Malumunuz, Türkiye’nin son 25 yılına neredeyse tamamen hakim olan ana siyasi mesele, dindarlar ile laikler arasındaki iktidar mücadelesi oldu. İki cenah da iktidarı istiyor, iktidarın nimetlerini bölüşmek istiyor ve iktidar nimetlerini kimin bölüşeceğini tanzim etmek istiyor. Bu kutuplaşma ülkenin yıllarına, huzuruna ve kalkınmasına mal oldu; mal olmaya da devam ediyor. Seçimlere doğru artacak bir kaos beklentisi, siyaset arenasına şimdiden hakim olmaya başladı. Ülkenin yarısı Kemalizm’den, diğer yarısı ve özellikle gençler, İslamcılık ve muhafazakarlıktan tabir caizse nefret ediyorlar. Türkiye bu kavgaya sıkıştı ve Kürt meselesini askıya aldı. Oysa ki, Türkiye’nin bu laik-dindar dikotomisinden çıkışı, ancak Kürt meselesinin kalıcı çözümü ile mümkün. Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi için bulunacak kalıcı çözüm, aynı zamanda Türkiye’nin yıllardır yaşadığı dindar-laik kavgasına da çözüm olacaktır. Zira Kürtleri yok saymayan, dışlamayan; tam tersine kapsayan bir söylem tüm ülkeyi de kapsayacak gerçek merkezi inşa edecektir.

Ayrıca, Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’yi sıkıştığı bu dikotomiden çıkartacak yapısal reformların da oluşturulması mümkün değildir. Biraz üzerine düşünüldüğünde ortaya çıkacaktır ki Türkiye’yi bu ikiliğe sıkıştıran problem ülkenin aşırı merkeziyetçi yapısıdır. Bu yapı merkezdeki rantı artırır, liyakat düzeninin düzgün işlemesini engeller, denetim mekanizmalarının fonksiyonel çalışmasına mani olur, sivil toplumun gelişmesine darbe vurur… Bu mesele, tek bir paragrafa sığmayacak kadar derin bir meseledir. Ve Türkiye bu meseleye bölünme kaygısı sebebiyle bir türlü girememekte, mevcut gayri fonksiyonel merkeziyetçilikte ısrar etmektedir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan, vatandaşı daha az şekillendirmeye kalkan, ona daha az müdahale eden ancak daha kapsayıcı bir merkez inşa etmektir. Azınlıkları, ve özellikle de “seküler Kürtleri” dahi kapsayabilen bir merkez siyaset, ülkenin hali hazırda ayrışmış iki kutbunun birbiri üzerindeki baskı ve tehdidini bertaraf edecektir. Ancak bu olgunluğa ulaşmış, toplumun tamamını kapsama potansiyeli olan bir ideoloji ve siyasi hareket, “merkez” olma iddiasında bulunabilir. Aksi halde bir hizibin iktidarı elde etmesi, kimseye merkez inşa ediyoruz diye yutturulamaz. Bu elim çabanın sonu da muhtemel bir kaostan fazlası olmayacaktır zaten.

Türkiye’deki iki ana kutbun da birinci problemi, iki farklı muhayyel cemiyet ve iki farklı makbul vatandaş hayal etmeleridir. Her iki taraf da bu makbul vatandaş tanımını merkeze oturtup, bir diğerini dışarıda bırakmayı merkez siyaset diye sunmaya çalışmaktadır. Bu siyaset de diğer blok tarafından şiddetle reddedilmektedir.

Türkiye, her iki tarafın bir diğerini şeytan ilan ettiği, bölünmüş bir topluma dönüşmüştür artık. Bu retoriği benimseyen iki cenahın “makbul” vatandaşları da bir diğerini “hainlikle” suçlamakta, kutuplaşmayı körüklemektedir. Bu ortamda rövanşın kaçınılmaz olduğunu anlamak için de siyaset bilimci olmak gerekmiyor aslında, havayı koklamak yeterli.

