Koronavirüs (COVİD19) haberleri tüm medya ortamlarını sarmış durumda. Tabii haliyle birçok yanlış bilgi de dolaşıma çıkmış görünüyor. Arın Demir, tam da bu ortamda yanlış bilginin dolaşımı, yanlış bilgiye karşı korunum, medyanın buna ilişkin görevleri, fact-checking mekanizmaları gibi birçok konuyu Kadir Has Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve NewsLabTurkey Yayın Yönetmeni Dr. Sarphan Uzunoğlu ile konuştu.

Çoğunlukla medyada konunun uzmanı olmayan, gazeteci, siyasetçi ve farklı alanlardan hekimlerin bir mikrobiyoloji konusu olan Koronavirüs hakkında değerlendirmeler yaptığını gözlemliyoruz. Sizce medya kuruluşları, uzman görüşler yerine konuk ettikleri popüler kişiliklerle böylesine küresel bir kriz zamanında kamu yararına yayıncılık ilkesini koruyabiliyorlar mı? Salgın sırasında, Türkiye medyası sizce nasıl bir sınav veriyor?

Medyadaki genel formatlara baktığımızda, siyasal yönelim fark etmeksizin, herhangi bir konuyla ilgili olarak bir uzmanın fikrine başvurma Türkiye’de 2000’lerden bu yana hem görsel medyada hem de dijital ortamlarda, Youtube benzeri platformlarda, daha aktif bir yöntem olarak kullanılıyor. Bu da uzman ya da uzmanlık atfedilen kişilerin sözlerinin neredeyse haber değeri gördüğü bir içerik havuzu, sistemi yaratıyor. Ne yazık ki, yeni nesil mecralarda, bugün kendilerini muhalif olarak tanımlayan medya merkezlerinde ya da ana akım medyada bu mevcut sistemin dışında bir şey görmüyoruz. Bu da şu anlama geliyor, moderasyona dayalı formatlarda davet edilen konuk; siyasi, sosyal veya ekonomik sebeplerle davet ediliyor. Bu davet edilen her kim ise, onun görüşüne başvuruluyor. Temel olarak televizyonlardaki konuk çağırma sisteminin işleyişi bu şekildedir. Peki, bu konuk çağırma sisteminin içerisinde neden bir uzmana yer yok? Bu konu medyanın son yıllarda kurtarıcısı olmuş “fast-thinker”ların yani malumatfuruş diye tanımlanabilecek zümrenin varlığıyla ilgilidir. Kimdir bu malumatfuruşlar veya fast-thinkerlar? Fast-thinker, Bourdieu tarafından en çok üstünde durulan kavramlardan biridir ve neredeyse her konuyla ilgili belli bir fikir üreten, ancak bu fikirleri üretirken çerçevelenmiş bir ideolojik yapı veya siyasi çevre içerisinde kalmayı yayıncıya garanti eden kişilere denir. Yayına çıkan kişinin uzmanlık alanı, yayında söyleyeceklerini değiştirmez. Bir doktor veya klasik bir köşe yazarı, yahut Soner Yalçın gibi bugünkü sağlık dezenformasyonun başını çeken isimlerden birisi de olabilir bu. Fast-thinker, belirli kurallar ve söylemler çevresinde, belirli bir oyun alanının içinde kalarak yorum yapacağını yayıncıya garanti eder. Siz belirli bir konuğu programınıza çağırdığınız zaman, tıpkı bir kurgu program gibi, o kişinin söyleyebileceği argümanları, ortaya koyabileceği söylemleri baz alarak konuk ile görünmez bir anlaşma yaparsınız. Belki, görünür bir anlaşma da yapıyor olabilirler, bunu bilemeyiz. Siyasi meseleler örneğinde, programda kadın sorunu tartışılıyor fakat hiçbir kadın konuk çağrılmamış. Başka bir örnek, HDP hakkında bir şey tartışılıyor ama programda bırakın bir HDP üyesini, HDP’yi takip eden bir muhabir bile yok. Aslında benzer durumları, Koronavirüs özelinde bir defa daha tecrübe ediyoruz. Türkiye’deki genel medya sisteminin, özellikle moderasyon ve uzman görüşü odaklı sistemin, hatta sistem içeriğinin yarattığı bir krizle karşı karşıyayız. Bu kriz bize iki farklı sonuç veriyor. Birinci sonuç, dezenformasyon problemidir. Alternatif medyada yayın yapan Eser Yenenler veya son günlerde konuyu Türk ırkına bağlayan bir tıpçı gibi kişilikler çoğunlukla dezenformasyona sebep oluyor. Bu kişilerin beyanlarını, fact-check’ini yapabilecek konumda olan kişi ben değilim.

