Arın Demir, Türk sağını çok iyi tanıyan Tarık Çelenk ile sağ siyaset, merkez siyasetin dönüşümü, İslamcılık ve milliyetçilik akımlarının bugünkü durumu hakkında konuştu.

İslamcı ve milliyetçi hareketlerin geçmişleri düşünülerek, bugün bu iki hareketin muhalefetten ittifaka evrilen siyasetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İki yüz yıllık Türk sağının geçmişine baktığımızda insanı kurtarmaya odaklı değil, devleti kurtarmaya yönelik bir retorik ve örgütlenme tarzı olduğunu görürüz. Bizdeki şekliyle Türkçülük ve İslamcılık tarihsel olarak bir devlet projesidir. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki aydınlar, Balkan Savaşı’ndan sonra yaşadıkları büyük travmayla Anadolu’ya çekilip, Misak-ı Milli sınırları içerisinde devleti kurtarmayı hedeflemişlerdir. Artık bize ‘‘Arnavutlardan, Boşnaklardan ve gayri Türk unsurlardan hayır gelmez’’ tarzında yaklaşımlarla Osmanlıcılık ve İslamcılığı bırakarak, evrensel boyutlardan, Turancılıktan, Türkçülüğe kadar varacak çözüm arayışları geliştirmişlerdir. İslamcılığa bakarsanız, başta Abdülhamit döneminde olmak üzere Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi, dolaylı olarak Sait Halim Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa gibi kişiliklerin içinde yer aldığı, yine devletin kurtarılmasına yönelik düvel-i muazzama tehditlerini dengelemeye yönelik karşı bir devlet ideolojisi olduğunu görüyoruz.

Bu iki ideolojik düşünce, yani Türkçülük ve İslamcılık farklı zamanlarda olsa da beka sorunu temelli, devleti kurtarma projesi olarak benzeşir. Bu ideolojilerin devleti kurtarma projesi olarak tanımlanmasına karşın, devlet için tehdit olduğu zamanlar da olmuştur. Türk milliyetçiliğinde 1960-70 arası gelişmeler düşünülürse, Türkeş’in sürgüne gönderilmesi veya Nihal Atsız’ın çeşitli hukuki süreçlere tâbi tutulması gibi olaylar, bunların devlet tarafından tehdit olarak algılandıkları zamanlardır. Bu zamanların, imparatorlukların yıkıldığı, ardından faşizmin yükselişe ve düşüşe geçtiği, soğuk savaş düzeninin kurulduğu ve yıkıldığı dönemlere denk gelmesinin gereklerini de göz önüne almak durumundayız. Yine ülkücü hareket 1990’lı-2000’li yılların belli dönemlerinde MGK’nın kırmızı kitabında ikinci ya da üçüncü tehdit unsuru olarak tanımlanmıştır. Türkiye’de İslamcılık, Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber yeni ulus-devletin bekası için temel bir tehdit unsuruydu. Ancak, İnönü’nün başbakanı Şemsettin Günaltay döneminde sadece İslamcılığın kültürel yönü de geliştirildi. Devamında Soğuk Savaş döneminde İslamcı hareketler Türkiye’de 1979 İran Devrimi’ne kadar ciddi bir tehdit olarak görülmedi. İran Devrimi, Türkiye’deki İslamcılığı hareketlendirdi ve devleti kurtarma ideolojisinden çıkartıp, enternasyonal düzeyde ulus üstü bir yapıda, hayata geçirilmesi tartışılmaya başlandı. 12 Eylül müdahalesinin gerekçelerinden birini teşkil etti. 28 Şubat sürecine geldiğimizde vatan kavramı İslamcılar tarafından sorgulandı. Yurtdışına giden İslamcılar ‘‘Seccademi nereye rahat serebiliyorsam orası benim vatanımdır.’’ diye söylemler oluşturmaya başladılar. Bu süreçler olurken, buradaki Türkçülüğün ve İslamcılığın yaşadıkları sorunları çözecek entelektüel temelleri yoktu. Entelektüel ve epistemolojik anlamda bir bilgi inşası hiçbir zaman yaşanamadı. Ortaya temelleri ve ilkeleri olan bir vizyon koyulabilseydi zaten bugünleri yaşamazdık. Bir ideolojinin veya düşünce sisteminin bilgi teorisi, estetiği ya da sanatı olması lazım. Kendi burjuvaları ile bunları yaratabilirlerdi ama taşralı girişimciler bunu hiçbir zaman anlamak istemediler. Emeviler, Abbasiler dönemlerinde İslam düşüncesine bağlı filozofların bağımsız karakterini maddi olarak destekleyen prensler ve otonom yapılar vardı. Bu filozofların kendi otonom dünyalarında desteklenmeleri fikir üretimi konusunda yaratıcılıklarını arttırdı. Türkiye’deki en büyük dezavantajı, devleti kurtarma söyleminin tepeden örgütlenen bir yapıyla gelişmesine bağlıyorum. Böyle olunca siyaset veya devleti yönetenler popülizmi de rahatlıkla kullanabiliyorlar. Muhafazakâr taşralılık hep devlete baktığından kaderini devletle hep iç içe gördü. Devlet kadrolarına ilişkin kahtı rical kavramı üretti. Buna göre devletin kadroları milletin değerlerinin ve çocuklarının olmalıydı. “Farmason ve millet değerlerine yabancı olanların” değil. Gülenist kalkışma sadece bu konseptin bir parçasıydı. 300 yıldan bu yana devleti kurtarma endeksli düşünce kalıbı, kendi ideolojik dünyalarında “insan” için evrensel bir çerçeve ve plan oluşturamamalarına sebebiyet verdi.

