“Düzenbazlık ve iki taraflı davranma,
yaşama istencinin dışavurumudur, hatta
daha süslü bir şekilde ifade etmek
gerekirse, hayati emareleridir.”

– Michel Maffesoli

Bölüm 2: Kolpacı

Ahmet Mithat Efendi’nin, önceki yazımda kısaca analiz etmeye çalıştığım “Felatun Bey ile Rakım Efendi” adlı romanı “alafranga züppe” adlı özneselliği kavramsallaştırması bakımından ne kadar önemli ise, Kolpaçino’nun ilk ve ikinci filmi de (2009-2011), “kolpa” adlı özneselliği karşımıza tüm çıplaklığı ve (kara) komedisi ile çıkarması bakımından o kadar önemli bir yapım.[i]

Bu tabii iddialı bir ifade, zira nerede bir Ahmet Mithat Efendi nerede bir Kolpaçino. Okumuş, eğitimli, “evrensel” standartları ve kültürel kodları az çok benimsemiş insanlar için Kolpaçino yaklaşılması pek de uygun görülmeyen bir yerde duruyor. Bu neden böyledir; insanlar neden Kolpaçino filmine ya nefret edilen ya da hayranlık duyulan politik bir figürmüş gibi yaklaşır ve neden Kolpaçino filmini seven tek bir kadına dahi henüz rastlanılmamıştır, bu gibi soruları yanıtlamak için öncelikle; “alafranga züppe”den “kolpacı”ya, “kolpacı”dan ise “bitmiş insan”a olan yazı dizimizin sonuna ulaşmamız gerekiyor. Değişen dünya ile birlikte mutasyon geçiren bu özne tiplerini bir bir ortaya koyduğumuz vakit, Kolpaçino’yu izlemeye gerek duymadan, içgüdüsel olarak Kolpaçino ve “temsil ettikleri”ni (her ne ise artık bunlar) sevmeyen birtakım eğitimli ve aydınlık yurdum insanının çıkmazlarını ve hasletlerini daha rahat irdeleyebileceğiz.

Orta sınıf teleolojileri

Şimdilik şu şekilde bir genelleme yapmak ile yetinelim. İnsanlar ikiye ayrılır. Kimisi için hayat, yürünmesi gereken – başka türlüsü mümkün olmayan – belli başlı yollardan oluşur. Biz bu yol, yörünge, güzargah anlayışını felsefede “teleoloji” (erekselcilik) kavramı ile açıklarız. Örnek vermek gerekirse: Kişi eğer eğitim aldıysa, saygılı olmalı, saygılı ise dürüst olmalı, dürüst ise sigortalı bir iş bulmalı, sigortalı bir işi var ise aile kurmalı, bir ailesi varsa sadık olmalı, sadık ise mutlu olmalı, mutlu ise üretmeli, vs. vs. şeklinde ilerleyen lineer bir örgü. Teleolojiyle düşünen insanlar, tüm bu kategoriler arasında gereklilik ile kurulan bir bağ görürken, teleolojilerin çekici sarmalına kuşku ile yaklaşanlar için tüm bu tertip ve genel olarak bilumum düzenlemeler, bir kurgu olarak görünür. Başka bir deyişle, herkesin her şeyi yapabilmesinin önünde hiçbir engel yoktur. Bu durum ortaya, eski kabullerin havada kaldığı, kestirilmesi zor, güvensiz, tehlikeli ve “yanlış” bir dünya çıkarır. Örnek vermek gerekirse, liberal olmadan da kapitalist olabilirsin (misal Çin). Dürüst olmadan da başarılı olabilirsin. Sadık olmadan da aile kurabilirsin. Kolpaçino filmine şans vermeyi reddedenleri, teleolojilerle kendi yarattıkları temiz, kestirilebilir ve “doğru” kurguların hakikatinde yaşamak isteyenler olarak anlamamız mümkün. Yani, Kolpaçino, hayatını belli bir standartlar ve kültürel kodlar çerçevesinde kuranlar ve idame ettirenler için tehdit teşkil eden bir filmdir. Bu nedenle, Kolpaçino’dan uzak durmak, Ahmet Mithat Efendi’nin üstüne giderek elde etmeye çalıştığı şeyi, arkasını dönerek elde etmeye çabalamaya benzer. Yani bu, insanın kendi içindeki “kolpacı”yla arasına bir mesafe koyabilme çabasıdır. Fakat gel gör ki, 2020 yılı itibari ile aşılamayacak bir mesafe, maalesef ki, kalmamıştır.[ii]

