Çok Sevgili Daktilo 1984 Okurları,

Mart ayında COVID nedeniyle online eğitime acil iniş bile yapamadan burun üstü çakıldık! Bunun getirdiği stres ve yoğunluk yüzünden yazılara biraz ara vermiştik. Ama sizlere eli boş gelmiyoruz, bireysel ve toplumsal sağlığa ihtimam gösteren, sosyal mesafe kaygılı okurlarımız. TOBB-ETÜ’deki en müstesna öğrencilerimden Fatih Ümit Çetin ile birlikte, aniden patlak veren kriz hakkında kısa bir yazı serisi hazırladık. 

İktisatçı/finansçı dostlarımız günahlarımızı affetsin. Fatih Ümit aslında başarılı bir finansçı olup paraya para demeyecek iken, benim TOBB-ETÜ’de ekonomi-politik derslerimi alıp rotasını siyaset bilimi ve uluslararası ilişkilere kırmış, inanılmaz zeki ve başarılı bir öğrencim. Sonra Koç Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Halen benim de doktora derecemi aldığım University of Massachusetts Amherst’de (UMass-Amherst) doktora tezini yazıyor. Yani benzer tedrisattan geçmiş hoca-öğrenci ekibi olarak size bunları yazıyoruz. Fakat, kendisi mütevaziliğinden söylemez, ben baştan ifşa edeyim: Türkiye derecesi ile TOBB-ETÜ’ye girip okuduğu tüm okulları burslu okumuş, hocasından kat kat daha zeki ve çalışkan bir öğrenci Fatih Ümit. O yüzden serimizin tamamını okuyun deriz. 

Minneapolis’te 25 Mayıs tarihinde George Floyd’un beyaz polisler tarafından öldürülmesi üzerine bu protestolar neden patlak verdi? Etrafı toz-duman-alev sarmışken, lütfen anlık reflekslerle sonuçlara varmayalım. Bir de bizden dinleyin. 

Minnesota genelde sosyal demokrat bilinen, İsveç, Norveç gibi İskandinav asıllıların yaşadığı, en son 2016 seçiminde bile Demokratların kazandığı bir eyalet değil miydi? Nasıl oldu da buradan ırksal bir protesto patlak verdi? Minnesota’dan sonra pek çok eyalete yayılan siyah protestolarını nasıl açıklayabiliriz? 

Yazımızın ana tezini baştan bildirelim: Öncelikle bu durumu ABD tarihinde dalgalar halinde yükselmiş ırksal dışlama bağlamında okumalıyız. Carol Anderson’un da vurguladığı gibi Amerika’da Siyahların bir grup olarak ilerleme kaydettiği her dönemin peşi sıra, ne yazık ki, bu kazanımların “beyaz öfke” ile budandığı bir dönem yaşanmıştır. Adeta bizdeki mehteran yürüyüşü gibi. İki adım ileri atılsa, bunu mutlaka bir geri adım izlemiş. Köleliği savunan Güney’in İç  Savaşı kaybetmesi, Büyük Göç, Medeni Haklar Hareketi (Civil Rights Movement) ve en son Obama’nın seçilmesi gibi büyük zaferlerin peşinden hemen her seferinde reaksiyoner bir dalga yükselmiş. O yüzden ABD’de Siyahların ilerlemesi kesintisiz ve istikrarlı bir gelişimden ziyade, istikrarsız ve aksak bir yürüyüş olarak tanımlanır. Minneapolis’de patlak veren olayları da münferit bir hadise olarak değil, bu tarihsel süreçte bir halka, bir geri tepme olarak ele almak daha sağlıklı olacaktır.

Sivil/İç Savaş Dönemi: 

1850’lerden itibaren kölelik karşıtı bir siyasi grup olan Abolutionist’ler dönemin Cumhuriyetçi Parti’si içinde örgütlenerek Güney’deki kölelik düzenini sorgulamaya başladılar. Konu ulusal siyasetin kilit tartışmalarından biri haline gelmeye başlayınca, Güney eyaletleri federal sisteme baş kaldırıp 1861’de bağımsızlıklarını ilan etti. Nüfusun %5’inin hayatını kaybedeceği İç Savaş böylece başlamış oldu. 