Bu iki siyasi kutup da radikalliklerini idealize liderlere dayandırarak meşrulaştırmaktadır. Siyasetin tıkandığı yer öncelikle burasıdır. Yazının başlığına referansla söylersem; “merkezin” iki Mustafa’dan (Muhammed Mustafa ve Mustafa Kemal) hangisinin yolunda, hangi idealize edilmiş liderin, muhayyel makbul vatandaş tanımına göre inşa edileceği konusunda yaşanan rekabet ülkeyi felakete sürüklemektedir.

Ancak bu iki ideoloji de, hem geçmişte hem de bugün, Kürtler başta, ülkenin azınlıklarını kapsama noktasında yetersiz kaldılar. Ve bu sebepten ülkede kalıcı, güçlü bir merkez siyaset yıllardır inşa edilemedi. Bu iki ideoloji de tüm ülkeyi kapsayacak bir merkez olamadı. İki ideolojinin de açıklarını görmek için bu iki ideoloji de Kürtler açısından ne ifade ediyor, onu yazıda detaylıca izah etmeye çalışacağım.

Ama önce bu iki ideolojinin merkezi inşa edememesine sebebiyet veren ve ülkeyi kutuplaştırma siyasetine mahkum eden ikinci handikapına değineyim. Yukarda bahsi geçtiği üzere, bu iki ideolojinin diğer handikapı ise Kürt meselesine kalıcı çözüm üretemedikleri için tüm kararlarını bölünme korkusu ile alıyor olmalarıdır. Bu yüzden devleti merkezileştirmek mecburiyetindedirler. Bu da merkezde oluşan rantı ve iaşe dağıtma mekanizmasını tekrar tekrar üretmektedir. Devlete hakim olmak ve devletin kaynaklarını bölüşmek her iki siyasi tarafın profesyonellerinin de, bunların etrafında konuşulan akbabaların da iştahını kabartır; evine ekmek götürmek isteyen sıradan vatandaşı ise bu iki kutup arasında kutuplaşmaya mecbur bırakır.

Bu paradoksal yapı ülkede kurulması hedeflenmiş olan devlet yapısını da, liyakat mekanizmasını da bozmaktadır. Kamusal yapının nepotizm ve kronizme kurban gittiği sistem içerisinde denetim ve örgütlenme şemaları da zayıflayıp ilkesizleştiğinden, bireyler ranta yönelmekte, bu durum da devlet içinde çeteleşmelere ve çıkar grupları oluşmasına sebebiyet vermektedir. Tepedeki kadroların güçlüyü tahakküm altına aldığı bu mekanizma içerisinde sivil toplum kuruluşları da felce uğramakta, ya yandaş örgütlere dönüşmekte ya da yok olmaktadır. Halkın talebini iletemediği sivil toplum kanallarının kapandığı sistem, toplumu kutuplaşmaya ve kaçınılmaz olarak gerilime itmektedir. Bu organizasyonsuzluk içerisinde devletin ne uzun ne de orta hedefli stratejiler geliştirip yürütmesi mümkün değildir. Devlet, mevcut hükümetin oyun alanına dönüşüp, bir yönetme ve hizmet etme aygıtı olma fonksiyonunu tamamen yitirmekte ve halkı bu sebeple üretimsizlik ve atalete sürüklemektedir. Ve tüm bu kısır döngü, Kürt meselesi çözülmeden sonuca ulaşamayacak şekilde tıkanmış durumdadır.

İki İdeoloji ve Kürtler

Öncelikle Kemalizm, ulus devletçi yapısı gereğince Kürt kimliğini tanımadı, tanıyamazdı. Ve doğal olarak politikası da inkar ve asimilasyon oldu. Asimilasyonu mümkün mertebe nötral bir ifade ile kullanmaya çalıştığımı belirteyim. Asimilasyon gönüllü olduğunda bir fırsat olabilir ancak bu yöntem 21. yüzyılda çok da sürdürülebilir değil.

Kemalizm tıpkı Boşnaklar, Arnavutlar veya Pomaklar gibi Kürtlere de asimilasyon kapısını açtı. Bu Osmanlı’dan devralınan bir mirasın ulus devlet yapısına entegre edilmiş haliydi. İsmin, kimliğin ve dilin kaybolup, Türk’e entegrasyonu devlet tarafından sağlandı, teşvik edildi, mecbur edildi.

