Dosyamız kapsamında Arın Demir bir halk sağlığı uzmanı, bir işveren, bir işçi ve bir ekonomistten oluşa dört kişilik bir grupla görüştü ve Koronavirüsün neden olduğu problemleri konuştu. Görüşmeler koronavirüsün yarattığı insani, sosyal ve ekonomik etkilere ilişkin önemli bilgiler içeriyor.

Öğr. Gör. Dr. Ömer Ataç, İstanbul Medipol Üniversitesi, Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı

Koronavirüs, Türkiye’de ortaya çıktıktan sonra hastanelerde başlıca ne gibi zorluklar yaşanmaya başladı?

Sağlık kuruluşları olarak öncelikle hastaneleri değerlendirdiğimizde, bu salgınla ön sırada mücadele eden sağlık çalışanlarına öncelik vermeliyiz. Her ne kadar Bakanlık vakalar için takip rehberleri, tedavi rehberleri ve algoritmalar yayınlasa da, bazı süreçleri yaşayarak tecrübe etme ve öğrenme durumunda kalmak, ilk başta tedirginlik ve belirsizlik yaratıyordu. Dünyada vakaların artmasıyla ve komşu ülkelerde de vakaların görülmesiyle birlikte, Türkiye’de hala hastalığın görülmemiş olmasına karşın kaygıların giderek yükseldiği bir sürece evrildik.

Yılın bu dönemlerinde üst solunum yolu enfeksiyonlarının çok sık görülmesi ve benzer semptomları olması nedeniyle, toplumda da her üst solunum yolu enfeksiyonu belirtisinde ‘‘Acaba ben Koronavirüs’üne mi yakalandım?’’ şüphesi oluştu ve sağlık kuruluşlarına başvurularda artışlar söz konusu oldu. Hekimler ve sağlık çalışanları da vakaları atlamamak adına bu doğrultuda yaklaşmaya çalıştılar.

Başvuru artışlarının yaşanmasıyla COVID19 pozitif olanlar ile diğer benzer hastalıkları ayırt etmek veya birbirlerine bulaşımı engellemek ilk aşamada çok kolay olmadı. Dikkat ederseniz, ilk günlerde özellikle sosyal medyada yaygın olarak çeşitli hastanelerde COVID19 pozitif vakalar olduğu iddia edildi. Orada bir hastaya şüpheli vaka olarak yaklaşılarak alınması gereken izolasyon önlemlerinden dolayı herkes paniğe kapıldı. Bu dedikoduların büyük çoğunluğunun asılsız olduğu da anlaşıldı.

Bununla birlikte sağlık kuruluşlarında, hastanelerde dikkatimi çeken diğer hususlardan söz etmek istiyorum. Sağlık çalışanları sürekli olası vakalar ile muhatap oldukları için kendilerini korumaları gerekiyor. Hem sağlık hizmetlerinin sorunsuz biçimde sürdürülmesi, hem de Koronavirüs hastaları haricinde diğer nedenlerle hastanede bulunan hastalara koronavirüs bulaştırmamaları açısından önemli bir konu bu. Sağlık çalışanlarının önce kendilerini koruması gerekmektedir ki, bu her sektör için iş sağlığı ve güvenliğinin temel kuralıdır. Hekimlerin ve diğer sağlık çalışanlarının tamamı bu dönemde çok fazla insanla iletişim kurduklarından dolayı kendilerine gelen hastalardan da korunmaları ve başkalarına bulaştırmaması elzemdir.