Bugün özgürleştirici bir aziz olarak anılan ve ülkenin 2. kurucusu olarak gösterilen Abraham Lincoln, aslında savaşa Siyahları özgürleştirmekten ziyade, bir federasyon olan Amerika Birleşik Devletleri’nin bütünlüğünü korumak amacıyla girdi. Yani bizdeki lisanla ifade edersek, Lincoln’u asıl harekete geçiren faktör, ülkenin beka sorunuydu. Yine de savaşın Lincoln önderliğindeki Kuzey tarafından kazanılması sonucu geçirilen anayasa değişiklikleriyle Siyahlar için şu kazanımlar sağlandı:

  • Kölelik kaldırıldı (Anayasa 13. Ek Madde).
  • Siyahların vatandaşlık hakkı anayasal garanti altına alındı (Anayasa 14. Ek Madde).
  • Siyah erkeklere oy hakkı tanındı (Anayasa 15. Ek Madde).

Bu büyük değişikliklerin ardından Güney’de Siyahlar ilk kez eşit vatandaşlar olarak temel haklarını kullanabileceklerini zannettiler. Oysa süreç ne yazık ki bekledikleri gibi gelişmedi. Lincoln’ün suikast sonucu ölmesinden sonra gelen başkan, açıktan ırkçı Demokrat Andrew Johnson oldu. 

Johnson, derhal Siyahların yasal kazanımlarını yok sayan bir tavır aldı. Böylece ilk gerileme dalgası başlamış oldu. Göreve gelir gelmez isyancı Güneyli liderleri yasama organının (Kongre) itirazlarına rağmen affetti. İç Savaş sonrası özgürleşmiş ama malı mülkü olmayan Siyahlara destek ve hane başı 160 dönüm arazi vermek için Freedmen’s Bureau kurulmuştu. Johnson bu kararı durdurup eski plantasyon sistemini yeniden tesis yolunu açtı. Böylece Siyahların mülk sahibi, küçük çiftçi olma hayalleri de uçup gitti. Büyük çiftliklerin Güneydeki hâkimiyeti sarsılmadan devam etti. Dahası, Black Codes diye bilinen yasal düzenlemelerle, adına kölelik denmeden zorunlu-ücretsiz çalışma biçimi yeniden yürürlüğe konuldu. İç Savaş öncesi tüm ülkenin Gayri Safi Milli Hasılası %80 oranında köleleştirilmiş Siyah emeğine bağlıyken, bu iş gücünden feragat etmek zordu. 

ABD bizdeki gibi Kıta Avrupası ve Roma hukuku bazlı değil, içtihada dayalı ilerleyen Anglo-Sakson hukuk geleneğinden gelir. O yüzden ABD’de üst mahkeme kararlarının toplumsal etkisi çok yüksektir. Bir bakmışsınız o zamana kadar yasal olan durum, bir kararla artık yasa dışı olmuş. Siyahlarla Beyazların ayrı okullara gitmesi, işte böyle bir Anayasa Mahkemesi kararı ile bir anda yasa dışı ilan edildi. Nasıl? Çünkü, zamanla mahkeme bu içtihadı değiştirme gereği duydu. Hakimler de fikir değiştirebilir. Ancak, bu tarz büyük içtihat değişikliklerinin de sık sık olmadığını belirtelim… 

İç Savaş Sonrası, Çöken Yeniden İnşa, Güneyden Kuzeye Büyük Göç:

Ülkenin İç Savaş’a gidişini hızlandıran 1857 tarihli meşhur Dred Scott kararında Anayasa Mahkemesi Amerikan vatandaşlığının Beyaz olmayanları kapsamadığını ilan etmişti. Her ne kadar bu durum (en azından Native olmayanlar için) 14. ek anayasa maddesiyle savaş sonrasında düzeltilmiş gibi görünse de Beyazların üstünlüğüne inanmış Mahkeme tekrar sahneye çıkmakta gecikmeyecekti. Anayasal değişikliklerin uygulanmasında merkezi/federal hükümetin yetkisiz olduğunu ilan eden Mahkeme, Siyahları tekrar eski efendilerinin insafına bıraktı. Yeniden İnşa (Reconstruction) sürecini gözetmek için bölgede bulunan Federal askeri birliklerin de geri çekilmesiyle neredeyse bütün Siyah kazanımları geri alınmış oldu. 