Ancak Kemalist asimilasyon projesinin bir çok handikapı oldu. Bu handikapların başında 30’lu yıllarda Kemalizm’in içine karışan ırkçı damar bulunur. Bu damar olmasaydı belki de Kemalizm daha fazla başarı gösterebilirdi. Irkçı düşünce modeli 30’lu yılların Batılılaşma sürecinin bir parçasıydı ancak İkinci Dünya Savaşı sonunda çoğu medeni ülke tarafından terk edildi. Fakat bu model, Kemalizm’e ve Türkiye’ye yapışıp kaldı. Bununla beraber, Batılılaşma sürecinin bir parçası olarak, Orta Doğu kültürüne öfke de Kemalizm’in bir unsuru haline geldi. Bu iki Kemalist tutum, Kürtlerin asimilasyonu önünde engeller haline dönüştüler. Çünkü Kemalizm Kürtlere, asimile olsalar dahi bir müddet daha ikinci sınıf olacakları bir ideolojik yapı sunmuş oldu. Orta Doğululuktan ayrışmak da, etnik olarak Türkleşmek de birkaç jenerasyon sürecek bir mücadeleydi. Kimi aileler bu mücadeleye girdi, kimileri girmedi. Tabii başka faktörler de vardı. Mesela Kemalizm’in bir orta sınıf ideolojisi olması ve alt sınıfların taleplerini merkeze taşıyamaması, çoğunluğu alt sınıf olan Kürtlerde fazla bir karşılık bulamamasına yol açtı.

Bunlar ve daha başka sebeplerden dolayı Kürtlerin asimilasyonu kitleler halinde olmadı, tabana yayılamadı. Eğitim yolu ile asimile olup büyük şehirlere gelen bir nüfus dışında Kemalist siyaset, Kürtlerin asimilasyonunda kısmen başarılı, büyük oranda da başarısız oldu. Hoş Kemalizm zaten bırakın Kürtleri, İç Anadolu Türklerini dahi asimile etmekte yetersiz kaldı. Kemalizm’in Kürtleri devlete entegre etme gibi bir çabası ise hiç olmadı. Varlığını kabul etmediği bir kavmi entegre edemezdi zaten. Asimilasyonda da istediği başarıyı yakalayamaması Kemalizm’in Türkiye’de merkez ideoloji olması önündeki en büyük engellerden biri oldu.

Kemalizm, sadece asker ve bürokrasinin zorlaması ile iktidara vesayet eden bir rejim ideolojisi olabildi. Muhafazakarların zulmünden Kemalizm’e sığınan Alevilerin alt-alt orta sınıf destekçileri ile beraber Kemalizm, genelde orta sınıf ve orta üst sınıf kentlilerin, bir tür sınıfsal ideolojisi olarak halkta karşılık buldu ama çoğunluğa hiçbir zaman ulaşamadı. Aslında ulaşmak da istemedi ama bu da başka bir yazının konusu olsun.

İslamcılık/Muhafazakarlık ise diğer taraftan, Aleviler hariç, toplumun diğer unsurlarına olduğu gibi Kürtlere de Kemalizm’den daha fazla asimilasyon ve entegrasyon şansı tanıdı. Zira bir kişi, Müslüman olduktan sonra hangi etnisiteye bağlı olduğu İslamcılıkta önemli değildi. En azından söylemi bu yöndeydi. Yoksa Türkiye’de İslamcılık ve muhafazakar ideoloji örtük veya açık bir şekilde hep Türkçü bir damar barındırdı. Arap meselesinde de görüleceği üzere, “Müslüman ulusların üzerinde Türk hakimiyetinin kurtarıcı olarak görülmesi, gösterilmesi” bu Türk-İslam sentezinin özünü oluşturdu.

