Tanzimat ile başlayan modernleşme hareketini üç kelime ile özetleyecek olsak bunlar merkezileşme, standartlaşma ve rasyonelleşme olurdu. Osmanlı siyasi, sosyal ve ekonomik hayatını önemli oranda etkileyen bu büyük değişim dalgası Osmanlı hukuk sistemi üzerinde de büyük etkiler bıraktı.

Kodifikasyon çalışmaları, modern mahkemelerin kurulması, kadı ve hakimlerin takdir yetkilerinin (tazir ve siyaset) kısıtlanması, suçların sınıflandırılıp standart cezaların uygulanması Tanzimat bürokratlarının rasyonel, standart ve merkezileşmiş bir hukuk sistemi kurmak için attığı adımlardan bazılarıydı. 

Modern devlet, öngörülebilen devlettir. Devlet, bir kişinin keyfine göre değil de yazılı kanunlarla, sürekli bürokrasiyle ve yerleşik prensiplerle yönetildiğinden, tamamen tahmin edilemese bile karar alma süreçleri takip edilebilir. Tanzimat reformlarının amacı da tek-tip, standart, öngörülebilir bir hukuk sistemi kurmaktı. Yani asıl mesele padişah birini yanına çağırdığında “acaba kellemi aldırmak için mi çağırıyor yoksa terfi ettirmek için mi” diye ikileme düşmemesiydi. 

Bedensel cezaların yerini para cezasının almasının bir nedeni de buydu. Bir suçun cezası dayak olursa bunu ölçemezsiniz. Şu suça bir birim dayak, buna iki birim dayak diyemezsiniz. Ancak para cezası ölçülebilir, standart bir şekilde herkese aynı ölçüde uygulanabilir. Öngörülebilir ve standart hukuk sistemi bunu gerektirir.

Hukuk alanında yaşanan değişimlerin en önemlilerinden biri idam cezasının gittikçe marjinal bir uygulama haline gelmesiydi. Tanzimat öncesi Osmanlı hukukunda padişah veya valiler istedikleri bir kişiyi herhangi bir yargılama olmadan idam ettirebilmekteydi ve buna “siyaseten katl” denirdi. Yani padişah veya bir vali kamu düzenini bozduğunu düşündüğü kişileri, mesela eşkıyaları ve asileri, hiçbir yargılama süreci olmadan idam ettirebilirdi. Pir Sultan Abdal’ın “siyaset günleri gelip çatmadan Açılın kapılar Şah’a gidelim” derken kastettiği siyaset buydu. Bu uygulamanın kötüye kullanılmaya ne kadar açık olduğunu sanırım söylemeye gerek yok.   

Osmanlı’da yaşayan herkesin canının, malının ve namusunun kanun güvencesinde olduğunu ilan eden Tanzimat devleti, öncelikle yerel yöneticilerin siyaseten katl yetkilerini elinden aldı ve bu yetkiyi sadece padişaha has kıldı. Hiç kimsenin adil yargılama olmadan idam edilemeyeceğini ilan eden merkezi hükümet, buna uymayan yöneticileri sert şekilde cezalandırdı.  

1858 Ceza Kanunnamesi padişahın da idam yetkisini büyük oranda sınırlandırdı. Kanunun 173. maddesine göre, ancak birisini öldürmek için “işkence veyahut pek ziyade gaddarane suretle eziyet eden” ve “cinayet ve şekavet-i müstemirre [sürekli] ashabından olub…sabıkalu olduğu tahkik ve tayin” edilen kişiler hakkında siyaseten katl hükmü verilebilirdi. Kısacası, bu kanundan sonra idam cezası nadiren uygulanan bir pratik haline geldi. 

Merkezi hükümetin yerel otoritelerin istedikleri gibi idam cezasını uygulayamamaları için koyduğu kurallardan biri de yerel mahkemelerin verdiği idam cezalarının uygulanabilmesi için mutlaka İstanbul’un onayının alınmasıydı.