Siyahların ekonomik bağımsızlık ve siyasi eşitlik hayalleri boşa çıkarken, Güneyde yaklaşık bir 100 yıl daha sürecek Demokrat Parti’nin tek parti hakimiyeti başladı. Cumhuriyetçi Parti’yi Güney’i savaşta yenen ve köleliği lağveden Lincoln ile özdeşleştiren beyaz liderler, bir asır boyunca Cumhuriyetçilerden uzak durdular. Ama bu esnada Güneyli siyasetçilerin İç Savaşı kaybetmelerine rağmen çeşitli manevralarla sosyo-ekonomik statükoyu olabildiğince koruduğunu, her tür eşitlik çabasını boşa çıkardığını görüyoruz. 

1880’lerin sonundan 1950’lere kadar Siyahların uğradığı sistematik ayrımcılık, hınç dolu Beyaz kitlelerce linç edilmeleri ve temel vatandaşlık haklarından yoksun bırakılmaları, siyasi gündeme neredeyse hiç gelemedi. Güneyli Siyahlar, adeta fiili kölelik koşullarında yaşamlarını sürdürmeye mecbur bırakıldı. Fakat, 1. Dünya Savaşı sonrası Kuzey’de yükselen endüstriyel ekonominin parçası olmak isteyenler, 1917-1918’den başlayarak Kuzey’e kitlesel olarak göç etmeye başladılar. 1960’lara kadar devam eden bu göç süreci Great Migration olarak da adlandırılır ve yerel ve ulusal siyasetin dönüşümünde çok büyük rol oynamıştır. 

Siyahların Kuzey’e göç sonucu elde edeceği kazanımları sindiremeyen ve ellerindeki ucuz iş gücünü de kaybetmek istemeyen büyük çiftlik sahipleri, yerel yöneticiler ve işadamları, Siyahların en basit seyahat haklarını bile kısıtlamaya çabaladılar. Bu uğurda trenler durduruldu, yolcular silahla tehdit edildi, bilet sırasında bekleyen Siyahlar çeşitli bahanelerle tutuklandı. Kuzey’deki iş imkanlarını sayfalarına taşıyan Chicago Defender gibi gazeteler kapatıldı. Bütün bu önlemlere rağmen Siyah göçünün önü kesilemedi. Sonunda Kuzey’e varmayı başaran Siyahlar, şehir çeperlerindeki kenar mahallelerde ayrı ve dışlanmış bir vaziyette yaşamak zorunda kaldı. Eskiden sadece Güney’e has sanılan linç eylemleri bu dönemde Kuzey’de de görülmeye başladı. Güney’e kıyasla daha az ırkçı farz edilen Kuzey şehirlerinde, bu dönemlerde son derece ayrımcı kanunlar yapıldığını görüyoruz. Sun Down Laws denilen bu yerel kanun ve yönetmeliklere göre Siyahlar il sınırları içinde sadece ve sadece gündüz vakti bulunabilirdi. Hava kararınca Siyahların şehirlerde bulunması, dolaşması, sokakta olması yasaktı. Keza evlerin tapularına “sadece beyazlar satın alabilir” şeklinde şerh düşülmeye başlandı. Otomatik olarak bu kanunlar Kuzey’deki pek çok şehri sadece Beyazların rahatça ikamet edebileceği, Siyahların ise en fazla gündüz emekçi olarak bulunabildiği mahallere dönüştürdü. 

James Whitman’ın da gösterdiği gibi 1930’lar ABD’sinde ırkçı hukuk düzeni aşırı derecede kök salmıştı. Güney’deki Jim Crow sistemi ve yürürlükte olan melezlik karşıtı kanunlar, Nazi Almanya’sında çıkarılan Nuremberg Kanunlarına doğrudan ilham oldu. Hatta kimi kanunlar Nazi hukukçuları tarafından bile aşırı bulunmuştu.

1896’da Plessy v. Ferguson vakası diye bilinen kararda Anayasa Mahkemesi kamusal ve özel alanlarda ırk ayrımcılığını yasallaştıran “separate but equal” (farklı ama eşit) doktrinini yürürlüğe koydu. Yani farklı ırklar farklı okullara gidecek, farklı vagonlara binecek, farklı yerlerden alışveriş yapacak, farklı çeşmelerden içecekti. Fakat, yasal olarak bu ayrımcı uygulamalar birbirine eşdeğer sayılacak, bir taraf öteki tarafın alanına girmeye teşebbüs etmeyecekti.  