Türk Sağında yükselen bir ulusalcılık olduğunu düşünüyor musunuz? Eğer düşünüyorsanız, bu ulusalcılık Cumhur İttifakı içindeki farklı ideolojik radikalleri birleştiriyor mu yoksa ayrıştırıyor mu?

Burada daha çok politik çıkarlar ve psikolojik süreçlerin ön plana çıktığını düşünüyorum. En aşırı ulusalcısıyla en aşırı İslamcısı birbirlerine çok karşı olsalar da birbirlerini destekliyor görünüyorlar. Geçmişte Gezi Parkı’nda benzer şekilde karşıt grupların bir arada bulunabildiğini gördük. Çok farklı ideolojik gruplar, Kemalistler ve Öcalancılar birbirleriyle karşılaşmak istemeseler bile sırt sırta geldiler. Cumhur İttifakı’nın mevcut bileşimi her an düşmanlığa dönüştürebilecek riskli bir yapıyı da kendi içinde barındırmaktadır. Ulusalcılar ve İslamcılar sırt sırta gibi görünseler de muhalefete karşı olan dayanışmalarının da ötesinde, birbirlerine karşı bir tarihsel gerginliğin çatışmaya dönüşme potansiyelini içlerinde taşımaktadırlar.

Türkiye’nin merkez siyaseti nereye kaydı? Bugün Türkiye siyasetindeki partiler ve ittifaklar sistemine bakıldığında merkezi nasıl tanımlarsınız? 

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana merkez tanımı hep değişim içerisinde olmuştur. Ben en büyük değişimin merkezde 1990 ve 2000’li yıllarda yaşandığını düşünüyorum. 1990’lara kadar ortağının sağı ortanın soluydu, rahmetli İnönü de böyle tanımlardı. Biz ise çocukluğumuzda 70’li yıllarda Koşuyolu’nda ya da Moda’da Cuma namazına gittiğimizde cami cemaatinin büyük kısmı CHP’li ve Adalet Parti’li insanlardan oluşurdu. Bu insanlar MSP’lileri ve MHP’lileri dışlarlardı. O dönemlerde Menzil, Erenköy ve İskenderpaşa gibi cemaat liderleri Türkeş ve Erbakan’a yakın görünmeyi tercih etmezlerdi. Turgut Özal’ın uzlaştırıcı ve kapsayıcı çıkışına bu hoca efendiler dolaylı da olsa sıcak yaklaşmışlardı. 