Ancak, bu insanlar tıp camiasından çok büyük tepki alıyorlar. Mesela her konuda fikir sahibi olan Canan Karatay ortaya koyduğu protein odaklı beslenme gibi değerlendirmelerini tekrar ediyor. Bunların tekrar edilmesinin sebebi, sistem içerisinde kolaylıkla yenilip yutulabilir yorumlar olmalarıdır. Çözüm konusunda da iktidar tarafından ortaya atılan çözümlerle zıtlaşma potansiyeli olmayan isimler tercih edilmektedir. Burada anlatmak istediğim, fast-thinkerlık ister uzman olun, ister olmayın sizin içinize girmenizi istedikleri kalıplar bütünüdür. Gazeteci, çoğunlukla çok faydacı bir yaratıktır. İster alternatif bir medya muhabiri olsun, ister anaakım medyada çalışan bir muhabir olsun, çoğunlukla gider kendi istediği şeyleri söyleyebilecek kişilerle görüşür. Günümüzün fast-thinkerları, mutlaka her akşam her konuyla ilgili konuşan bir köşe yazarı olmak zorunda değildir. Alanla ilgili görece uzmanlığı bulunan bir kişiyi rahatlıkla fast-thinker çerçevesine indirgeyebiliriz. Bugün maalesef devletin mesajlarıyla örtüşen, devleti sorgulamayan veya herhangi bir otorite ile kavga etmeyen bir fast-thinker imajı medyayı domine etmiş durumdadır.

Kriz zamanında, bilgiyi doğrulayacak otoritelerin şeffaflığını kaybetmesi ve doğru olmayan haberleri düzeltmede yetersiz kalmaları, yanlış bilgi ve dezenformasyonun daha çok yaygınlaşmasına neden oluyor. Bu konuda bağımsız fact-checking oluşumların rolü nedir?

Türkiye’deki fact-checking kuruluşlarının hangilerinin daha çok güvenilir, hangilerinin daha az güvenilir olduğu sorunlarını belirterek başlamak isterim. Fact-checking kuruluşunun kendisini doğrulama ve teyit kuruluşu olarak adlandırması tek başına yeterli bir durum değil. Teyitçilik veya doğrulamacılık ile ilgili faaliyet yapan kurumlar aslında IFCN (International Fact Checking Network) dediğimiz uluslararası doğrulama ve teyitleme ağı olarak tanımlanan bir ağın üyesidirler. Üyelik kapsamında, herkesin tarafı olduğu sözleşme ve  uyulması gereken kurallar vardır. Bunlara ilişkin yıllık olarak denetlemeler yapılmaktadır. Genel itibarıyla denetlemeler; araştırma metodolojileri, gelir modelleri, politik olarak bir yerlere angaje olunup, olunmadığı konularındadır. Bir dizi denetimlerin sonucunda, fact-checking kuruluşları ağ üyeliği onayı alırlar. Türkiye’deki fact-checking ile ilgili çok fazla girişim bulunmaktadır. Araştırsak, 10-20 tane sosyal ağ vardır. Bunların içerisinde bir elin parmaklarını geçmeyecek kadarı makuldür. Ben makul olarak, Teyit.org ve tabii ki Doğruluk Payı sitesini örnek verebilirim. Bunlar, Türkiye’deki IFCN üyelerinden -IFCN üyesi olmasa da Malumatfuruş’u da burada anmak gerekir diye düşünüyorum. Fact-checking oluşumlarını değerlendirirken öncelikle bu farklılığı ayırt etme kapasitesine erişmemiz gerekmektedir. Öte yandan fact-checking oluşumlarının, bir meseleyi doğrulamış olması durumla ilgili kesin bir doğru bilginin ortaya çıktığı anlamına gelmemektedir. IFCN yöntemiyle onaylanmış olması gerekmektedir. Bu kurumların doğal olarak, insan kaynağı bağlamında, bünyesinde bir tıpçı veya bilim insanı barındırdıklarını söylemek mümkün değildir. Mesela, benim bildiğim kadarıyla Teyit.org’da çalışan bir doktor bulunmamakta. Bu tarz durumlarda, Fact-check oluşumları büyük bir sorumluluk üstlenmek zorunda kalıyorlar. Bu sorumluluk, bilimsel bir sorumluluk. İnsanların bilimsel bir bilgiyi alırken, doğru şekilde aldıklarını garanti etmeleri gerekiyor. Bu şu andaki belirsizlik durumundan dolayı çok daha zor bir süreç. Önceden, Google’dan reverse image aratıp bir görselin yalan mı, yanlış mı olduğunu Teyit.org doğrulayabiliyordu. Fakat, Koronavirüs vakalarına ilişkin bir ilacın iyi gelip gelmediğini doğrulatmaları çok daha zor. Zaten kriz dediğimiz durum da budur. Var olan bütün aktörlerin bir şekilde kendilerini varoluşsal kriz içerisinde bulmalarıdır. Krizler, olayların eskisi gibi süremeyeceğinin anlaşıldığı zamanlardır. Bu nedenlerden, kriz ortamında fack-checking oluşumları da kendi krizlerini yaşıyorlar. Bunun nedeni yeterince insan kaynağına sahip olmamaları ve durumun bilinmezliği karşısında yeterince otoriteye sahip olmamalarıdır.