Bunun yanında hastane personellerine maske, eldiven, üniforma ve tek kullanımlık tulumların kullanımı açısından tedariğin biraz daha arttırılması gerektiğini düşünüyorum. Toplumda maske kullanımı ile ilgili maskenin gerçekten kimler için gerekli olduğuna dair bilinçlendirici açıklamaların altında biraz da bu tedarik süreci bulunuyor. Toplumda yaşanabilecek bir panik havası, stokçuluk riski veya insanlar gereğinden fazla titiz ve evhamlı davranması sonucunda maske ve dezenfektana aşırı bir başvuru olabiliyor. Bu durum bazı malzemelere ulaşması gereken kişilerin de ulaşamamasına sebep olabiliyor. Karşımıza çıkacak diğer bir konu ise, sağlık kuruluşlarına başvurularda elektif dediğimiz yani orta ya da uzun vadede tedavi edilebilecek acil olmayan durumlar için başvuruların azalması lazım. Öte yandan bu süreç yönetilirken, acil sağlık hizmetine ihtiyacı olan kimselerin çeşitli nedenlerden acil sağlık hizmetine ulaşmayacak konuma düşmemesi de gerekiyor. Burada altını çizmek istediğim bir husus, birçok sektörde izinler, istirahatler, imtiyazlar, nöbetler, vardiyaların azaltılması söz konusuyken, muhtemelen sağlık çalışanları normal mesailerinde daha da fazla çalışmak zorunda kalacaklar. Bunu sağlamak için, sağlık çalışanlarının izinleri iptal edildi veya kısıtlandı. Hastanelerde yoğunluk süresince, doktorların ve sağlık çalışanlarının motivasyonlarının yüksek tutulması bu nedenle çok önemli.

Koronavirüs vaka sayısında kısa sürede, uluslararası kurumlarca hızlı bir artış öngörülüyor. Hasta sayısı arttığında Türkiye’deki sağlık kurumları açısından herhangi bir kapasite sorunu yaşanma riski bulunuyor mu?

Salgınla mücadelede, tüm ülkelerin öncelikli hedefi sağlık sistemlerinin kaldırabileceğinden daha fazla bir talebin ve ihtiyacın oluşmamasıdır. Maalesef İtalya, bunu başaramadığı için olumsuz bir örnek olarak karşımızda bulunuyor. Teorik olarak bu risk salgının yaygınlaştığı tüm ülkeler için söz konusu. İhtiyaç ve talep arttıkça karşılayamaz hale gelinebilir. Maalesef tüm dünyada COVID19’un birçok özelliğini, salgını yaşarken tanıyoruz. Bu hastalık ne kadar bulaştırıcı, semptomları neler, kimleri etkiliyor, ne kadar sürede iyileşiyor, test sonuçları hangi durumlarda negatif veya pozitif çıkıyor gibi soruların yanıtlarını bu son 3 aylık dönemde öğrendik. Yeni bir virüs olduğundan geçmişten gelen bilgimiz kısıtlı. Yaklaşık olarak şunu biliyoruz ki, 100 hastanın 20’sinin sağlık kuruluşuna başvuru ihtiyacı, 5’inin ise yoğun bakım ihtiyacı oluyor. Ülkemiz açısından değerlendirdiğimizde, yaklaşık 35-40 bin civarında yoğun bakım yatağımız var. Bunların yaklaşık olarak 25 bin civarı yetişkinlere yönelik yoğun bakım yatakları ve doluluk oranları da anlık olarak %50 ile %80 arasında değişiyor. Eğer biz bu vaka artışını kontrol edebilirsek ki, sosyal izolasyon ve gerekirse karantina uygulamalarıyla bunu başarmayı umuyoruz, bu sayede yoğun bakım ihtiyacı olan vakaları zamana yaymamız söz konusu. Aslında burada zaten hedeflenmesi gereken de bu. Bu salgın giderek yayılacak, yeni vakalar olacak, inşallah olmaz ama yeni ölümlerin de yaşanması muhtemel. Bununla birlikte hastanelerimizde yaklaşık 200 binden fazla hasta yatağımız var. Bu yatakların bazılarının da yoğun bakım yatağına dönüştürülmesi gündeme gelebilir. Ventilasyon, izolasyon, havalandırma ve diğer ihtiyaçların karşılanmasıyla beraber vaka artışını belli bir düzeyde kontrol edebilirsek bizim için çok ciddi bir risk söz konusu olmaz. Fakat İtalya örneğinde görüldüğü üzere, eğer özellikle toplum tedbirlere uyma konusunda yetkililerle işbirliği yapmaz ise bu risk her zaman var.

Dünya bundan önce de birçok pandemiyle karşılaştı. Son günlerde, bütün dünya ve Türkiye adeta hastalıktan korunmak için kendisini adeta evlere kapattı. Koronavirüs’ün bu kadar etkili olmasında diğer pandemik virüslerden ayrılan tarafı nedir?