Örneğin, Cidde valisi Namık Paşa 1858’de Cidde’deki İngiliz konsolosunu öldürenlerin acilen idam edilmesini isteyen İngiliz kumandana, her ne kadar bu kişiler suçlu olsa ve kanunlara göre idam edilmeleri gerekse de İstanbul’un onayı olmadan bunu yapamayacağını söylemişti (kaynak: İngiliz Arşivi, F.O. 424/18 Namick Pasha to Captain Pullen, 24 July 1858). Demek ki, Tanzimat’tan sadece 19 yıl sonra, Cidde gibi uzak bir vilayette bile idam cezası rahatlıkla uygulanamıyordu. 

1858 Ceza Kanunnamesinin idam cezasını sınırlamasının yanında bir başka büyük önemi daha var. Osmanlı tarihinde ilk defa bireysel haklar kodifiye edilmiş ve devlet, bu hakların garantörü olmuştur. Yani idam cezasını sınırlandıran kanun, aynı zamanda bireysel hakların devletin garantörlüğünde kanun güvencesine alındığı kanundur. Bu ikisinin birbiriyle ne kadar ilişkili olduğu sadece bundan bile anlaşılabilir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren idam cezası hukuken varlığını sürdürse de son derece nadir uygulanan bir ceza halini almıştır. Devlet otoritesinin ve kamu düzeninin korunmasına büyük önem veren Osmanlı bürokratları için eşkıyalık çok büyük bir suçtu ve yakalanan eşkıyalar genellikle idam edilirdi. Ancak, Tanzimat sonrasında idam cezası eşkıyalara bile sınırlı şekilde uygulanmıştır. 

Örneğin 1857’de Yanya’da bir grup eşkıya yakalanıyor ve bunların önemli bir kısmı idam cezasına çarptırılıyor. Ancak, İstanbul olaya müdahale ediyor ve bunlardan sadece cinayet işleyenlerin idam edilmesini, geri kalanın ise kürek cezasına çarptırılmasını emrediyor. Yakalanan bütün eşkıyaların idam edilmesinin “birçok nüfus-u beşeriyenin itlafına” yani birçok insanın gereksiz ölümüne yol açacağını ve eşkıyaların yakalanmasıyla birlikte “asayiş-i memleket husule gelmiş olduğundan” bu ağır cezaya ihtiyaç kalmadığı söyleyen İstanbul hükümeti bu idamları onaylamadı (kaynak: Osmanlı Arşivi, A. MKT. MVL, 92/70).

Burada bir önemli nokta daha var. Modernleşmeden önce suçun takibi ve cezalandırılması çok zor ve zahmetliydi. İletişim araçlarının ve bürokrasinin sınırlı olduğu bu dönemde suçun kovuşturulması çok pahalı bir işti. Bu sebeple en baştan suçun önlenmesi amaçlanmış, caydırıcılığı artırmak için de cezalar çok ağır yapılmıştı.

Ancak, Tanzimat sonrasında modern polis ve jandarma teşkilatları kuruldu. Adli tıp ve otopsinin ortaya çıkmasıyla suç takibinde bir devrim yaşandı. Ulaşım ve iletişim araçlarının gelişmesiyle merkez ile çevre arasında sıkı bir bağ kuruldu. Yani devlet bir suçu kovuşturmak için yeterli imkan, personel ve teknolojiye kavuştu. Caydırıcılığı artırmak için çok ağır cezalar koymak yerine, orantılı cezalar koyup suçluların cezalandırılması yoluna gidildi. Bu durumda idam cezası da geçmişteki fonksiyonunu kaybetti. Yani merkezi devlet güçlendikçe, devletin kurumları ve altyapısı genişledikçe idam cezasına olan ihtiyaç ortadan kalktı.  

İdam cezası 2004 yılında hayatımızdan tamamen çıktı. Bunda Avrupa Birliği’nin etkisi olsa da meseleyi tamamen AB’nin etkisiyle açıklamak yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı çok sığ bir açıklama olur. İdam cezası, 150 yıllık modernleşme serüvenimiz içinde tamamen organik bir şekilde, Osmanlı devletinin iç değişimlerinden kaynaklanan sebeplerden dolayı önemini yitirmiştir. Belli aralıklarla idam cezasını gündeme getirenler kendi tarihlerini inkâr etmekte, kendi birikimlerine savaş açmaktadır.  

Fotoğraf: Gábor Molnár