Uluslararası halkla ilişkiler firması Edelman’ın Koronavirüs meselesine ilişkin 10 ülkede gerçekleştirdiği araştırmada, en az güvenilir kişilerin hükûmet yetkilileri ve gazeteciler olduğu ortaya çıktı. Dezenformasyon ve yanlış bilginin engellemesi adına kamu otoriteleri ve medyanın bilgi paylaşımı açısından bir yönetişim eksikliği yaşadığını düşünüyor musunuz?

Öncelikle, yönetişim kavramından bahsetmek Türkiye gibi ülkelerde çok güç. Sonuç itibarıyla, Türkiye’de klasik bir liberal demokrasi uygulaması olduğunu söylemek zor. Bahsettiğiniz uluslararası bir araştırma ve bunlar da çoğunlukla Anglosakson demokratik sistemin varsayımları üzerinde yapılan araştırmalardır. Dünyanın herhangi bir yerinde medyaya ve devlete güvenin olmaması ya da azalması, kriz tanımına doğrudan uyan bir göstergedir.

Edward Hermann ve Noam Choamsky’nin gerçekleştirdikleri bir araştırmada toplumun genel haber kaynaklarını saptamaya çalışırlar. ABD özelinde Pentagon, White House ve Kongre’yi genel siyaset kurumu diyebileceğimiz kurumları ele alırlar. Kendi örneğimiz Türkiye’ye döndüğümüzde, bugün Koronavirüs krizi ile ilgili haberlerin kaynakları başlıca Cumhurbaşkanlığı, Sağlık Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı olarak görülmektedir. Peki bunun yönetişim kısmı, medya ile koordinasyonu sağlıklı biçimde yapabiliyorlar mı?