Özellikle sol-sağ ayrımının güçlü olduğu yıllarda, devlet erki açıkça Komünizm ile mücadele kapsamında bu sentezi savunanları kollarken; Sünni, mütedeyyin Kürtler arasında İslamcılık, muhafazakarlık, hatta Ülkücülük pek yaygın oldu ve taraftar kazandı. 12 Eylül sonrasında ise Türk İslam sentezinin Türkçülük tarafı azalıp, İslamcılık tarafı arttı. Ve devlete eklemlenmeye çalışan Kürtlerin önemli bir bölümü bu ideolojide devam etti. Daha önce yayınlanan Ülkücü-Kürtler yazımda şöyle bir paragraf vardı: “Taşrada ve taşralılarda yaygın olan, bu muhafazakâr milliyetçilik, özünde, Anadolu yerlisinin vatandaş olma çabasının ideolojisidir. Devletin gadrinden korunma ve devlete eklemlenme aracıdır. Oğlunun veya kızının iş bulabilme umududur, devlet nezdinde eşit muamele görme arzusudur, Ermeni gibi Rum gibi göçe maruz kalmama garantisidir, Dersim gibi bombalanmamaktır. İster bir Gürcü’nün ister bir Kürt’ün çocuğu olun, başbakan hatta cumhurbaşkanı olma umududur. O yüzden AKP milliyetçileştikçe, tek bir Kürt’ün dahi oy vermeyeceğini düşünenler yanılmıştır, yanılacaktır.”

Halen aynı fikirdeyim. Ancak mevcut haliyle İslamcılık de Türkiye’de miadını doldurmak üzere. İslamcılığın Türkiye’nin merkezini oluşturamayacak bir ideoloji olduğu Akp’nin bugün ülkeyi getirdiği yerde açıkça görülmektedir. Akp ve İslamcılık, ahlaki olarak toplumu bir arada tutma iddiasını kaybetti. Ahlaki olarak çöken bir ideolojinin ise merkezde kalma şansı zorbalık haricinde yok. Tarihte de olmadı.

Bunun dışında, İslamcılığın en büyük handikapı, kentleşme ile beraber nüfusu artan seküler Kürtlere, seküler olma şansı sunmuyor, sunamıyor olması. Türk-İslam sentezine dayalı bir merkezde, Türklerin kısıtlı da olsa seküler olarak merkeze eklemlenme şansı bulunurken, sekülerleşen Kürtlerin bu sentezde dışlanması kaçınılmaz bir sonuçtur.

Muhafazakar kuşakların Agnostik ve Deist yeni jenerasyon çocukları olduğu gerçeğini de düşünürsek, İslamcılık ideolojisinin bir reform yaşamadan yakın gelecekte ülkenin merkezi olmaya devam edemeyeceği açıkça görülüyor. Ve İslamcı, muhafazakar ailelerde büyümüş Kürt gençleri, politik kimliklerini muhafazakarlıkta değil başka yerlerde arıyorlar.

Oysa Kürtleri de içine alan seküler bir ideolojiye ülke en çok 1970’li yıllarda yaklaşmıştı. 70’li yıllarda Chp’ye hakim olan “Sol” siyaset, Kemalist retoriği azaltmış, daha fazla sosyalizme yaklaşmıştı. Bu sayede hem alt sınıfların problemlerini merkeze taşıyordu hem de etnik ve dini azınlıklara siyaseten daha rahat alan açabiliyordu. Bu revizyonist ideoloji Kürtlere merkezde olma fırsatı tanıdı. Ve bu sebeple 70’lerin Chp’si, Kürt coğrafyasında hatırı sayılır bir teveccüh gördü.

12 Eylül darbesi ile devletin bu siyaseti merkezin dışına itmesi, Türkiye sol hareketinin içerisindeki bir grubun sol perspektifli Kürt milliyetçisi bir siyasi çizgiye geçmesine sebebiyet verdi. Bu da kaçınılmaz bir sonuçtu. Sosyal demokrasinin Kürtlerle son flörtü ise Shp’nin Kürt açılımı ve Dep’li milletvekillerini meclise sokma kararı idi. Bu karardan sonra Shp’li siyasetçilerin yolsuzluklarının ana akım medyada ifşa edilmesi ise Türkiye yakın tarihinin manidar tesadüflerinden biri olarak unutuldu, geçti. Sonrasında Chp merkez-sol siyasi pozisyonunu kademeli olarak kaybetti. Milliyetçi-Kemalist bir partiye dönüştü ve Kürtleri merkez solun tamamen dışına itmiş oldu. 70’lerde Kürt coğrafyasının ilk iki partisinden biri olan Chp, Kürtler arasında siyasi bir opsiyon olmaktan çıktı.