II. Dünya Savaşı Sonrası, Medeni Haklar Mücadelesi: 

Anayasa Mahkemesinin 1896’da meşrulaştırdığı ayrımcılık, 1954 yılında yine Mahkemenin aldığı Brown v. Board of Education kararıyla tamamen alaşağı edildi. Bu yeni kararda Mahkeme farklı okullarda eğitim kalitesinin son derece farklı olduğunu, Siyahların devlet okullarında eşit ve adil bir eğitim alamadığını tescil etti. Devlet okullarında ırk ayrımcılığını ilga etti. Okulların karma olmasını zorunlu kıldı. Devlet yetkililerini, özellikle de federal hükümeti bu kararı uygulamakla yükümlü kıldı. Pek çoğumuz siyah-beyaz fotoğraflarda o dönemde Siyah öğrencileri kendilerine bağırıp çağıran Beyazların arasından federal polis veya asker eşliğinde eskiden sadece Beyazlara ait okullara girmeye çalışırken görmüşüzdür. Aşağıdaki fotoğraf karesi de bunlardan biri.

6 yaşındaki Ruby Bridges New Orleans’da ilkokula 4 federal polis (US Marshals) koruması altında gidiyor. (1960)

Anayasa Mahkemesinin Brown v. Board of Education kararı ve dönemin Cumhuriyetçi Başkanı Eisenhower’ın baskıları sonucu ırkçı eğitim düzeninin yıkılacağından korkan pek çok Güneyli yönetici, eski düzeni sürdürmek için derhal yeni araçlar geliştirdiler. Ursula Hackett ve Desmond King’in son makalelerinde de belirttiği gibi, okulların entegre edilmesi istenen bölgelerdeki kamu idarecileri, Beyaz ailelere çocuklarını özel okullara yollamaları için harç desteği sağladı. Devlet okullarının kalitesi, bütçesi, imkanları kısıldı. Kamu fonları Beyaz aileler üzerinden dolaylı olarak yine Beyazların gittiği özel okullara aktarıldı. Pek çok yerde devlet okulları bilfiil kapatıldı. 

Eğitim alanındaki bu restleşmelere rağmen 1950’lerle birlikte artık eşit haklar için mücadele daha güçlenmişti. Bunda pek çok faktörün, hatta Soğuk Savaşın bile etkisi var. Mary Dudziak’ın ifade ettiği gibi, içeride ırkçı düzeni sürdürmek, dışarıda Sovyetler ile rekabet eden ABD için ekstra bir jeopolitik yük oluyordu. Kendi ülkenizdeki Siyahlara ikinci sınıf insan muamelesi yaparken, Afrika’da, Asya’da, Latin Amerika ve Karayipler’de nasıl özgürlük mihmandarı olacaksınız? Nitekim bu dönemde Siyahların temel vatandaşlık hakları iki kanunla tekrar gündeme alındı: 1964 Civil Rights Act ve 1965 Voting Rights Act (VRA). 

Ne yazık ki, bu ilerici dalga da toplumsal eşitlik ve adaleti sağlamada istenilen oranda başarılı olamadı. 1965 sonrası dönemde aleni ırkçılık yapmanın nihayet tabu haline gelmesinin ardından Siyahların ilerlemesinden rahatsız olan öfkeli Beyazlar iki temel strateji geliştirdiler: UMass-Amherst’den Jesse Rhodes’un da çeşitli araştırmalarla ortaya koyduğu gibi, VRA ile birlikte Siyahların ve diğer azınlık grupların oy hakkını koruyan federal düzenlemelere doğrudan yasama organında kanunla karşılık veremeyen Cumhuriyetçiler, bu kez yargı organını kullanmaya soyundular. Fırsat buldukça Anayasa Mahkemesine bu yasal korumaların altını oyacağını düşündükleri muhafazakar, statükocu hakimleri atamaya başladılar. Bu mahkemelere yandaş hakim atama stratejisi 2013’de Shelby County kararıyla meyvelerini verecekti ki, buraya tekrar döneceğiz. Şimdi gelelim Güney’in Cumhuriyetçi Parti’ye olan alerjisi nasıl geçti? Nasıl oldu da Lincoln ve İç Savaş yenilgisi sonrası blok olarak Demokrat Parti’ye kayan Güney tekrar saf değiştirip koyu Cumhuriyetçi oldu?