Kolpaçino

Kolpaçino, esas olarak, kapitalizmin küresel ölçekte kazandığı galibiyetin ve yarattığı alternatifsizliğin insan üzerindeki etkisini son derece doğal, komik ve yerel bir şekilde irdeleyen bir yapım. Diğer birçok Türk komedi filminin aksine, Kolpaçino, eşitsiz gelişmenin sonucu olarak, birçok çelişkiyi içinde barındıran bir toplumun en zıt kesimlerini (köy ve şehir, zengin ve fakir) yan yana getirme ucuzluğuna düşmez. Yine aynı şekilde, aşırı ve abartılı bir tavır sergileyerek seyirciyi güldürmeye çalışan, kurmaca ve eğreti bir absürtlük çabası da Kolpaçino’da yer almaz. Hatta ve hatta, Kolpaçino, Türk’ün uzay ile, ne bileyim taş devri imtihanı gibi yaratıcılıktan uzak olduğu kadar yaratıcı gelen kestirme yollara da girmez. Kolpaçino’ya aslında, dünyanın sayılı komedi-sanat filmlerinden biriymişcesine yaklaşılabilir. Zira, film son derece basit bir şekilde, bir grup “kolpacı”nın hayatından kameraya yansıtılmış bir kesitten ibaret. Bu nedenle Kolpaçino, kendi performansından oluşan, kendi deyişi ile “kendi ispatı için yaşayan” bir yapım. Kolpa insan, kolpa dünya nedir diye merak ediyorsan, tek yapman gereken bu filmi deneyimlemek.

Kolpa ve Kalite

Kolpaçino’nun hemen hemen her sahnesi, değişen ve alternatifsizleşen dünyanın, kendi içine bükülerek, nasıl alternatifler yarattığını anlatması bakımından altın değerinde. Bu nedenle film (bir ve iki) üzerine düşünülüp, afili bir kültürel, sosyal ve felsefi analiz yazılabilecek bir potansiyele sahip. Ne var ki, yerimiz ve zamanımız kısıtlı olduğu için ben en favori sahnelerimden birinin kısa bir analizi ile yetineceğim.

Sahne, Sabri Abi’ye (Aydemir Akbaş) kına gecesine gelmediğinin belirtilmesi ile başlayan o ünlü havuz sahnesi. Şuradan izleyebilirsiniz:

Öncelikle “parti” üzerine birkaç kelam etmek lazım. İzleyicinin ilk gözüne çarpan, filmdeki hemen hemen her şey gibi, partinin de son derece kolpa bir parti olması. İnsanlar, tipler, giysiler ve genel atmosferden buram buram akan bir “kalitesizlik” mevcut.

Ve tabii ki, balıklama “atlayamayan” o adam.

Nasıl ki, alafranga züppe ile “Batı”yı taklit etme arasında yakın bir ilişki varsa, kolpa ile “kalitesizlik” arasında benzer bir ilişki gözlemek mümkün. Daha sonra “bitmiş insan” ile göreceğimiz üzere her kalitesizlik kolpacılığa yol açmasa da her kolpacıda kayda değer bir kalitesizlik gözlemlemek mümkün. Bu nedenle “kaliteli kolpacı” kendi başına bir oksimoron.

Kalite mevsuzu, kolpacı ile alafranga züppe arasındaki ilk önemli ayrım. Alafranga züppe karakteri, kolpacıların aksine giyimi, kültürü ve yaşantısı ile son derece kaliteli bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Hatta, belki de alafranga züppenin kendine has yüksek kalitesini (ve simgelediği “Batı” kültürünü), dönemin muhafazakarlarını çıldırtan ana unsur olarak görmek de mümkün. Osmanlı entelijansiyası, bu kaliteyi kendilerine karşı bir tehdit olarak gördükleri için, Nietzschevari bir baş aşağı ediş ile kendilerini yukarı çıkarmayı hedeflemiş olabilir (efendiler bakın biz daha kaliteli ve orijinaliz, onlarınki safi imitasyon). Bu bilinmezlikler bir yana, emin olduğumuz bir şey varsa o da kolpacı ile alafranga züppe arasında, kalite açısından bir uçurum olduğu. Bunun nedenine, sonucuna sonradan değineceğiz.