Muhafazakar-Kemalist Kutuplaşmasından Çıkış 

 Şimdi geldiğimiz noktada Türkiye’nin iki ana güç merkezi, Muhafazakarlık ve Kemalistlik karşı karşıya. Ama bu iki ideolojinin taraftarları da, Türkiye’nin merkezi olmak ve devletten geçen iaşe dağıtımını tanzim edecek konumda bulunmak istiyorlar. Ve bu tanzimi yaparken ellerinde hazır bir “makbul vatandaş” şeması ile yola çıkıyorlar.

Bu gerilim ve kamplaşma, Türkiye’yi şu ankinden daha derin bir kaosa sürükleyebilir. Fakat bu gerilimden bir kaçış yolu halen var. Evvela, iki ideolojinin siyasi ve fikri önderlerinin önce sakince ellerindeki “makbul vatandaş” şemalarını bırakmaları gerekecek. Bu makbul vatandaş tanımının kaynağı olan “Mustafa Kemal” ve “Muhammed Mustafa” idollerini siyaset sahasında kullanmaktan vazgeçmeleri gerekecek. Bu iki isim de toplumun saygı duyduğu, siyaset üstü isimler olarak siyaset sahnesinden çekilecek.

Bu dönüşümü sağlamanın yolu da Kürtler başta olmak üzere ülkenin azınlıklarını da kapsayabilecek bir söyleme geçmekte gizli. Her iki siyasi kanat da, Kürtleri, Ermenileri, Alevileri, her türlü etnik, dini, cinsel azınlığı zorla asimile etmeye kalkmadan onlara yaşam hakkı tanıyacak, devlete eklemlenmesinin yolunu açacak bir söyleme rücu etmeye mecburdur. En önemlisi de “devletli’’ olmanın nimetlerini azaltacak şekilde devleti küçültecek bir reform sürecine gitmesi gerekliliğidir. Böyle kapsayıcı bir söylemin hayata geçmesi, bu söylem üzerine merkez inşa edilmesi, hem Kürt meselesini kalıcı olarak çözecek hem de ülkedeki kutuplaşmayı bitirecektir.

Burada laik cenahın siyasetçileri de, muhafazakar cenahın siyasetçileri de Ateist bir Kürt’ü dahi tehdit etmeyecek ve içeride yer bulmasını sağlayacak kadar geriye çekilmek zorundadır. Aksi halde ülke İttihatçı-İtilafçı kavgasına girip bir yandan da azınlıkları bastırmaya çalışan Osmanlı gibi dağılma sürecine girebilir.

İki cenahın birbiri ile Kürt karşıtlığı üzerinden anlaşabildiği, klasik milliyetçi dönemin ise artık son bulduğunu kabullenmek gerekir. Kutuplaşma, artık Kürt karşıtlığı ile bertaraf edilemeyecek kadar derin bir noktadadır. Bu kutuplaşma zaten esasında Kürt problemlerini görmezden gelmek veya en iyi ihtimalle ertelemek adına alınan kararlar sebebiyle bulunduğu noktaya gelmiştir. Bu saatten sonra sınır dışı operasyon yapmak veya Akdeniz’de sondaj gerginliği, ülkeyi konsolide etmeye yetmeyecektir. Her iki taraf da makulü inşa etmek ve siyaseten geri cepheye, yani merkeze çekilmek zorundadır. Yoksa ülkeyi kötü günlerin beklediğini anlamak gerekir.

Siyaseten bu söylemin karşılığı şu anda pek görünmüyor olabilir. Bu gerçeği göz ardı edemem. Makulü inşa etmek isteyenin işi kolay değil. Ama burada kilit nokta Erdoğan’ın gerdiği toplumu daha fazla germek yerine muhalefet olarak bir çıkış yolu yaratmak aslında. Kapsayıcı bir muhalefet inşa edebilmek gerekir. Ve bu kapsayıcı muhalefet, iki Mustafa’dan herhangi birinin makbul vatandaş tanımıyla kurulamaz. Merkeziyetçiliği güçlendirme vaadiyle kurulamaz. Otoriterlikle kurulamaz.