Birincisi ve en önemlisi, kendim kriz yönetimi dersi verdiğimden bunu rahatlıkla söyleyebilirim, şu an kriz iletişimi ve yönetiminin hiçbir şekilde kesişmediği bir kriz yönetimi söz konusudur. Kriz yönetimi dediğiniz sizin sokak, ekonomi, sosyal haklar, hastanelerin işleyişi vb. şeylerle ilgili aldığınız önlemleri kapsar. Kriz iletişimi, krizi yöneten kişilerden birinin yani krizin sözcüsü olan kimsenin alınan önlemleri topluma iletme biçimiyle alakalıdır. Eğer farkındaysanız günlerdir, alınan önlemlerin iletişim biçimiyle ilişkili bir tartışma sürdürüyoruz. Akşam 10 ve 11 arasında Sağlık Bakanı’nın Twitter üzerinden ölü ve vaka sayısını açıklaması bazı çevrelerce Z raporu olarak tanımlanıyor. Aslında bu çok sert bir tanımlama. Bir yandan da olayın trajikliğini ortaya koyuyor. Twitter üzerinden açıklama yapılmasının bu kadar eleştirilmesi aslında herhangi bir yönetişimin olmamasından kaynaklanıyor. İlk olarak, kriz yönetirken sağlanması gereken şeylerden birisi şeffaflıktır. Topluma bilgi vermeden insanların bilmedikleri konularla ilgili sürekli ölüm sayısı vermek, insanlar arasındaki dezenformasyon ve misenformasyonun yayılmasına sebebiyet veriyor. Bunlara ek olarak toplum psikolojisi düzeyinde sadece korkuların artması tetikleniyor. Hükûmetin mevcut iletişim stratejisi, akşam 10 ve 11 arasında Twitter’da kayıp sayısını beklememiz şeklinde ya da Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı, Eğitim Bakanı veya Sağlık Bakanı çıkıp alanlarıyla ilgili çeşitli açıklamaları şeklinde gerçekleşiyor. Klasik iletişim modeli bağlamında herkesin kendi alanına ilişkin açıklamalar yapması doğru bir hamle. Burada güzel bir rol paylaşımı olduğundan bahsedebiliriz. İlk günlerde biraz daha iyiydi. Yönetim bağlamında şimdiki duruma baktığınızda, ne yapıldığı konusunda bir belirsizlik var.

İkincisi, medya yalnızca basın açıklamaları içerisindeki çoğunlukla hiçbir niceliksel, coğrafi veri barındırmayan ve niteliksel olarak insan hikayesine yer vermeyen açıklamalar karşısında aslında çaresiz durumda. Türkiye’nin gazetecilik sektörünün zaten içinde olduğu kriz, ifade özgürlüğü ve ekonomik bağlamlardaydı. Bunlara ek olarak, bir de muhabirlerin doğru düzgün soru sorma konusunda beceriksizliği iyice ortaya çıkmış durumda. Böyle kriz anlarında krizi daha yönetilebilir kılması için önemli görevlerden birisi de medyaya düşer. Medyanın görevi, halkla ilişkiler uzmanlarının ve siyasal iletişimcilerin üzerlerine düşeni iyi yapmalarını sağlayarak, bakanlıkları, özel kurumları daha fazla bilgi paylaşmaya yönlendirmesidir. Görece daha iyi demokrasilerin tamamında bu sayıların şeffaf biçimde açıklanması, coğrafi olarak krizin yoğunlaştığı bölgelerin, salgının arttığı yerlerin daha belirgin açıklanması gibi detaylar konusunda medya, kurumları bilgi paylaşmaya zorlamalıdır. Türkiye’de ise tam tersi bir durum var. Yönetici sınıfı yem verirse, ana akımdan alternatif medyaya olağan bilgi tekrar üretiliyor. Medyascope gibi platformlarda ise testlerin yapılma biçimiyle, testlerin sayılarıyla ilgili çok daha doğru ve sert sorular sorulabiliyor. Ancak, Türkiye’deki mevcut toplantıya kim girebilir, kim giremez sistemi nedeniyle bu soruların zaten birinci ağızdan yanıt alınması engelleniyor. Bu bağlamda düşünüldüğünde, yönetişim Türkiye’deki klasik otoriter anlayışa kurban olmuş durumdadır. Medya ve hükûmet arasında bir ilişkiden söz etmek gerekiyorsa, bu bir işbirliği çerçevesinde değildir. Medyanın, doğrudan hükûmet tarafından yönetilmesi çerçevesinde gerçeklemektedir. Bu bir sağlık krizi ve sağlık sektörü büyük özel sektör yatırımcılarının veya devletin kontrolünde olduğundan, bilgi kaynakları ne yazık ki kısıtlanmış durumdadır. Alternatif bilgi akışı ise bu kısıtlamadan dolayı ancak komplo teorisi görünümünde dışarıya sızabiliyor. Bu da hepimiz için büyük bir dezavantaj.

Özellikle kriz zamanlarında, dezenformasyon ve yanlış bilgi yayılımı toplumu nelere karşı güçsüz kılabilir?