Sağlık sadece hastalıklardan ibaret değildir ve sadece sağlık sektörüyle sınırlı değerlendirilmemelidir. Halk sağlıkçılar olarak özellikle bunu vurgularız. İnsanların sosyal alışkanları, kültürel faktörler, toplumların demografik özellikleri, sosyoekonomik değişiklikler ve çevresel etkileşimle de sağlığı çok etkiler. Ayrıca dünyanın birçok ülkesi için sınırların sadece sembolik anlamından bahsediyoruz artık. İnsan sağlığının da olumlu ve olumsuz anlamda tüm bunlardan etkilediğini görüyoruz. Dünya son yüzyılda birkaç salgın tecrübe etti. Bunların en meşhuru İspanyol Gribi’dir. 1. Dünya Savaşı döneminde birden fazla kıtayı etkileyen ve çok sayıda insanın ölümüne neden olmuş bir viral salgındı. Bununla birlikte daha küçük boyutlarda da olsa, kuş gribi, domuz gribi veya daha yerel olarak SARS veya MERS gibi salgınları da tecrübe ettik. Burada karşılaştığımız Koronavirüsün ait olduğu aile aslında daha önce bildiğimiz bir virüs ailesidir. Üst solunum yolu hastalıklarında önemli bir rol oynamaktadır. Fakat, virüsler canlı türleri arasında geçiş yaşadıklarında yani Koronavirüs örneğinde gördüğümüz gibi hayvandan insana bulaştıklarında hayatlarını devam ettirebilmek için mutasyon geçiriyorlar. Bu mutasyonu bizim bağışıklık sistemimiz tanımadığında, tanıyana kadar çok hızlı bir şekilde bulaş ve yayılım gerçekleşiyor.

Pandemilere baktığınızda, özellikle solunum yoluyla bulaşan enfeksiyonlar temasla, damlacık yoluyla, hapşırma ya da öksürük sonucunda çok hızlı yayılmaktadır. Koronavirüs’ün bu kadar hızlı yayılmasının ve dünyanın birçok bölgesini etkilemesinin birkaç sebebi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, merkezinin Çin olmasıdır. Çin’in demografik özellikleri ve kültürel alışkanları nedeniyle çok hızlı bir şekilde Çin nüfusu içerisinde yayılım gerçekleşti. İkincil olarak, nüfus hareketliliğinin de salgının yayılmasında önemli bir payı olduğunu belirtmemiz lazım. Seyahatler ve ülkeler arası geçişler yayılımı hızlandırdı. Bugünün dünyasında, insanların artık bir günde birden fazla ülke değiştirebildiği bir ortamda sizin bunu takip etmeniz çok mümkün olmuyor. Örneğin, uçakla normal yolcu gibi hiçbir önlem alınmadan seyahat eden pozitif bir vaka, havalimanında ve uçakta bulunan onlarca insana bulaştırma riskine sahip. Bu kişiler de aynı şekilde kendi rotalarında virüsü yaydıklarında, vakaların neden katlanarak arttığını anlayabiliriz. İstatistiklere göre, salgın birçok ülkeyi etkiledi ama dünya nüfusu içerisinde toplam vaka sayısı hala çok az. Bugün itibarıyla 190 bin civarıydı ve bir gün sonra 200 bini geçecektir [Röportajın yapıldığı gün 19 Mart 2020, e.n.] Biliyorsunuz, Dünya Sağlık Örgütü her gün durum raporları yayınlıyor. Bu raporlarda, sadece tespit edilebilen vakalar yazıyor. Yani virüsle enfekte olan fakat henüz çeşitli nedenlerle test yapılmamış kişiler dahil değil. Şu an, nüfusun yaklaşık olarak 100 binde 2-3’ü civarı bir rakam söz konusu. Öldürücülüğü ise ülkeden ülkeye değişmekle birlikte %3 civarında ve son yıllarda yaşadığımız salgınlara veya İspanyol Gribi’ne göre henüz çok daha düşük. Çok sayıda insanı hasta ediyor, hızlı yayılıyor fakat nihai noktada nereye varacağına emin olamıyoruz. Göç, ticaret, turizm, zorunlu yer değişiklikleri ve eğitim gibi farklı faktörlere bağlı nüfus hareketlilikleriyle hastalığın yayılmasının kolaylaştığını söyleyebiliriz.