Siyasetin merkezi, merkez sol ve daha çok merkez sağ siyasette tanımlıydı. Merkezde siyaset yapılmasının nedeni, büyükşehirlerde kentli bir orta sınıfın oluşmasıydı. Cumhuriyet devrimlerinin yetersiz, eksik yönleri çoktu ama devrimlerin sayesinde kentli bir orta sınıf oluşmuştu. İstanbul, Ankara, Erzurum ve Malatya gibi yerlerde kullanılan Türkçe’den tutun, giyilen kıyafetlere, üretim ilişkilerinde etkin olan bir orta sınıf vardı. Bu kentli orta sınıf Türkiye’deki siyasetin ana belirleyicisiydi. Merkez sağ, Adalet Partisi ya da Demokrat Parti ile tanımlıydı. En azından o gün iki kuşak İstanbul’da yaşamış bir aile rahatça İstanbulluyum diyebiliyordu.

1950’li ve 1960’lı yıllardan sonra Türk siyasetinde korkunç bir popülizmin etkisiyle kentlere göç teşvik edilerek tetiklendi. Tekkesiyle, zaviyesiyle herkes taşralı olarak kentlere geldi. Zengin siyasetçiler, rant alanları oluşturarak kentlerin etrafında gecekondulaşmayı teşvik ettiler. Gecekondulara arazi ve imar rantları verildi. 1990’lı yıllara geldiğimizde kentler artık kent değil mega kasabalardı. Bahsettiğimiz İstanbul, Ankara, Erzurum ve Malatya gibi kentler taşralı Anadolu gençleriyle doldu. Bu grup, ilk başta daha alt seviye işlerle uğraştı, sonradan Özal zamanında ticareti öğrenmeye başladılar. Hızlı bir değişimle kasaba kentin merkezine yerleşti. Sağ siyaset, sağ popülizm vasıtasıyla kentlerdeki kasabalara yaklaştı ve onları çok iyi kullandı.

Kasabalarda alınıp satılan emtialar, esnaf sağcılığı ve ensaf İslamcılığını getirdi. Çevreye yeşile, eğitime, felsefeye, eğitimin içeriğine saygı duymayan muhafazakâr bir yapı oluştu. Öte yanda bu muhafazakâr yapı şehirlere korkunç bir ekonomik dinamizm getirdi. CHP’li aristokratların iş bilmezliğine karşı Anadolu çocukları kasabalarda ticaret yapmaya başladılar, işler üretildi. Fakat, bu süreçte estetikten yoksun, doğaya saygıdan uzak bir şehirleşme yaşandı. Camiler yapıldı ama kuşların ve köpeklerin kazacakları toprak bırakmadılar. Tam bir acımasız göçebe kültürü şehrin merkezine yerleşti ve siyasetin merkezi de burası oldu.  

1970’lerde Erbakan, Türkeş %7-8’lerde dolanırken bugün onların düşünce yapılarının popüler versiyonları toplamda  Türkiye’de %50’yi aşabiliyordu. Ben bu resimde, bu oy oranlarında mega kasaba kentleri görmekle birlikte Türk İslam sentezinin artık devlet tarafından daha kullanışlı bir ideoloji olarak kabul edilmesine bağlıyorum. Zira 70’li yıllarda seçmen Türkçü ve İslamcı partiye oy versem bile devlet onlara prim vermez bakışı bugün artık tersine dönmüş gözükmektedir.

Yeni siyasetin merkezinin en büyük kesimini bu bahsettiğimiz çevreden gelen %40’lık kesimin oluşturduğunu düşünüyorum. Buna karşılık Türkiye’de dışa açık, dünyayı okuyabilen eğitimli beyaz yakalı muhafazakâr veya seküler bir kesim var. Bunlar dünyadaki yenilikleri takip ediyorlar. Beyaz yakalıların vizyonları ve siyasi beklentileri farklıydı. Bugün onlarda merkezin bir tarafındalar ama önemli bir kısmı oy kullanmıyorlar. Merkezin yaklaşık %20’sini oluşturduklarını düşünüyorum. Geriye kalan taşrada bulunan merkez seçmen, son 15-20 yılda ortaya çıkmış yeni muhafazakârlığını, bazı bürokratların milyonlarca dolarının nasıl olduğunu sorguluyorlar. 