Güneyin Cumhuriyetçi Parti ile Barışması: 

Cumhuriyetçi Parti, 1965 sonrası parti tabanlarında yaşanan sismik sarsıntılar (party realignment) sonucu önemli değişimler geçirdi. Nixon ve Reagan dönemlerinde Parti Güney’e açılma stratejisi geliştirdi. 1960’larda itibaren madde kullanımı toplumun pek çok kesiminde yaygınken, Cumhuriyetçi başkanlar toplumsal düzen ve asayiş (Law and Order) söylemini benimsediler. Fakat, bu düzen ve asayiş söylemi toplumun her kesimine eşit davranmıyordu. Asayiş adı altında milyonlarca Siyah vatandaş tutuklandı, uzun süreli hapis cezaları aldılar. Yapılan tüm ampirik araştırmalar bu dönemde adaletin terazisinin son derece taraflı tarttığını net olarak gösteriyor. Ancak, Siyahların hukuksuzca hapsedilmesi, Güneyli Beyazlarla Cumhuriyetçi Parti arasında yıkılan köprüleri tekrar inşa etti. 

Bugün milyonlarca Siyah çocuk için hayat, getto-vari mahallelerde doğup, kaynağı/şartları yetersiz okullardan yüksek teknolojili hapishanelere düşmekten ibaret (school-prison pipeline). Neden okullar yetersiz? Çünkü, son derece adem-i merkeziyetçi bir eğitim sistemi olan ABD’de her muhitten alınan emlak vergisi, o semtin devlet okullarını (ilk-orta-lise) sübvanse ediyor. O yüzden, zengin muhitte devlet okulları gayet iyi. Ama fakir muhitte, okullar da kötü çünkü emlak değeri düşük ve dolayısıyla emlak vergilerinden okullara giden kaynak az. İyi muhitlerde Beyaz çocuklar daha anaokulunda okuma-yazmayı sökerken, çoğunlukla Siyahların gittiği bazı okullarda okuma-yazmayı tam sökemeden ilkokulu bitiren öğrenciler var… 

Tekrar asayiş söyleminin yükselen değer olduğu Nixon ve Reagan dönemine dönersek, madde kullanımı bahanesiyle sistematik olarak Siyah gençlerin hapsedildiğini görürüz. Oysa toplumda uyuşturucu kullanımında Siyahlar ve Beyazlar arasında ciddi bir fark yok. İki grup da yaklaşık aynı oranda tüketiyor. Hatta kokain çok pahalı olduğu için, Beyazlar arasında daha yaygın. Ama hapse gidenler çoğunlukla Siyah. Bu hapis stratejisi o kadar çığırından çıkmıştı ki, ABD’de o dönemde hapisteki Siyah sayısı Güney Afrika’nın Apartheid rejimindeki sayıdan bile fazlaydı. Yani ABD’dekinden daha az sayıda Siyahı hapse atarak tamamen Beyazların üstünlüğüne dayalı bir rejimi sürdürebiliyordu Güney Afrika! 

Michel Alexander çok tutan kitabında ABD’nin bu ırkçı infaz sistemini Yeni Jim Crow olarak tanımlıyor.  1970’lerde özellikle Nixon zamanında yürürlüğe konulan bu yeni ırkçı düzen yüzünden mahkum sayısı 300 binden iki milyona yükseldi. Üstelik suç oranlarında görünür bir artış yokken bu artış gerçekleşti. Dünya nüfusunun %5’ine sahip ABD, dünyadaki tüm mahpusların dörtte birini barındırıyor hapishanelerinde. 

Değerli okuyucular. Belki içinizden bazıları şöyle diyordur: “Aman, yüreğimiz kabardı… Niye bu hapis işini uzatıyorsunuz. Madem suç işlemiş, çeksin cezasını çıksın! Minneapolis’e gelin hadi!” 

Ancak, maalesef kazın ayağı öyle değil. Az daha sabredin, sadede geliyoruz. Milyonlarca Siyahı bu dipsiz kuyulara atmanın toplum için büyük bedeli var. 