Bir hekim olarak bir arada bulunmayı gerektiren çeşitli işyerlerinin kapatılması sizce elzem midir? Bu salgınla baş edebilmek için açıklanan tedbirlerin daha da yaygınlaştırılması gerekmekte midir?

Burada toplumsal bilinç düzeyi ve alınan tedbirlere uyum önemli. Örneğin Almanya’da, Merkel konuya ilişkin tedbirleri açıkladıktan sonra toplum harfiyen bu tedbirlere uyma eğiliminde oldu. Eğer sizin toplum yapınız ve kültürünüz buna yatkınsa zorunluluklar, yasaklar veya baskılarla değil, uyarılar ve öneriler ile bu süreci rahatlıkla yönetebilirsiniz. Özellikle günlük hayatta, sosyal mesafenin korunması çok önemli. Bankada, okulda, işyerlerindeki insanların kendi arasındaki mesafeyi 2-3 metreyle koruması, tokalaşmanın terk edilmesi, el yıkamanın sık olması gibi kurallara uymazsanız, sadece önerilerle salgını kontrol altına alamazsınız. Bu nedenle, günlük hayatta sık temasın olduğu ve taşıyıcılığın yaygınlaşabileceği olabileceği ortamlardaki bu kısıtlamaları sağlık ve salgın yönetimi açısından kesinlikle doğru buluyorum. Hatta, arttırılması gerektiğini de düşünüyorum. Mesela, İtalya’nın yaptığı yanlışları dikkate alarak bazı konularda erken hareket geçmek önemli bir avantaj oldu. Şahsen okulların bu kadar erken tatil edileceğini beklemiyordum. Çünkü hastalıkla ilgili ilk bilgiler ve genel algı, çocuklar ve yetişkinleri asemptomatik şekilde yani herhangi bir belirti vermeden enfekte ettiği ve yaşlıları olumsuz etkilediğine yönelikti. Semptomu olmayan taşıyıcı kişileri de düşündüğümüzde, bu kararı almak çok değerli oldu.

Bu açıdan toplumu farklı kesimlerine yönelik önlemler de alındı. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı ilk başta camileri kapatmadı ama cemaatle toplu namazların kılınmamasına karar verdi Münferit olarak bazı şehirlerde gösterilen tepkilerden sonra yeni bir karar ile cuma namazlarında ve kandillerde de camilerin kapatılması kararlaştırıldı. Bu tarz tedbirleri zorunlu olarak almanız gerekiyor. Öte yandan, bugün bir arkadaşım bahsetti. Markette sıra beklerken sosyal mesafeyi korumaya çalışmış fakat bıraktığı mesafe nedeniyle önüne geçmeye çalışanlar olmuş. Toplumsal olarak bunlara dikkat etmeliyiz ve bu tarz olayların yaşanmaması gerekiyor. Başka bir örnek ise, toplumda genel olarak doğrudan risk altında olmayan genç ve yetişkin nüfus kurallara uyarken, yaşlı nüfusun biraz daha rahat ve özgüvenli davrandığına ilişkin bir gözlem söz konusu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin açıkladığı veriye göre geçtiğimiz Salı günü 120 binden fazla 60 yaş üzeri vatandaşımız toplu taşıma araçlarını kullanmış. Bu çok yüksek, halbuki daha az olması gerekiyordu. Bizler bulunduğumuz yaş grubu itibarıyla kendimizden önce, yaşlı insanları korumak amacıyla tedbirlere uymaya çalışıyoruz. Sağlık hizmetlerinin temel amacı, hastalıkların önlenmesi, hayatın uzatılması ve yaşam kalitesinin artırılmasıdır. Sağlık hizmeti sunulurken kaynaklar sınırlı, ihtiyaçlar ise sınırsızdır. Bu şartlarda öncelikli amacımız, bir hastanın daha hayatını kurtarmak, bir insanın daha yaşam süresini uzatmaktır. Günlük hayatta hareketlilik arttıkça bağışıklığı zayıf kişilere hastalığın bulaşma ihtimali de artıyor. Yapılan bazı simülasyonlar da bunu destekliyor. Virüslerin, ortamda, havada, cisimler üzerindeki yaşam süreleri belli. Bu süreçte ne kadar hareketli olursanız, virüsün kendinize ve çevrenize bulaşma olasılığını da artırıyorsunuz.