Gelin partiye geri dönelim.

Kolpa ve doğallık

Sahne, Tayfun’un (Ali Çatalbaş), Sabri Abi’yi uyarması ile başlıyor.

“Sabri Abi bak gözünü seveyim, kına gecesine gelmedik. İçeride manitalara filan bakma öyle. Acayip lavuklar var hepsi filinta gibi. Çapları bize göre değil abi. Haddimizi bilelim yolumuza bakalım.”

Bu söylem ile Tayfun ve Sabri Abi’nin böyle bir ortama ait olmadığı ima ediliyor olabilir. Ne var ki, bu da Tayfun karakterinin ağzından çıkan hemen hemen her şey gibi stratejik bir yalan ve ibretlik bir kolpacılıktan ibaret. Tayfun, filmdeki en garip karakterlerden biri. Kimsenin tam olarak güvenmediği ama silip de atamadığı, her zaman tolerans eşiğinde yalanlar söyleyen, ne iyi ne kötü, kolpanın aydınlık yüzü diyebileceğimiz filmdeki en kaygan karakter. İşine gelen tarafa, işine geldiği anda geçmesini çok iyi bilen, belki de filmdeki en büyük kolpacı kendisi.

Kaygan ve stratejik zekasını kullanarak ortama girerken kendini örselemekte bir sakınca görmeyen Tayfun’ın aksine Sabri Abi, akış kabiliyetini kaybetmiş (veya reddetmiş), sürtüne sürtüne etrafına kıvılcım saçan, kasları her daim gergin, kolpanın karanlık yüzünü simgeleyen bir karakter. Ne kendi gibi kolpacılarla başa çıkacak keskin bir stratejik zekâsı ne bu uğurda kendini yoracak sabrı, ne de kendi gibi kolpacılara tahammülü var. Sabri Abi karakterini, olması gerekenden bir karış üstünü yapmayan, “gerçeklik” kavramına, kültürlü ve eğitimli orta sınıf mesafesinden değil, “gerçeğin ta kendisi”nden bakınca insanın aldığı hal olarak anlamak mümkün. Bu nedenle, Sabri Abi, genel anlamıyla “ikna olmamış” bir karakter. Tayfun’un dedikleri bir kulağından giriyor ötekinden çıkıyor. Zira Sabri Abi’nin çok iyi bildiği ve prensip edindiği bir gerçek var: “Benim girebildiğim ortam, kolpadır. Oralarda kolpa olmayan bir gerçeklik varsa (buna inanıyor mu bilmiyoruz), benim yolum zaten onun yakınına dahi düşmez.” Bu nedenle, çapları bize göre değilmiş, filintaymış, hepsi Sabri Abi için tek bir şey ifade ediyor: Kolpa. Böyle ortamlar doğal habitatı olan Sabri Abi için, taktikmiş, planmış, stratejiymiş… gerek yok. Sabri abi, Tayfun’un aksine görev(sizlik) bilincine sahip, ciddi ve organik bir kolpacı. Eğer kaliteli bir kolpacı mümkün olsaydı, o Sabri Abi olurdu.

Sabri Abi ve Tayfun, bir madalyonun aydınlık ve karanlık iki yüzü olarak aslında şunu ifade ediyor: teleolojilerin kifayetsizliği. Başka bir deyişle, hayatta hiçbir şeyin gerekli olmaması. Ya da, aynı anlama gelen, her şeyin yapaylığı ve rastlantısallığı. Bu alafranga züppe ile kolpa arasındaki ikinci önemli fark. Alafranga züppelerin aksine kolpaların dünyasında “doğal” olan hiçbir şey yok. Bu şuna benziyor, yalan söyleyen bir insan, her şeye rağmen, doğru ile ilişkini koruyan insandır. Halbuki bir kolpacı basit bir yalancı değildir, zira kolpacının bizzat doğruyla olan ilişkisi sorunludur. Kolpa dünyada, her şey “yalana yakınsar”. Ve her şeyin yalana yakınsadığı bir dünyada, yalnızca stratejiler, taktikler ve planlar vardır.