İlk taşra muhafazakâr zenginleri; Bebek sırtlarında oturup, Bebek’e inip bir çay içmekten bile aciz bir vizyonun çocukları. Fakat çocukları, önce umreye gidiyorlar sonra Fransa’da bir şatonun bahçesinde kahvaltılarını yapıyorlar. Milliyetçi ve sağcı popülizme ülkeyi kilitledikten sonra, bu yeni muhafazakâr sınıf, demokrasi zafiyetinin artık gelirlerini etkilediğini ve bu kahvaltılarının çoğunu böyle giderse yapamayacaklarını öngörüyorlar. Eğer sandık demokrasisi devam edecekse asıl belirleyicileri, taşra kültüründen kopamayan, kaygıları bulunan kesimler; yeni kentli muhafazakârlar ve beyaz yakalılar olacaktır. Mesela CHP, yeni tarzı ile siyaset yaparken yeni muhafazakarların ayrıcalıklarını ve hassasiyetlerini ön planda tutuyor. Tabii şunu gözden kaçırmamak lazım, bir şeyin aslı varken onun taklidinin pek fazla iş tutacağı da ayrı bir tartışma konusu. Muhafazakâr dünyamız, geleneksel kültürümüz açısından temel argümanımızın, geleneğimizin öteki yarınlara nasıl taşınacağı konusunda yeni bir düşünsel ve ahlaki  mimarinin tesis edilmesi üzerine kurulmalıdır. Mevcut siyasette de muhafazakârlar açısından bu becerebilecek güveni verebilecek insanlara ihtiyaç gözüküyor. 

Son 5 senedir CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun farklı kesimlerle diyalog içerisinde olduğunu gözlemliyoruz. Bu diyaloğu sandığa da yansıtarak yerel seçimlerden büyük bir galibiyetle çıktı. Kılıçdaroğlu’nun farklı kesimlerle kurduğu diyalog yeni bir merkez inşa edebilir mi?

Ak Parti 20 yıldır iktidar ve yorgun durumda devamlı güç kaybediyor. CHP ise bekleyerek daha avantajlı konuma geleceğini düşünüyor. Şu an Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı siyaset beklemek. Öte yandan, CHP’nin klasik ulusalcı söylemi bu bekleyişindeki avantajı geriletiyor. Dikkat ederseniz, Ak Parti’yi destekleyen medya grupları da hep ulusalcı CHP’lileri programlarına davet ediyorlar. Hatta bunu tam da beceremiyorlar. TV programlarında CHP’ye daha çok oy kaybettirecek kişiler var ve sadece onları ekrana çıkartarak Ak Parti bugün oylarını biraz daha konsolide edebilir. Ak Parti’nin desteklediği kanallara çıkan CHP’lilerin zihniyetini ve onların televizyon kanallarını, ülkenin bugünkü sorunlarının yarısını oluşturduğunu düşünüyorum. Kemal Bey mümkün olduğunca onlardan kaçınmaya çalışıyor. CHP zaman akışının gerisinde kalmamaya çalışıyor ve bir şekilde bu yetiyor. Ak Parti’nin ise iktidar yorgunluğu ciddi bir şekilde görünür oldu. Ak parti kendini 20 yıl iktidara taşıyan temel nedenleri gözden geçirmek istemediği gibi şimdi de gerileten nedenlerle yüzleşmekten kaçınmakta. Ak Parti’nin kendi içinden çıkan yeni muhalefeti temsil eden gruplar var. Bana sorarsanız, ülkede gerçek medya muhalefetini Ak Parti bünyesinden çıkan insanların kurduğu tek bir gazete yapabilmekte. Ancak, Kemal Bey de muhalefet adına önümüzdeki seçimde ana belirleyici olacak görünüyor. Kılıçdaroğlu bu merkezi inşa etmiştir, fakat bu merkezin sütunlarının güvenilirliği hep tartışma konusu olmuştur. Türkiye’de muhalefetin yetersizliği, Ak parti iktidarını nasıl hep sürdürülebilir kıldıysa, iktidarın da hatalarında ısrar etmesi böyle bir muhalefeti tercih konusu yapmaktadır.

Fikir ve somut politika yerine salt iktidar karşıtlığı veya salt muhalefet karşıtlığını siyaset haline getiren hareketler sağ siyasette sürdürülebilir başarılı elde edebilir mi?