En büyük salgınlardan birisi dezenformasyon salgınıdır. Bu salgın her zaman hayatımızdaydı. Dezenformasyon özellikle de seçim ve kriz dönemlerinde artmaktadır. Mesela, bu Koronavirüs salgınının Türkiye’ye geldiği Bakan tarafından kabullenilene kadar bir zaten bir çoğumuz salgının varlığını farkındaydık. Yakın çevremizde Avrupa’da, İran’da salgının yayıldığını biliyorduk. Türkiye’de bu hastalıktan enfekte insan olma ihtimali çok yüksekti. Aslına bakarsınız, dezenformasyon kadar kötü bir şey varsa o da devlet eliyle yapılan dezenformasyondur. Ben ilk ölüme kadar veya ilk vakaların kabul edildiği ana kadar geçen sürece devlet eliyle dezenformasyon diyorum. Bu bize en çok zarar verebilecek dezenformasyon biçimidir. Bir de tabandan grassroot dediğimiz şekilde ya da klasik trolling faaliyetiyle ortaya çıkan bir disinformation, misinformation ve malinformation pratiklerinin bütünü var. Bütün dünya şu an bu pratiklere savaş açmış durumdadır. Biz yıllardır, devlet eliyle dezenformasyon meselesini siyasal iletişim çalışmalarında tartışmaktayız. Tabandan, devlet ve hakim kurumlar tarafından ortaya konmaya çalışılan bilgilerle ve gerçeklerle neredeyse savaş içerisinde olan, bir kısmı iyi niyetli hatalardan, bir kısmı kötü niyetli yaklaşımlardan, bir kısmı doğru veriden oluşan bir bilgi akışı var. İşte o bilgi akışı şu aşamada çok tehlikeli. Öncelikle, Türkiye’de misavoidance trendi ortaya çıkmış durumdadır. Misavoidance, insanların artık haber okumaktan tiksinme seviyesine gelmesi olarak söyleyebiliriz. Toplumun daha fazla haber okumak istemediğini gösterir. Bunu doğrulayacak biçimde Reuters’in Türkiye araştırmasına göre haberi nerede okuyorsunuz sorusuna, insanlar Facebook ve WhatsApp yanıtlarını vermişler. Konda’nın araştırmaları da benzer sonuçları veriyor. Toplum olarak, bu aralar Twitter’da da çok meşhur olan WhatsApp gruplarındaki sosyal çevrelerimizden mesajlar alıyoruz. Buralardaki dezenformasyon hiçbir şekilde filtreden geçmiyor. WhatsApp’tan gelen her bilginin yanlış olduğunu düşünmüyorum ama bu varsayım biraz da otoriter propagandanın bir parçası olabilir. Bu ayrı bir şey. Diğer taraftan, WhatsApp’tan gelen her bilginin doğru olduğu varsayımı Türkiye’nin medya okur yazarlığındaki korkunç kötülükte olan karnesini gösteriyor.

Pek çok araştırma gösteriyor ki insanlar doğru bilgiye değil daha çok inanmak istedikleri şeye inanıyor. Belki de çıkarını koruma davranışı, insanları buna itiyor. Adı üstünde Post-truth çağındayız, sizce bu süreç nasıl evrilecek? Nasıl bir dünya bizi bekliyor?

Ben her şeyden önce, Post-truth çağı diye bir şey olmadığını düşünüyorum. Post-truth çağı dediğimiz, 1940’ların sonrasında kurulan siyasal düzenin kendi üstüne inşa ettiği varsayımların yıkılışıyla ilgili bir çağdır. Bugün biz yalanların çağından bahsediyoruz ama bundan bahsetmek için bu kadar geriye gitmeye gerek yok. Post-truth kavramı 1990’larda ilk kez kullanılmaya başlandı ve 2004 yılında Ralph Keyes tarafından kitaplaştırıldı. Bu ve benzeri çalışmalar kavramın kullanımını yaygınlaştırdı. Propaganda çalışmalarına baktığımızda, kara propaganda, gri propaganda gibi propaganda tipleri var. Bugün Post-truth dediğimiz durumla ilişkilendirilebilecek pratikler yüzlerce ve hatta binlerce yıldır hayatımızda olan pratiklerdir. Onun için her ne kadar Türkiye’ye bu kavram geldiğinde en çok tartışan insanlardan birisi olsam da ben burada Zizek’in görüşüne katılıyorum. Post-truth ve fake news tartışması aslında oldukça kullanışlı bir tartışma alanı. Özellikle hakim sınıflar ve iktidar sahipleri için bir şeyin yalan haber olduğunu söylemek çok kolay. Trump’ın bunu nasıl kullandığını görüyoruz. Erdoğan’ın zaman zaman Fox TV örneğinde nasıl kullanabildiğini görüyoruz. O nedenle bu Post-truth tartışmasıyla ilgili bir rezervim var. Bunu bir kenara koyalım. Ancak, bu tartışmanın neden bu kadar büyüdüğünü ve sonucunun ne olacağını öngörebiliyorum.