Şimdi gelin, bu yalanlar dünyasına bakalım ve kolpacılık nasıl performans ediliyor kendi gözlerimizle görelim.

Kolpa ve Çelişkiler

Tayfun ve Sabri Abi, her iki karakter kadar kolpa olan “parti”nin, yine kolpalıkta kimseden aşağı kalır bir yanı olmayan düzenleyicisi Özgür adlı karakter (Şafak Sezer) tarafından karşılanıyor. Ufak bir tanışma seasından sonra, Özgür aniden “Tunç naber? Gel lan naber,” diye bağırarak Sylvester Stallone’a benzeyen son derece kaslı bir karakteri sahneye sokuyor.

Burada Sabri Abi’nin gülümserken döner dönmez Tunç’u görünce yıkılan dünyası ve Tunç karakterine bakarken suratına yayılan haset, hayranlık ve şaşkınlık arasında gidip gelen o duygu kokteyli, MFÖ Beatles olsaydı, Oscar alacak bir oyunculuk gerçekten.

Tunç’un kadraja girmesi ile bir anda değişen bu dinamik kolpacılığın işleyen mekanizmalarını anlatması adına çok mühim bir sahne.

Kolpacılar hakkında altı çizilmesi gereken, yukarıda değindiğimiz, önemli bir husus var. Kolpacılar, yalan değil, “yalana yakınsayan” bir dünyada yaşar. Bu nedenle, kolpacı, teleolojilerin kifayetsizliğini gösterse de bu kifayetsizliğin sonucu olan yapaylık ve kalitesizliğe henüz tam anlamıyla ayak uyduramamıştır. Başka bir deyişle kolpacı (daha sonra göreceğimiz üzere, “bitmiş insan”ın aksine) hala daha “deneyen” ya da daha doğrusu “deneyemeyen” insandır. Kolpacı bu bağlamda, “doğru” ve “gerekli” olan ile hala daha garip bir ilişki içindedir. Ben bu ilişkiye, çelişki diyeceğim. Bu da üçüncü ayrım. Alafranga züppe karakterinin aksine, kolpacı devamlı bir karar verememe halindedir. Aynı, yukarıdaki havuza atlayamama hali gibi, kolpacı ebedi bir “eylememe” halinde kısılıp kalmış, devamlı bir deneyemeyiş ve başaramayıştan mütevellit bir çelişkiler yumağı olarak karşımıza çıkar. Kolpacıların en büyük marifeti ve en büyük sıkıntısı budur, “eylememe hali”. Sevmek isteyip de sevememe, yardım etmek isteyip de edememe, doğrusunu yapmak isteyip de yapamama ve böyle onlarca imkânsızlık. Kolpacı, aslına bakılırsa, kendini devamlı verilmesi imkânsız kararlarla baş başa bulan Barok dönemi karakterleri gibi son derece trajik bir karakterdir.

Tunç karakterini sahneye girişi bu arada kalmışlığın, ikna olmamışlığın, trajedinin doruk yaptığı an.

“Tanıştırayım, Tunç. Alternatif sporcu arkadaşım benim. Allah seni inandırsın, geçen gün canlı yayında böyle tesadüfen televizyonu açtım, baktım. Ağzıyla tırı aldı Eyüp’ten Kasımpaşa’ya kadar getirdi.”

Tunç karakteri, henüz partiye katılmadan önce Sabri Abi ile Tayfun arasında geçen diyalogla doğrudan ilgili. Zira Tunç, Tayfun’un bahsettiği “çapları bize göre olmayan” “acayip lavuklar”dan biri. Yani, Tayfun’a göre, Tunç, Sabri Abi ile hadlerini bilmelerine neden olması gereken kişi.

Bir anda karşılaştıkları Tunç karşısında Sabri Abi hala olayın şokunda iken, kayganlığını kullanan Tayfun hemen soruyor:

“Ya peki bir şey soracağım bu işlerde hile hurda var mı?”