Hapse girmek ABD’de çok büyük bir damgalanma, bizim kanun-nizam bilir okurlarımız. Değil hüküm giymek, yasa ile en ufak bir ters düşme, bir trafik cezası bile hemen sicilinize işleniyor. Hapis yatıp çıkanlar topluma borcunu ödemiş, eşit vatandaşlar olarak hayatlarına devam edemiyor. Salıverildikleri halde adeta bir aşağı kast hayatına mahkum oluyorlar. Suç işledikleri her iş başvurusunda önlerine geliyor. Ev kiralarken mülk sahipleri Türkiye’deki adli sicil kaydı benzeri bir kontrol (background check) yaptıkları için, iyi yerlerde ev tutamıyorlar. Daha pahalıya, daha kötü muhitlerde oturabiliyorlar ancak. Dolayısıyla ne oluyor? Çocukları da iyi okullara gidemiyor. Hemen her sosyal haktan yoksun bırakılıyorlar. Düşük gelirlilere verilen yemek fişlerini bile alamıyorlar. Üstelik mahkemelere ve özel şirketlerin işlettiği hapishanelere yüzbinlerce dolar borçla dışarıya çıkmış oluyorlar. Pek çoğu ya kısa süre içinde hapse geri dönüyor ya da sayısı milyona varan evsizler ordusunun yeni neferleri haline geliyor. 

Artık bundan da kötüsü olamaz diyorsanız yanılıyorsunuz, yüreği kabarmış okurlarımız. Var! Pek çok eyalet yolu bir kez olsun hapse düşmüş kişilerin oy verme hakkını elinden alıyor (fellon disenfranchisement). Kısacası, Cumhuriyetçi Parti bu yeni Jim Crow düzeniyle Siyahların 1965 yılında Oy Verme Hakları Kanunu (VRA) ile elde ettikleri demokratik kazanımların altını sinsice oyuyor. Bugün 2 milyondan fazla Siyah bir müddet hapse girdikleri gerekçesiyle demokratik oy hakkından tamamen mahrum durumda.

Bugünlerde yaşanan protestoları eleştiren muhafazakar Beyaz kesim, Martin Luther King Jr. liderliğindeki pasif direnişleri ve barışçıl yürüyüşleri örnek veriyor. Oysa o döneme baktığınızda, bir din adamı ve her zaman pasif direniş yanlısı olan King terörist olmakla suçlanmış, evi dinamitlenmiş, çoluğu çocuğu ölümle tehdit edilmiş! Yani protestocu ne yaparsa yapsın, isterse ağzıyla kuş tutsun, bazı kesimlerce makbul vatandaş değil, sevgili kadirşinas okuyucularımız. 

Şimdilik birinci bölümü burada tamamlıyoruz, fasıl fasıl okumaya da seven, sevgili arif okurlarımız. Fatih Ümit ve ben online ders vermede allame-i cihan olduk, o yüzden derhal kapanışta size bir quiz yapmadan bırakmıyoruz. 

İkinci Bölümde Obama dönemi, Çay Partisi, Minneapolis niye patladı ve seçimlerde ne olacak bu memleketin hali gibi çok heyecanlı konularımız var. 

Lütfen bizi okumaya devam edin. 

Birinci Bölüm Quiz soruları: 

1. ABD’de federal devlet niye daha çok Siyahların ve düşük gelirli ailelerin çocuklarını okutan kötü okullara doğrudan müdahale edip finansman sağlamıyor?

a) Eğitim yerel idarenin kontrolünde ve finansmanı da onlar sağlıyor.

b) Merkezi hükümetin ilk-orta-lise eğitimine doğrudan müdahil olmak için yasal zemini yok.

c) Okullar yerel vergilerden ve yerel kaynaklardan finanse ediliyor. 

d) Yukarıdakilerin tamamı doğru. 

2. ABD’de hüküm giyerek cezaevinde yatmış bir vatandaş aşağıdakilerden hangisi ile karşılaşır?

a) İş bulmada zorluk, ayrımcılık.

b) Ev kiralamada zorluk, ayrımcılık.

c) Seçme-seçilme haklarının süresiz kaybı.

d) Yukarıdakilerin hepsi olabilir. 

Cevaplar: 1.d; 2.d

Fotoğraf: Mike Von