Salgınla baş edebilmek için farklı ülkeler farklı metotlar uygulayabiliyor. Bu konuda en çok konuşulan ülkeler İngiltere ve Güney Kore. İngiltere salgını herd immunity (sürü bağışıklığı) kavramıyla toplumun bağışıklığını artırarak karşılıyor. Güney Kore ise erken davranıp çok fazla sayıda test uyguladı ve test sonucu pozitif olan hastalarla ilgili bilgileri anlık olarak tüm toplumla paylaşarak ilginç bir mücadele yöntemine gitti. Türkiye sanırım farklı, hibrit bir yöntem deniyor. Türkiye sizce burada nasıl bir yol izlemeli?

İngiltere’nin sürü bağışıklığını öne çıkaran uygulama kararı sonrası, salgının yönetilebileceği farklı senaryoları açıklayan bir rapor paylaşıldı. Son 1-2 gün içerisinde, İngiltere’nin de süreci doğal akışına bırakmaktan vazgeçerek izolasyon ve karantinaya doğru yöneldiğini görüyoruz. Ülkeler salgınla mücadelede hangi yöntemi seçerse seçsin zaten nihai hedef toplumsal bağışıklığın kazanılmasıdır. Bu süreçte önemli olan konu, toplum sağlığı ve ekonomi açısından salgının en zararla atlatılmasıdır. Toplum sağlığı açısından ölümler, solunum yetmezliğinin kalıcı olması, diğer komplikasyonlar, uzun vadede sağlık hizmetlerine getireceği yükler söz konusuyken bir de işin ekonomik boyutları bulunuyor. İngiltere de son günlerde önce okulları tatil etti ve ulaşımda çeşitli kısıtlamalar getirdi. Haliyle, sürü bağışıklığı veya toplumsal bağışıklık olarak tanımlanan kavramı nasıl kazanacağımız önemli. Sürü bağışıklığında aslında yaklaşım şu şekildedir; Toplumda aşılanmayla veya hastalığı geçirerek bağışıklık kazanan nüfusu belirli bir yüzdenin üzerine çıkartırsak, çeşitli nedenlerle aşılanamayanlar veya bağışıklık kazanmamışların hastalanma riski de azalır. Bu birçok hastalıkta %95’in üzerindedir. Koronovirüs’te şöyle bir avantajımız var, bir pozitif bir vakanın virüsü bulaştırabileceği kişi sayısı mevcut bilgilerimize göre yaklaşık 3 kişi. Bu demek oluyor ki, toplumun %70 bu hastalığa karşı bağışıklık kazanırsa geri kalan %30’u daha rahat koruyabiliriz. Henüz aşısı bulunmamışken, bu %70’in kimlerden oluştuğu önemlidir.

Eğer bu %70’in çoğu yaşlılardan oluşursa, İtalya gibi olursunuz. Bu oran yetişkin ve gençlerden olursa, yaşlılarda ölüm oranlarını azaltabilirsiniz. Burada aslında ülkenin demografik yapısına uygun bir yol bulunmasının gerekliliği de ortaya çıkıyor. Bu açıdan Avrupa ülkelerindeki problem, yaşlı nüfusun yani 65 yaş üstü nüfusun kalabalık olmasıdır. Birçok Avrupa ülkesinde bu oran %15-20 civarında. Ülkemiz nispeten hala genç bir toplum olduğundan, bu oran yaklaşık %10’larda. Güney Kore örneğini değerlendirdiğimizde ise, onların bu salgında avantajı çok yüksek sayıda test yapmaları oldu. Testi çok yapmak biraz da ihtiyaç, kapasite ve imkan meselesi. Bizde de zaten Sağlık Bakanı’nın son günlerde yaptığı açıklamalarda test yapma imkanlarını ve alternatiflerini arttırmaya yönelik çalışmalar yer aldı. Bununla birlikte şunu da vurgulamak gerekir ki, test yaygınlaştıkça vaka sayısı da mutlaka hızlıca artacak. Çünkü daha çok vakayı tespit edeceğiz. Fakat tespit edilen vaka sayısının artması paniğe neden olmamalı, sürecin doğal bir sonucu bu.