Kolpa Dünya

Kolpacılık nedir diye merak ediliyorsanız, tek yapmanız gereken, Tunç cevap verirken (“tamamen konstransyon meselesi…”) Tayfun ve Sabri Abi’nin yüzlerinin aldığı şekli incelemek. Tayfun’un suratındaki ciddi ikna olmamışlık ve Sabri Abi’nin yüzündeki tiksinti ile karışık şaşkınlık, kolpanın farklı tonlarını çok net bir şekilde ortaya koyuyor. Hemen yakından görelim:

Tüm bu bakışlardan zerre etkilenmeyen, bir seri özgüven patlaması şeklinde hayatını idame ettiren Tunç ise görüyor ve arttırıyor:

“Özgür asıl bomba bu hafta. Hepinizi Sabiha Gökçen havalimanına bekliyorum, canlı yayında Airbus çekicem.”

Dananın kuyruğu ile bir etkileşim yaşamamıza sebebiyet veren replik tam olarak bu. Zira Tunç sahneyi terk ettikten sonra Tayfun ve Sabri Abi baş başa kalır kalmaz, ilk yaptıkları dönüp Tunç’un arkasından bakmak.

Tayfun: “Lavuktaki pazıları gördün mü abi?”

Ve Sabri Abi’nin verdiği o efsane cevap:

“Uçağı çekecek de memleketi kurtaracak. Püü.” (Arkadaki kolpa dansa da dikkat çekmek gerekiyor)

Kolpa dünyanın özünü bu kısacık diyalogda bulmak mümkün. Zira, işte tam bu diyalog ile kolpalığın alametifarikası olan o “eyleyememe” hali, kalitesizlik, yapaylık ve yalana yakınsayan bir dünyada yaşayamamanın sonucu olan çelişkiler yumağı kabak gibi ortaya çıkıyor.

Mevzunun birden “ağızla Airbus çekmekten, memleketi kurtarmaya” gelmesi, alafranga züppeden kolpacıya geçerken denklemden silinen çok önemli bir kavrama işaret ediyor: “asıl/orijinal”in olmadığı bir dünya. Her şeyin yapaylaştığı (kolpalaştığı) bir dünya ile o yapaylığın kalbinde baş edebilmenin tek yolu, bir kolpacı için, memleketi kurtarmaktan geçiyor. “Memleket kurtarımı” konsepti, burada aslında kolpacılığın merkeze göre zıddını simgeliyor. Kolpa bir dünyada, “sahici” olabilmek büyük sorumluluk, güç, özveri, kontrol gerektiren, gitgide imkansızlaştığı gibi, aynı zamanda anlamsızlaşan da bir olgu (sahici olsam elime ne geçecek?). Ne var ki, Sabri Abi, çelişkileriyle son derece tutarlı bir tavır sergileyen bir kolpacı olduğu için ne kendi etrafında ne de geldiği bu partide “sahici” bir insan bulmanın mümkün olmadığını da biliyor. Sabri Abi için, menzilindeki herkes kolpacı ve o menzil her geçen gün genişleyen bir yapıya sahip. Başka bir deyişle, Sabri Abi için dünya ile o kolpa parti arasında pek de bir fark yok, diyebiliriz. Bu düz ve egaliteryan (herkesin kolpacı olduğu) dünyada, biri kolpacı değilmiş gibi bir tavır takınınca (“canlı yayında airbus çekicem”), “memleketi kurtarmak” tehlikeyi def edici bir refleks olarak derhal ortaya çıkıyor: “tatavayı kes, sen de hepimiz gibi bir kolpacısın.” Bu bağlamda, kolpacı, meritokrasinin iflasını simgeleyen, son derece demokratik bir figür olarak da düşünülebilir.

Kısacası, kolpa öznesellik, yapaylıkla topyekûn bir mücadele edemeyişi simgeliyor. Her şeyin maskeleştiği bir dünyada tek yüzle yetinemeden, ikiyüzlüleşememenin trajedisi. Partinin hem içinde hem de dışında olma, içten içe bükülme ve “kendi aslını” elinde tutamama hali. Ama tam bunlara rağmen – daha doğrusu tüm bunlar nedeni ile – kolpacı, eyleyemeyerek, umudun umamadığı tuhaf bir türüyle faaliyet gösteren bir özne. Bu bağlamda, kolpa, “hakikat”ten “strateji”, “taktik” ve “planlara” geçemeyişin, son derece ilginç ve yeni, bedensel bir yansıması aynı zamanda.