Bu kavram, dünyadaki bilgi akışını kontrol eden, bütün enstitülerin, büyük kurumların tekrar bilgi akışını kontrol etmek üzere kullandığı çok işlevsel bir tartışmadır. Medyanın desantralize olması dediğimiz tanım, 1990’ların sonunda internetin patlamasıyla birlikte uçuyordu. Herkes medyada internet hakkında optimist sözler söylüyordu. Özellikle yeni fikirler ifade etme ve tartışma alanlarının açılması konusunda bunu belirtiyorlardı. Bugün herkesin kendi istediğini söylediği düzen, aslında kendinin tam tersine dönüştü. Özgürlük ütopyamız ve açık toplum düşüncelerimiz aşırı sağcıların interneti liberallerden ve sosyalistlerden çok daha iyi kullandığı bir hale dönüştü. Aşırı sağcılar, internette yalanlarla, çarpıtmalarla ve ürettikleri deepfakelerle, eski düzeni yeni bir düzene dönüştürmeye çalışıyor. Onun için şu an Post-truth’u tartışıyoruz. Halk arasındaki söylentilerin hakikate dönüşmesi -Türklere bir şey olmuyormuş veya abdest alanlara salgın bulaşmıyormuş gibi söylentiler var- bana kalırsa Post-truth tartışmasından daha ziyade, devletin medya okur-yazarlığı eğitimleri konusundaki ayıplarını gösteriyor. Yahut biz üniversite hocalarının öğrencilerine verdiği medya okur-yazarlığı, politik okur-yazarlık benzeri birçok bilgi setlerinin ne kadar yetersiz olduğunu gösteriyor. Post-truth tartışması, dünyadaki eğitimin ve siyasi sistemin bütün gediklerinden sızan bir güç savaşıdır. Söylem sahipleri zaman zaman yer değiştiriyor. İktidara yürüyen ama iktidar olmayan Trump’ın medyaya fake news demesiyle, iktidarda olan Trump’ın medyaya fake news demesi arasında söylemsel olarak da, politik etki olarak da çok büyük farklar mevcut. Bu nedenle, Post-truth tartışmasında dünyanın bizi nereye götüreceğini, güç sahipleri ve bilgi akışını belirleyenler üzerinden okumayı uygun buluyorum. Bu tıpkı Lenin’e atfedilen kullanışlı aptallar lafı gibi Post-truth’da buna benzer işlevli bir söylemden ibaret. İnsanlar bu işlevli söylemi uzun uzun kullanıyor ve bir şekilde kendileri için politik manevra alanları inşa ediyorlar. Başlangıçta fake news diyorlardı. Sonra bu kavrama Trump el koyunca, misinformation, disinformation ve maliformation kavramlarını kullanmaya başladılar. Sonuç itibarıyla, bu düzen yeni fact-checking endüstrisini yarattı. Biz bu alandaki hegemonik çatışmayı uzaktan izliyoruz. Ancak, günlük hayatımızda bundan etkilenmemiz aslında yüzlerce hatta binlerce yıla yayılan bir durumdur. Her toplumun üst varlığını bildiği ama kabul etmediği gerçekler vardır. Türkiye’de ensest, çocuklara tecavüz edildiği gibi gerçekler ve hepimizin farkında olduğu korkunçluklar var. Bunlar üzerine örneğin bir köy dolusu insanın bir tecavüzü aklaması veya yok sayarak hayatına devam etmesi Post-truth dediğimiz kavramı açıklayabilir. Kavramın kaç yılında kullanılmış olduğuna bakmayın; kapalı, muhafazakar toplumların hatta açık toplumların da bir arada tutulma pratiklerinden en önemlisi bu ortak yalanlardır. Ortak yalanlar olmadan aslında ulus dediğimiz şeyi bir arada tutmamız oldukça güçleşir. Bu nedenle Korona ile ilgili bir yalanla aslında her ulusun kendi tarihiyle ilgili söylediği bir yalan arasında birçok ortak nokta vardır.