Bu noktada kutuplaşmayı sürekli körükleyen gürültücü nüfusa değil, mevcut kutuplaşmada, iki blok arasında mecburen bir tarafa geçmiş olan yaklaşık %30 civarındaki yüzer-gezer seçmene yoğunlaşmak gerekir. Bu seçmene yönelen kişi sadece siyaseten değil, ülkenin bekası için de önemli bir adım atmış olacaktır. Ayrıca belirteyim, Kürt meselesinin çözümü Suriyeli ve mülteci meselesinin çözümünde de etkili olacaktır.

Bu yazı Hdp ile alakalı bir şeyler söylemeden bitirilemez, bitirilmemeli. Hdp meselesine gelirsek, HDP her ne kadar Kürt siyasi hareketinin değil, Türkiye’nin partisi olduğu iddiasında bulunsa da, bu iddia ne HDP’nin Kürt seçmeninde ne de toplumun genelinde bir karşılık bulmamaktadır. Bu sebeple, ülkenin ihtiyacı olan kapsayıcı merkezi HDP ve milliyetçi Kürt siyasi hareketi inşa edemez. Hdp’nin milliyetçi Kürtler dışında çok küçük bir seçmen kitlesi hariç kabul görmemesi de bu gerçeğin kanıtıdır. Ülkenin ihtiyacı olan merkezi inşa edecek siyaset Hdp’den ziyade daha merkez pozisyonda ve iktidar namzedi olan partiler tarafından inşa edilebilir.  Ancak merkezi inşa sürecinde Hdp dışında kalan Kürtler kapsandığı gibi Hdp de görmezden gelinmemeli, onların da bu sürece dahil edilmesi sağlanarak hedeflenen kapsayıcı yapı oluşturulmak üzere siyaset yapılmalıdır.

Bu kadar ‘merkezi’ bir siyasi söyleme mevcut kutuplaşmış siyaset içerisinde elbette çok sert muhalefet gelecektir. Bu noktada şunu unutmamak gerekir, kapsayıcı olmak demek korkak olmak, sessiz olmak demek değildir. İktidar veya muhalefette dışlayıcı dil kullanan, gürültücü şekilde ülkeyi geren her kim olursa olsun, bu kişi veya kuruma en sert şekilde cevap verilmelidir. Kapsayıcı ve güçlü bir siyasi dil ancak böyle inşa edilir. Kutuplaşmadan bıkmış seçmene, özellikle iktidar bloğundan kopacak seçmene aşağılanmayacağı, dışlanmayacağı, güvenli bir alan yaratabilmek gerekir. Bu alan da pasif siyaset ile sağlanmaz.

Ve daha önemlisi bu yeni merkezin bir ideale, etkili bir hikayeye ihtiyacı olacaktır. Bir motive edici çıpa gerekecektir. Geçmiş örneklere bakarsak, belki bu çıpa 70’li yılların sosyal demokrat siyaseti gibi eşitlik ideali olabilir veya 2000’lerdeki gibi AB hedefi ve zenginleşme hedefi olabilir. Halka böyle bir çıpa sunmadan hikaye anlatılmaz. Anlatılsa da müşterisi çok olmaz. Şimdi Türkiye’nin yeni bir hikayeye ihtiyacı var. Çünkü eski hikaye trajik bir sona yaklaştı.

Umarım çok geç olmadan ülkenin karar alıcıları, iktidarı, muhalif siyasetçileri ve devlet mekanizmasının içindekiler de bu gerçekleri anlayabilirler. Çünkü, siyasete makul hakim olmazsa, kaos hakim olacak. Kürt meselesi görmezden gelinerek Türkiye’nin meseleleri çözülemeyecek. Bu gerçeği artık kabullenmek ve ivedilikle harekete geçmek gerekiyor.

Fotoğraf:  Serge van Neck