Dünya Sağlık Örgütünün de ısrarla önerdiği gibi hastalara test yapıp, tanı koymanız çok önemli. Biz ilk başta, Çin’den gelenlere, ardından risk grubu olan diğer ülkelerden gelenlere ve temas öyküsü olanlara test yaptık fakat muhtemelen artık semptomu olanlara da yurtdışı seyahatine veya vakayla temas öyküsüne bakılmaksızın test uygulayacağız. Testi tüm topluma yaygınlaştırmaya kalktığınızda, elinizde yeteri kadar tanı kiti yoksa ayrıcalıklı bir grubun sadece bu kitlere ulaşmasına neden olabilirsiniz. Örneğin İtalya’da ise hemen tedaviye başlamak amacıyla öncelikli olarak yaşlılara test yapılıyor. Dünya ortalamasına göre İtalya’da vaka ve ölüm sayıları çok yüksek görülüyor. Normal ortalaması yaklaşık %3 olan ölüm oranı, İtalya’da %10’lara kadar çıkmış durumda. Haliyle, bizim de Güney Kore gibi daha fazla test yapmamız gerekiyor. Bunun içinde teknik imkanlar, maddi ihtiyaçlar söz konusu. Burada şunu da dikkate almak gerekiyor.

Peki, tahmin edilen yayılımın oranına paralel olarak, test tanı kitlerini herkesin yararlanmasını sağlayacak şekilde yeterli kaynağımız bulunmakta mı?

Önceliklendirme yapıldığı durumda, buraya rahatlıkla kaynak ayrılacağını ve yeterli olacağını düşünüyorum. Tanı testinin ve kitlerin farklı versiyonları var. Daha hızlı sonuç veren kitler var, daha yavaş çalışanlar var. Bu açıdan bir problem oluşacağını düşünmüyorum. Bunun ne kadar hızlı başarırsak, ne kadar çok kişiden numune alırsak, sonuçlar çerçevesinde gerekli kişilere izolasyonu uygular ve o kadar başarılı oluruz.

Konumuzun biraz dışında fakat bu salgınla ilgili genel olarak insanların bilgi sahibi olmasının bazı pratik yararları olduğunu düşünüyorum. Halihazırda birçok işyeri kapandı ve buralarda çalışan insanlar yavaş yavaş sigorta sistemi dışına da çıkıyor. Sigorta sistemi dışında olan insanlar bu süreçte sağlık hizmetlerinden nasıl yararlanıyorlar? Herhangi bir dezavantaj yaşadıklarını söyleyebilir miyiz? Örnek olarak, herhangi bir sigortası olmayan bir kişi rahatlıkla Koronavirüs testi yapılabiliyor mu? Bu kişilere test yapılamaması, salgını arttıran destekleyici bir unsur haline getirir mi?

Son sorudan başlayarak cevap vereyim. Bu süreçte, ekonomik açıdan mağduriyet yaşayan ve işini kaybeden kişiler mevcut. Bu kişiler eğer bireysel olarak alınması gereken tedbirlere uyarlarsa salgından etkilenmeye veya yaymaya yönelik herhangi bir risk taşımazlar. İnsanlarla temaslarını işe gitmedikleri için azaltacaklar ve evlerinden de çıkmazlarsa bu açıdan bir tehlike olmaz. Testlerle ilgili konuşursak, şu an isteğe bağlı test söz konusu değil. Her hastane numune alma yetkisine sahip. Bu numuneler tek elde toplanıyor ve her ilin sağlık müdürlüğüne bağlı laboratuvarlarda çalışılıyor. Ülkemizde, evrensel kapsayıcılık kapsamında da genel sağlık sigortası yürürlüğe girdi. Bir şekilde toplumun neredeyse tamamı bu kapsayıcılık altında değerlendiriliyor. Bununla beraber Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu bu tarz olağanüstü gelişen olaylara hızlı refleksler gösterebiliyor. Bazı açıklamalarda sıtma tedavisi için kullanılan bazı ilaçların COVID19 hastalarında da semptomları hafiflettiğine ilişkin yayılan haberler sonrası ciddi bir stok tehlikesi doğdu. Bunun yaşanmaması adına Bakanlık SGK ile beraber önlem aldı ve bu ilaçların yeşil reçeteyle satılmasını kararlaştırdı. Bu ilaçların stoklanmasını önlemek açısından önemli bir hamleydi. Artık reçetesiz olarak bu ilaçları temin edemiyorsunuz.