Koronavirüs salgınının Wuhan’da görülmesinden kısa bir süre sonra insanlar düşüncelerini paylaşmak istediler fakat Çin hükûmeti, konuya ilişkin haber yapmak isteyen gazeteciler de dahil olmak üzere, herkese ciddi bir sansür uygulamasına gitti. Çin, Freedom House 2019 verilerinin de doğruladığı biçimde insan haklarının kısıtlandığı, dünyanın en otoriter ülkeleri arasında yer geliyor. Demokratik toplumlarda, devlet kurumları doğru bilgileri açıklayarak hem vatandaşlarının bilgi edinme haklarını karşılarlar hem de konuların kamuoyunda tartışmaya açılmasını sağlayarak kararların şeffaf biçimde alınması için çalışırlar. Sizce başlangıçta Çin hükûmetinin, Koronavirüs salgınının yayılmasında doğru bilgilerin yayılımına sansürleyerek müdahale etmesi, salgını küresel boyuta taşıyan etkenlerden biri miydi?

Çin hükümeti, dünyada basının Koronavirüs’e ilişkin haber yapmasını engelleyerek virüs ile mücadele edilebileceğini zanneden tek hükûmet değil. Türkiye’de de bazı gazeteciler, Koronavirüs haberleri nedeniyle ifadeye çağrıldılar. Bu bir iletişim veya kriz yönetim modeli. Az önce bahsettiğim üzere bazıları tamamen şeffaf olmayı tercih ederler ve her şeyi medya ile paylaşırlar. Bazıları da yalan söyler veya günah keçisini işaret eder. İşte ABD’de günah keçisi, Çin Virüsü denmesiyle gerçekleşti. Ben netice itibarıyla, Çin’in yaptığı şeyin kabul edilebilir bir şey olduğunu düşünmüyorum. Ancak, şunu da söylemek gerekiyor, devletler kriz yaşadıklarında bu çok göz önünde oluyor. Firmaların kendi içinde yaşadığı krizleri düşünelim. Onların bizden ve medyadan sakladıkları bilgileri ve yalan söyleme ayrıcalıklarını düşünelim. Aslında devletlerin otoriterliğinden, bilgileri saklamasından, medyaya yönelik sansür politikalarından çok şikayet ediyoruz. Fakat, gerçek şu ki clientelist medyanın hakim olduğu liberal demokrasilerde de tıpkı bizimkisi gibi hem devletlerin hem de şirketlerin rahatlıkla bilgiyi basından kaçırması, medyayı sansüre uğratması ve etkisiz kılması fazlasıyla mümkündür. Meselenin Çin odaklı tartışılmasının biraz siyasal anlamda sıkıntılı bir mesele olduğunu düşünüyorum. Burada bir pandemiden bahsediyoruz. Çin’in burada salgınla ile mücadele etme yönteminin yalnızca Çin’e özgü olmadığını değerlendiriyorum. Hatta yarın, diğer gün İspanya’da, Macaristan’da benzer örneklerini görebiliriz. Böyle kriz zamanlarında dünyada uzun süredir gelmekte olan içe kapanma, uluslaşma ve küreselleşme rüzgarının dinmesiyle ortaya çıkan aşırı sağcılaşmanın kendisini daha parlak bir şekilde gösterme fırsatını bulduğunu düşünüyorum. Şu an Çin’de gördüğümüz şey dünyanın diğer bazı ülkelerinde göreceğimizin bir provası gibi geliyor bana. Bir ülkede medya ve demokrasi ilişkisi ne kadar güçlüyse, bu dönüşüme o kadar direnilecektir. Ancak salgına çare bulunmadığı ve daha geniş kitlelerin enfekte olduğu durumlarda, otoriterleşme eğiliminin ve bilgi saklama olasılığının tüm devletlerde artacağını düşünüyorum. Bundan yana değilim ya da bunu savunmuyorum. Bunu objektif olarak gözlemleyebileceğimizi düşünüyorum.