Sağ siyaset daha çok rüzgarlar üzerine kuruludur. Ya rüzgâr estireceksiniz ya da herhangi bir rüzgâra doğru yelken açacaksınız. Türk sağı ile ilgili kitabımda da belirttiğim gibi hizmet üretebildikten sonra fikir üretmeye hiçbir zaman ihtiyaç duymayacaktır. Muhalefet öncelikle hizmet üretebileceği noktasında kitleye gerekli güveni verebilmelidir. Sağ siyasetin başarı hikayesi buradadır. Şu anda sağ siyasette genel bir özgüven sorunu var. Bu nedenle ittifakları hep önemsediler. Muhalefet tarafında da sağ siyaset yapanların da, hedef muhafazakar taban üzerine dönüştürücü argümanlarla gitmeleri gerekiyor. 

Refah Partisi 28 Şubat’tan sonra kapatıldı. Devamında İslamcı seçmeni hedefleyen Fazilet ve Saadet Partisi kuruldu ama Ak Parti’nin seçim başarılarının hep gerisinde kaldılar. Ak Parti’nin özellikle ilk 10 senesinde milli görüş hareketini merkez siyaset yaparak kapsaması İslamcı hareket ve tabanda eskiye göre bir sekülerleşmeye sebep oldu mu?

Bu benim üzerinde düşündüğüm konulardandır. Türkiye’de cami cemaati dediğimiz 1970’li, 80’li yılların insanları ne oldu da Türkiye’deki muhafazakâr, en azından pratik muhafazakâr düşünsel, ameli muhafazakâr olmayan, Türkçüler, milliyetçiler 2010-13’den sonra Türkiye’nin %50 civarında seçmen sosyolojisine oturdular. Bu temel sorulardan birisidir. İkincisi, Millî Görüş Hareketi tam anlamıyla devlete endeksli değildi ve FETÖ gibi devlete sızmadı. Millî Görüş Hareketi, Avrupa ve Türkiye’deki esnaflara odaklandı. Küçük işletmeciler ve ticaret odaları üzerinden yayılmaya çalıştılar. Millî Görüş ancak 1994 seçimlerinden sonra toplumda radikalleşmeyeceğine ve hizmet performansına bir güven kazanabildi. Devamında zaten Başbakanlık, merhum Erbakan’a geldi. 28 Şubat Muhtırası’ndan sonra seçmen korktu. Normalde biliyorsunuz 27 Nisan E-Muhtıra sonrası AK Parti oyları sıçrama yaptı. Mantıken 28 Şubat sonrası Erbakan’ın da sıçrama yapması gerekirdi ama sıçrama yapmadı aksine tamamen sıfırlandı. Bunun üzerinde konuşmak ve düşünmek lazım. Devamında, siz bu işi yapamıyorsunuz deyip AK Parti hareketi sistemin içinden çıktı. 

Bana kalırsa ideolojik Millî Görüş tabanı sekülerleşmedi tam tersine daha da sertleşti. Bugün Ak Parti hareketini en son terk edecek grup Millî Görüş Hareketi’nden gelenlerdir. İslam dediğimiz meselenin bir vicdan, değer, ahlak, etik yanı var ama asıl mesele İslamın son kalesinin bırakılmamasıdır. Ama siz buna illa sekülerleşme diyecekseniz Muhammed Abid El Cabirinin tanımıyla “Selefi sekülerleşmesi” diyebiliriz. 

İslamın son kalesinin bırakılmaması, kaybedilmemesi gerekiyordu. Ak Parti, TSK’da başörtü sorunun çözerek ve Ayasofya’yı açarak Millî Görüş Hareketi’nin hayallerini gerçekleştirdi. Millî Görüş Hareketi adına büyük kazanımlar söz konusu, bunların kaybedilmemesi lazım. Farklı bir sosyolojik okuma yapmak gerekiyor. Şu gerçeği de görmek lazım, bugün İslamın kendi medeniyeti ve evrensel mesajının ne kadarı verildi? Ben çok iyi biliyorum, hala Türkiye’nin en önemli özel-vakıf üniversitelerinde ve hastanelerinde başörtülü akademisyenlere, insanlara karşı mesafeli duruş devam ediyor. Buna benzer büyük holdinglere, şirketlere, üniversitelere başörtülüler ancak kapıcı olarak girebiliyorlar. Türkiye’de başörtüsüne mesafe meselesi hala çözülememiştir. Millî Görüş Hareketi’nin temel çekirdeği- İslam tanımı  bir kimlik, aidiyet bir beka ve varoluş sorunudur. 

İslamcı hareketlerin Ak Parti iktidarı öncesi ve sonrası müesses nizama bakış ve iktidar algılamalarında neler değişti?

