Jean Seberg (kendisi Amerikalı olmasına rağmen) Fransız yeni dalgası ile bütünleşmiş bir isimdir. Benim gibi bu akıma yabancı (ve hatta yabancı kalmakta ısrarcı) bir ismin bile kendisini bildiği döneminin en ikonik, en başarılı aktrislerinden birisidir. Şiirsel güzelliği, o dönem için farklı moda tercihleri ve oynadığı filmler ve elbette politik kimliği… Bu saydıklarım kendisini tanımlamak için asla yeterli olmayacaktır ama özetlemek için bu kadarını söyleyebilirim sadece. Civcivli bir dönemin yükselen yıldızının hayatının karanlık bir dönemi anlatılıyor Seberg ile.

8 Mart öncesi güçlü ve sivri bir kadın profilini beyaz perdeye taşıması bence anlaşılır. Zamanında söylemlerinin ve eylemlerinin tutarlı olup olmaması değil mevzu. Holywood içinde yaklaşık 30 yıl boyunca sürdürülen communist purge sonrası 68 olayları ile tekrar ısınan politik atmosferin önde gelen isimlerinden birisi. 40 yıllık ömrü boyunca 43 filmde oynayan bu büyük oyuncu aslında tam da hatırlanılması gereken dönemde tekrar karşımıza çıkıyor. Tabii bu filmden beklediğimiz kalite ve özenin yerinde yeller esse de…

35/100 Faciadan uzak, bayağı bir film

Yönetmen: Kariyerinin başında sayılabilecek yönetmenimiz güçlü bir başrol oyuncusu, çok zayıf ve kafası dağınık bir senaryo ile tartışmalı bir ismi vizyona taşımayı denemiş. Ve elbette becerememiş. Ne dönemin ruhunu aktarabilmiş ne de hikâyenin merkezindeki oyuncuların yaşamlarını yakalayabilmiş.

Senaryo: 68 dönemine dair izlediğim yapımlar arasında en niteliksiz anlatımlardan birisi. Bir kere neyi anlatmaya çalıştı kesinlikle belli değil. İddiası Black Panther Party ile ilişki kuran meşhur bir aktrisin FBI gözetiminde hayatının adım adım cehenneme çevrilmesi. Ama nereye elinizi atarsanız orası elinde kalıyor. Özensiz bir bakış açısı ve numunelik olayları ön plana çıkarması ile sebep sonuç ilişkisi kurmakta zorlanıyorsunuz. Seberg ve hikâyenin diğer önemli karakterlerinin motivasyonları ikna edici değil çünkü onlara dair anlatılan her şey çok zayıf ve baştan savma. Replikler kötünün kötüsünün kötüsü.

Oyunculuk: Kirsten Stewart’ın Twilight dönemi ile resmen sulh ediyorum (çok da umurundadır onun sanki ya) çünkü artık kötü rol yaptığı bir eser bulmak gittikçe zorlaşıyor. Sürekli her filmde üzerine koyuyor ve bir şekilde ön plana çıkartıyor kendisini. Bu filme dair olumlu bahsedebileceğim tek şey de kendisi hatta. Belli ki karakteri çok sevmiş ve kendisinden bir şeyler bulmuş ve ruhunu katmış. Ekranda plastikten yapılmaymış gibi görünen tek oyuncu kendisi. Geri kalan oyuncuların hepsinin kulağından libido fışkırıyor adeta. Lion King remake’teki mimiksiz ultra gerçekçi CGI hayvanlar bile daha ikna edici bir oyunculuk sunuyordu. Canlandırdıkları karakterlere dair poz verirmiş gibi rol yapmaktan fazlasını yapamıyorlar.

Sinematografi/ Diğer: Dönem filmi olma iddiasında böyle bir eser için fazla baştan savma bir iş çıkarmışlar. Havaalanındaki camın arkasından, inen uçağı izlerken görüntüler uyumsuz geldi bana. Gereksiz yere zoom kullanıp arka planı blurlaştırmak ve ön plandaki karakterlere odaklanmanın en kötü örneklerini gördüğümü söyleyebilirim. Geçmişten bir iki sağlam dekor ve prop getirip gerisini koyvermişler.

Kurgu: Kesinlikle hiç zahmet edilmediği en belli alanlardan birisi. Filmin karelerini makasla kesip rastgele önlü arkalı yapıştırsam 50% ihtimal bundan daha iyi bir kurgu çıkartabilirdim. Hikâye akışını o kadar sabote etmişler ki sonrasında ister istemez gelişine koyvermek zorunda kaldım. Karakter gelişimi alanında beyaz perdede son zamanlarda izlediğim en kötü filmlerden birisi. Anlatımı iki karakteri merkeze alarak yönetmeye çalışmışlar ama kötü anlatım ve senaryo ile yarışma gayesi ağır basmış anladığım kadarıyla.

Son söz: Modern çağ Joan of Arc’ı. Hem mesleki anlamda hem de özel yaşantısında. Tabi biraz daha titiz bir şekilde hayat hikayesi ekrana aktarılsaydı keşke. Filmin bu haliyle kendisinin Wikipedia sayfası bile daha heyecanlı ve dramatik geliyor bana.