Kolpa Özne

Anlayacağınız, alafranga züppe ile kolpa arasında, “hakikat” ile “taktik” arasındaki kadar büyük, ontolojik diyebileceğimiz bir fark var. Bu öyle bir fark ki, alafranga züppe eğer kolpacı ile tanışsa idi, herhalde hemen Ahmet Mithat Efendi’ye gider ve “abi elini ayağın öpeyim, yanlış yapmışım lütfen beni affet. Ne yiyoruz, ne içiyoruz, nasıl davranılıyor, söyle hepsini yapacağım,” der, merhamet dilenirdi. Aynı şekilde, kolpacı da bir alafranga züppeye denk gelse ya depresyona girip hayattan kopar ya da radikalleşerek karşısındakini hayattan koparırdı. Tarih tekin olmadığı kadar alaycı bir varlık aynı zamanda: bir devrin doğrusu, öteki devrin yanlışından daha doğru olabiliyor.

Toparlar isek, kolpa özne, fiili neticeleri olan yalan bir dünyada yaşayan, kurgu ile gerçek, doğru ile yanlış arasında sıkışmış kalmış trajik bir figür. Kolpacı, kurduğu her hayali bizzat kendisi yıkar, verdiği her sözü bizzat kendisi bozar; ama ne hayal kurmaktan ne de söz vermekten usanır. Bu düzenbazlık, tutarsızlık, oyunbazlık kolpacının olduğunu iddia ettiği kişi gibi davranmasına olanak verse de ona asla “rahat” vermez. Bunun nedeni; kolpacının doğruya, adalete, dürüstlüğe inanıyor olması değil; bilakis dünyanın onun doğru, adalet ve dürüstlük ile olan ilişkisine mütemadiyen çomak sokmasıdır. Kolpacı için inanç, bir inanamama biçimidir. Dolayısıyla kolpacı, dünyada evinde olmayan, genel anlamıyla “rahatsız” bir insandır. Kolpacının hayatında hemen hemen hiçbir şey “tam” değildir. Bu “tam”sızlık ve her şeyin yapaylığından kaynaklı nihai temel eksikliği, kolpacının hayatta hemen hemen hiçbir şeye tam olarak “ikna” olmadan yaşamasına neden olur. Bu bağlamda, kolpacı, zincirlerinden boşanmış, hayatın her alanına nüfus etmiş, tüm alternatifleri bir bir sindiren küresel kapitalizmde hayatta kalmanın tuhaf ve özgün yollarından birini simgeler. Başka bir deyişle, günbegün Instagram’a dönüşen bir dünyada kolpa, gerçekliğin yaşam istencidir. Böyle bir kuşatılmışlık ve temelsizlik ile mücadele halinde olan kolpacı özneyi gerçeğe, adalete, doğruya ikna etmenin tek yolunun “memleketi kurtarmak”tan geçmesi tesadüf değildir. Zira, memleketi kurtarmak, bir “tam”amlama, “zemin”lendirme ve “gerçek”lendirme eylemidir. “Memleket kurtarımı”, başka bir dünya mümkün demektir. Eğer, bunu beceremiyorsanız, en iyi olasılıkla, bir kolpacının siz ortamı terk eder etmez aklından geçecek olan, Özgür’ün Tunç’un arkasından sarf ettiklerinden pek de farkı olmayacaktır:

“Vaaaay bee, inşallah hadi bakalım. Biraz da kafa açmasa iyi çocuk da çok geveze be abi. Oraya gel, buraya gel…”

Bir sonraki yazıda, eyleyememenin kifayetsizliği, yani “bitmiş insan” ile devam edeceğiz.

Fotoğraf: Brunel Johnson

[i] Tam bir sinema rezaleti olan Kolpaçino 3 filmi kati suretle ilk iki filmden ayrı tutulmalıdır. Yazı içerisinde, Kolpaçino kapsamında tutulan yalnızca ilk iki filmdir.

[ii] Şimdi burada önemli bir durum var. Misal Breaking Bad adlı dizide de ana karakter teleolojilerle işleyen dünyasını bırakıp, başka bir “gerçeklik”e doğru yola çıkıyor. Ne var ki, Breaking Bad o farklı gerçekliğe kademe kademe ve “doğru” olan taraftan bir pencere ve geçiş sunarken, Kolpaçino, “doğru” ve “yanlış”ın ötesinde, farklı bir gerçekliğin ta kendisinde vuku buluyor. Filmin komedi olması, kişinin “doğru”luk iddiasını paranteze almasına imkan veriyor.