İslamcı siyasetin devlete bakışı değişti. Başta devlet kesinlikle Müslümanlara iktidar şansı vermez yargısı vardı. Bunun olmadığı gözüktü. Devlet kavramının, beka ve var olma kaygısına ilk muhatap soyut bir öncelikli yönü vardır. Yani devletin bekasını konjonktürel olarak sağlayabilecek bir ideoloji veya davanın ne olacağı farketmez. Bence bu anlaşıldı. Türkiye’deki Laiklik ve Atatürkçülük de böyle yanlış anlaşılan hususlar diye düşünüyorum. Müslümanlara popüler tabirle devlet veya ordu, iktidarı vermez algısı ortadan kalktı. İkinci olarak iktidarın sürdürülebilmesi amacıyla kesin sabit bir iç düşman ya da kesin sabit bir dış düşman olamayacağını gördük. İç düşmanlar dış düşmanlar zamana, mekâna göre değişir diyerek bu hareket pragmatizmi meşrulaştırmıştır. İslamcılığın burada bir ironi olarak,  devlet felsefesi ve metot olarak İbn-i Haldun’dan ayrılıp Makyavel’e yöneldiğini düşünüyorum. 

Türkiye’de 2002-2012 arasındaki sivil toplum ve kamusal tartışmanın alanını bugünü oranla nasıl değerlendiriyorsunuz? Toplumsal uzlaşmanın azami demokratik şartları nelerdir?

Kasaba muhafazakarlığı ile kervan yolda düzülür mantığıyla işe başladığınızda kamusal tartışmanın anlamı kalmıyor. 2002-2012 süreçlerinde güçlü liberal ittifaklara ve Avrupa Birliği’ne içeride ve dışarıda çok ihtiyaç vardı. Ak Parti katı muhafazakâr Amerikan yönetimine karşı Türkiye’nin İslam dünyasının haklarını savunması gibi demokratik zeminlerde başarılı direnişler gösterdi. Bunların içi dolu olmadığı için kaygan zeminde olan konulardı, yapmış olmak için birçok işler yapıldı. Saygı duyduğumuz birçok demokratik açılım ve çözüm süreci gibi şeyler de oldu. Eğer siz bir sürece başlıyorsanız, tasavvufta da böyledir bu, Tarikatta bir mürit geldiği zaman manevi tasarruf  size yolun sonunu gösterir. Eğer yolun sonunu belirleyememiş, hayal edememiş iseniz o iş başarılı olmaz. Ortada yolun sonu diye bir hayal olamadı. Eğer yolun sonu bir silahlı örgütün, terör uygulayan örgütün silahsızlandırılması, topluma entegre edilmesi ise çok tartışılabilir bu konu. Türkiye’nin anayasal demokratikleşmesine katkı yapmak tartışılabilir ama konular belirsizdi. Belirsizlik olunca dış müdahalelere çok açık bir yapı oluyorsunuz. Bugünün siyasi koşullarında uzlaşma diye bir şeyi getirmenin hiçbir anlamı yok. Bugün sert güvenlik politikaları doğrultusunda, bürokratları ve yönetenleri rahatsız etmeyecek şekilde, entelektüel olarak siyasileşmemiş görüşlerinizi hala sunabiliyorsunuz ama 2002-2012 zamanları daha farklıydı tabii. Yarının ne olacağını olumlu veya olumsuz manada bilemeyiz. Türkiye’deki popülizmin ve güvenlik algısı  dozajının nereye gideceği belli olmuyor.

Son zamanlarda artan İslamcı söylem ve uygulamalar, Cumhur İttifakı’na destek veren milliyetçi ve ulusalcı grupların ayrışmalarına mı yol açıyor? Bilindiği üzere geçtiğimiz hafta MHP liderinin Atatürk’e hakaret tartışmalarına ilişkin sert bir söylemi oldu.