Twitter, Instagram ya da Facebook gibi kanallar, kamuya açık bir ortamda yayın yapıyor, yayınlanan postlar yetkililer dahil herkes tarafından görülebiliyor ve bazı durumlarda buna karşın yaptırımlar uygulanıyor. Buna karşın WhatsApp gibi platformlarda yayılan bilgiler kamuya açık değil, iki kişi ya da gruplar arasında bir iletişim var. Bu platformlarda bilgi ve veri kontrolü yapmak mümkün olabilir mi ve olmalı mı?

Özellikle şifrelenmiş iletişim platformlardaki, WhatApp veya Facebook’u örnek verebiliriz, içeriğin denetlenmesi sansüre yol açabilecek korkunç bir pratiktir. Kişiler arası encrypted mesajlaşmayı kast ediyorum. Bunlar dezenformasyon ve misenformasyon kaynağı olsa dahi hiçbir şekilde denetlenmemeli. Buradaki dezenformasyon ve misenformasyon sorunuyla -Teyit.org’un yaptığı sticker kampanyalarındaki gibi- eğer mümkünse kişiler üzerinden mücadele edilmesinin doğru olduğunu düşünüyorum. Facebook ve Twitter gibi halka açık olarak bir mesajın paylaşıldığı ve daha fazla paylaşıldığı ortamlarda zaten bu organizasyonlar var, özellikle Facebook’un IFCN üzerinden çok fazla partneri var, benim bildiğim kadarıyla Türkiye’deki partnerleri de Teyit.org. O nedenle bunlar zaten halka açık olarak yayınlanan veriyi işliyorlar, görünürlüğünü azaltmaya çalışıyorlar. Hatta, Koronavirüs ile ilgili olarak verilen bazı söyleşiler Vox’da ya da Guardian’da çıksa bile Facebook’un facting algoritmasına takılıyor ve görünürlüğü engelleniyor. Sanırım, geçtiğimiz günlerde Intercept’te Naomi Klein’in başına geldi. Bunun, bu hatalara rağmen, mantık olarak adil bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Günümüzde, Facebook ve Twitter benzeri ağların dezenformasyon, misenformasyondaki rolü WhatsApp kadar trajik değil. WhatsApp hakikaten trajik çünkü yakın güvendiğiniz aile çevrelerinden bilgilerini alıyorsunuz. Bu bilgiyi sosyal yapımız gereği doğru kabul etme olasılığımız artıyor. Markalar bile, marka elçiliği denen kişiler aracılığıyla ürünlerini popülerleştirmeye çalışıyor. Dezenformasyonun da böyle küçük küçük elçilerinin olması, bunların aile bağlarıyla sosyal etkileşime girmesi çok daha tehlikeli. Sonuç itibarıyla, aile bireylerinize veya arkadaş grubunuzdaki birine yanlış bilginin erişimi çoğunlukla Twitter, Instagram, Facebook’da bulunan komplo teorici, komplocu hesaplardan dağılıyor. Yılanın başı çoğu zaman buralarda. Bu nedenle bu tarz mecraların üçüncü parti organizasyonlar tarafından -Teyit.org, Doğruluk Payı, Evrim Ağacı gibi- teyit edilmesi, doğrulanması ve yanlış olan içeriklerin görünürlüğünün azaltması gerektiğini düşünüyorum, aynı zamanda yanlış içerik paylaşan hesaplarla ilgili “Dezenformasyon yapılmaktadır” şeklinde güvenilirlik notu koyulması bana en doğru sistem gibi geliyor. Sansür hiçbir zaman çözüm değil. Hele ki, kişiler arası şifrelenmiş iletişime devletin ve şirketlerin girmeye çalışması kabul edilemez. Sadece, Twitter ve Facebook gibi mecraların, şirketlerin kendi inisiyatiflerinden bağımsız, üçüncü parti kuruluşlarla yanlış içeriklerin yayılmasının engellenmesi için elinden geleni yapmaları gerektiğini düşünüyorum.