sahneden uzaklaştırılması sağ kesimin demokratları açısından bir fırsat yaratıyor.

2000li yılların başında, askeri vesayete karşı verilen mücadelede yan yana düşen sağ ve sol liberaller aslında ilginç bir şekilde 2021 Türkiye’sinde yeniden aynı düzlemde buluşuyorlar. Ancak karşılarında bu sefer siyaset dışı bir aktör olan ordu yerine bizzat siyasetin ta kendisi var. Bu yüzden merkezde kümelenen, radikal bir öneri ile ortaya çıkmayan ve mevcut somut sorunları pragmatik bir akılcılıkla çözmeyi amaçlayan merkez siyaset ve onun minimalist yöntemi aşıldığı takdirde maksimalistler yeniden sahneye çıkabilirler.

Maksimalizmin Türkiye’de Şansı Var mı?

AKP hikayesi, 2001 yılında yaşanan ekonomik krizin ve 90lı yılların kırılgan koalisyonlarının moral bozuculuğu üzerine yükselen bir maksimalist gündem ile başlamıştı. Kökten bir çözüm önerisi ile mevcut sistem neredeyse tamamen değişti. Yani maksimalizmin iktidarının önünde aslında hiçbir engel yok. Daha önce oldu, yine olabilir. Üstelik şanslarının yaver gittiğini de söylemek gerekiyor. İki gelişme bu umutların yeşermesine sebep oldu. Bunlardan birincisi hükümetin ekonomiyi yönetme konusunda gösterdiği olağanüstü beceriksizlikten dolayı iktidar partilerinin ve Erdoğan’ın oy oranlarındaki düşüş. “Kim aday olursa olsu seçimleri kazanır” noktasına gelmek minimalistlerin elindeki gerçekçilik argümanını zayıflatıyor ve her türlü ihtimale açık bir geleceği mümkün kılıyor. İkincisi ise, taarruz altındaki merkez siyasetin yaptığı hatalar. Mesela, bütün bunlar olurken İYİ Parti’nin, partinin söylemi ve durmak istediği siyasi pozisyon ile uyuşmayan bir şekilde, Millî Görüş geleneğinden gelen bir kampanya şirketiyle anlaşması ve İslami referanslarla dolu bir kampanya yapması, onun merkez iddiasını zayıflattı. Yine aynı günlerde, MHP’nin tahrikleri sonucu HDP ile PKK’nın birbirinden farksız olarak tanımlanması, özellikle Akşener ismine karşı ılımlı duran ve HDP’yi PKK’nın boyunduruğundan kurtararak meşru siyasetin bir parçası yapmaya çalışan isimleri hem zor durumda bıraktı hem de onları İYİ Parti’den uzaklaştırdı. İYİ Parti’nin merkez iddiası bir şekilde zayıflatıldı. Bu hamleler İYİ Parti’yi AKP ve MHP’yi anımsatan bir kimliğe bürüdü ve yakıcı ekonomik sorunlarla boğuşan, bu yüzden kimlik, ideoloji ve milli güvenlik gibi soyut konuları işleyen partiler yerine yönetme kapasitesi yüksek alternatiflere yönelmek isteyen merkez seçmeni uzaklaştırdı.

Öte yandan siyaset bir gül bahçesi değil ve maksimalistlerin stratejilerinin dayanakları sanıldığı kadar güçlü olmayabilir. Son araştırma sonuçları, oyları düşmesine rağmen Cumhur İttifakı partilerinin hala ayakta ve şanslı olduklarını gösteriyor. Erdoğan devletin bütün imkanlarıyla, kontrolü altındaki medya makinesiyle ve ekonomik kriz dönemlerinde insanların daha da bağımlı oldukları sosyal yardım ağları üzerindeki hakimiyetiyle kolay pes edeceğe benzemiyor. Hükümetin her bir tarafı tel tel dökülse de Erdoğan bu başarısızlığı bile bilinçli bir ekonomi politikası tercihinin sonucu olduğunu söyledi ve seçmenlerinden, bu politikanın olumlu sonuçlarını görebilmeleri için, 6 ay sabretmelerini istedi. Erdoğan’ın para basarak, asgari ücreti arttırarak, esnafa bol keseden kredi dağıtarak baskın bir seçim kararı alması ve bu irrasyonel adımların acı reçetesi halkın önüne gelmeden bir seçim zaferini alıp kaçması muhtemel bir senaryo. Bununla birlikte, merkezi boşalttığı düşünülen İYİ Parti’nin son kampanyasının kusurlarını görme ve kendini yenileme potansiyeli tükenmiş değil. İslami kesimi hedefleyen kampanyaya gelen eleştiriler üzerine, parti odağını tamamen ekonomiye çevirdi ve ekonomik sorunlara parmak basan mesajları içeren afişler yayınladı. Ankara siyasetindeki sıkışmışlığı halka giderek aşmayı iyi bilen Akşener, yeniden çarşı pazar ziyaretlerine başladı ve pahalı mitingler yerine kendiliğinden toplanan kalabalıklara tabure üzerine çıkarak seslenmeye, insanlara yaşadıkları ekonomik sıkıntıları çözeceğine dair güven vermeye başladı. Akşener’in inkıtaya uğrayan merkez siyaset hamlesinin devam etmesi halinde minimalist merkez siyasetin yeniden güç kazanacağı muhakkak. Ancak cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesiyle birlikte, kendi siyasi kariyerini partisinin kaderiyle bütünleştiren Akşener, parti bürokrasisinden özerk siyaset yapma alanını daraltmış oldu. Bu özerklik ona, çok iyi bildiği merkez sağ söylem ve tutum ile siyaset yapma olanağı sağlıyordu. Yeniden parti siyasetine dönen Akşener, muhtemelen merkez siyaseti kimliksizleşme ve omurgasızlık olarak gören bazı partililerin ideolojik katılığı ile uğraşmak zorunda kalabilir. Bu oldukça zor bir iş ve merkez siyasetin geleceği biraz da bu zor işin başarılmasına bağlı.

Sayfalardır anlattığım bu karmaşık resmi aslında sadece tek bir kavram ile özetlemek gerekiyor: gerçekçilik. Maksimalist önerilere kategorik olarak karşı değilim. Hatta Erdoğan sonrası dönemde olabildiğinde renkli bir parlamento görmekten memnun olacağımı da biliyorum. Ancak maksimalizmin geçiş süreci için yeterli olup olmayacağı konusunda ciddi endişelerim olduğunu söylemeliyim. Acaba insanlar gerçekten Erdoğan’ın karşısına kim çıkarsa çıksın ona oy verecek kadar bıkkın bir halde midir yoksa adayın kim olduğu hala birçok insan için önemli midir? Maksimalizm şişesinin kapağının açılması birbiriyle çatışabilecek önerilerin ortalığa saçılmasına ve muhalefette oluşan geniş tabanlı bir ittifakın çökmesine sebep olur mu? Merkez siyasetin unsurlarını yaftalayarak inşa edilen bir maksimalist strateji kararsız seçmenlerin oyunu muhalefet lehine değiştirebilir mi? Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminden önce bu sorulara ikna edici cevaplar verilmeden bir adım atılmaması ise en büyük temennimdir.

Fotoğraf: Marek Piwnicki