İslamcı düşünür Şemsettin Günaltay’a bakarsanız İsmet İnönü’nün Atatürk’ün vefatından sonra ilk başbakanıdır. İslamcılık ve Atatürk’e hakaret bir arada konuşulmaması gereken konulardır. İslamcı olan birisinin Atatürk’e hakaret etmesi gerekmez. Atatürk’ü eleştirebiliriz ama Atatürk’ün şahsına hakaret edilmez. Geçen hafta yaşananlar, Türk sağ popülizmin taşralı popülizmine giren bir söylemdir. 1970’li yıllarda travma yaşamış genç jenerasyon bugün Türkiye’yi yönetiyor ve o dönem Atatürk kullanılarak yapılan baskıların nostaljisi seçmene aktarılmaya çalışılıyor. İşin tuhaf tarafı kullanılan kılıç gibi sembollere geleneksel kültür olarak doğru bir açıklama getirilmiyor. Ayasofya açıyorsunuz sonra davette ayrımcılık yapıyorsunuz. Tamam üst protokol belli kişiler siyaseten ayrı düşmüş olabilirler ama orası Allah’ın evidir. Siyasetçileri çağırmamayı geçin, Peygamber Mescidi’ne münafıklar bile gelirdi. Sonuç olarak, inandırıcılığınızı kaybediyorsunuz. İktidar pekişirken bir yandan çok daha kırılganlaşıyor ve değerler olarak kültürün için boşaltılıyor.

Türkiye Sağında bugün altı farklı partinin rekabet halinde olduğunu görüyoruz. İslamcı popülizmin arttırılması sağ partiler arasındaki rekabete etkisi ne şekilde olur?

%35-40 aralığında muhafazakâr bir kitle var. Bunlara iman, Kur’an, Türklük, kılıç söylemleriyle net bir şekilde kaygılarını gündeme getirerek rahat ilişki kurabilirsiniz. Sağ siyasette yeni kurulan partilerin hedef aldıkları kitleyi dönüştürmeleri gerekiyor. Onlara güven verip ikna etmeleri lazım. Türkiye’deki siyaset Süleyman Demirel döneminden bu yana kitleyi manipüle etmek ve kontrolsüz zincirleme reaksiyonu şekillendirmek üzerine kuruludur. Manipülasyon ve çoğu zaman da doğru söylemeyerek, kitleyi dönüştürmeden bir yerlere çekiyorlar. Bu taraftan bakınca, muhalif sağ oluşumların mevcut iktidarın kullandığı dili ve inandırıcılığı  yakalamaları mümkün değil. Ak Parti’nin bir beka sorunu tanımı var. Bu çerçevede Ayasofya’ya salgına rağmen 400.000 insanı çekebiliyor. Orada bireyler tarihsel bir travmayı yaşayabilmek amacıyla kendilerini bir üst kimlikte gruplayabiliyorlar.

Muhalefetin; Türk milletinin beka probleminin sert güç dış politikalarında değil; toplumdaki barışın, huzurun oluşumunun sağlanmasında, tarafların birbirini anlamasında, dış politikada ortak çıkar alanları yaratmasında ve bunların tersine davrananların kendilerinin beka sorunu olduğuna ikna etmesi lazım. Bunu yapmak entelektüel kapasite ve iyi niyet gerektirir. Mesela, Meral Akşener’in İYİ Parti’si rahmetli Demirel’in popülist vizyonun tam yansımasıdır. İlk başta iktidarı eleştir ardından aynı popülist söylemlerle devam et. Bu parti bile %10 taban elde etmeyi başardı. Yeni partilerin ise %3-5 seviyelerinde neden dolandıklarını çözmeleri, sorgulamaları gerekiyor. Bizde maalesef özeleştiri kültürü yok. Özeleştiri deyince insanların aklına olay odaklı örnekler geliyor. Sayın Davutoğlu’nun Esad ile görüşmenin yanlış olduğunu ya da Sayın Babacan’ın zamanında birkaç milyar dolar getirmek için Amerikan müdahalesini destekleyen söylemler yaptım demesini beklemek tamamen isabetli yaklaşım  değildir. Ak Parti’den ayrıldıklarının temelinde toplumsal, muhafazakâr, ideolojik, yönetimsel, vizyoner hataların neler olduğunu anlatıp, bugünlere nasıl gelindiğini bir süreç yönetimi olarak anlatmaları gerekiyor. Siz sadece bunu anlatarak kitleleri ikna edebilirsiniz. Eğer siz buna inanmıyorsanız, yarın iktidara geldikten 20 sene sonra Ak Parti’nin geldiği bugünkü durumdan farklı olmayacağınızı insanlara nasıl inandırabilirsiniz?