Herhangi bir vatandaş sigortalı olsun veya olmasın, şu an herhangi bir kamu sağlık kuruluşuna başvurduğunda Koronavirüs şüphesi söz konusuysa kimse onun sigortası olup, olmadığına bakmaz, bakamaz. Test sonucu pozitif geldiğinde de eğer hastanede bir izolasyon gerekiyorsa kimse hastaneye almıyoruz demez ve diyemez. Önümüzdeki günlerde vaka sayısının artması öngörülüyor. Fakat, bu iş eğer rutine doğru giderse Eğer, sigorta ve kapsayıcılık açısından böyle bir yıpranma oluşursa ben devletin buna uygun bir refleks geliştireceğini düşünüyorum. Burada önemli husus, vakaların tespiti ve hastaların sağlık durumu olduğu için bu anlamda bir mağduriyet oluşacağını sanmıyorum.

Can Karakaş, Cafe İşletmesi Sahibi 

İçişleri Bakanlığı 16 Mart 2020 tarihinde aldığı kararlar ile halka açık çeşitli yerler kapatıldı. Hizmet sektöründe ortalamanın üzerinde cirosu olan bir yatırımın sahibi olarak, bu karar sonrası işleriniz bir önceki haftaya göre ne kadar azaldı? Bu durum devam ettiği sürece, ortalama kaç ay daha işinizi sürdürmeniz ticari olarak anlamlıdır?

Öncelikle böyle bir konuda bizim de sesimizi ve fikirlerimizi duyurduğunuz için teşekkür ederiz. Sadece Türkiye değil bütün dünya çok zor bir süreçten geçiyor. Sağlık Bakanlığının belirttiği gibi küresel bir kriz, ulusal bir mücadele içerisindeyiz. Elbette ki, her Türk vatandaşı gibi bizim de üzerimize düşenler var. Hatta vatandaşlığın ötesinde, dünyamız üzerinde yer alan bir insan olarak pek çok sorumluluğumuz ve görevlerimiz var. Tabii ki bunları yerine getireceğiz. En başında insanların kendilerini korumayla ve başkalarına hastalık yayılımını engellemek amacıyla gösterilen bir mücadele var. Süreç içerisinde, boyutlarının çok daha yukarıya gittiği anlaşılıyor. Devamında, daha etkin önlemlerin alınması gerekliliği ortaya çıktı. Bunun bir sonucu olarak, İçişleri Bakanlığı 16 Mart 2020 tarihinde akşam üzeri saat 18.00 civarında Twitter’dan yapmış olduğu bir açıklama ile halka açık çeşitli yerlerin kapatıldığını söyledi. Açıklamaya göre aynı akşam saat 24’de faaliyetlerimiz tümüyle bitirmemiz gerekiyordu. Akşam bu haberi öğrendikten sonra dolaplarımızda çürüyecek ürünlerimiz, atılacak olanlar, kalan personelin gidip-gelmesi, alacakları, ısınma ve elektrik gibi acil olarak çözmemiz gereken şeyler için sadece birkaç saatimiz vardı. Bu birkaç saat içerisinde bütün bunları yapmaya çalıştık. Maalesef başarılı olamadık ve birçok kaybımız oldu. Bize göre sadece birkaç saat içerisinde bizden kapatılmamızın talep edilmesi haklı olmadı. En azından birkaç gün süre verilmeliydi ki gelecek planlarımızı oluşturalım.

Tabii ki, işletmelerdeki insanların salgını birbirlerine bulaştırma süreçlerini zayıflatmak ve bir arınma yaratabilmek için bazı önlemlerin alınması gerekiyordu. Zaten bunlar konuşuluyordu ve biz de titizlikle kendi işletmemizde bu tür önlemleri alıyorduk. Kendi işletmemde, ilk vaka ortaya çıktığı andan itibaren direkt olarak insanların alkol ve dezenfektan kullanmaları konusu sıkı kurallar getirdik. Tüm müşterilerimize de 96 derecelik tarımsal alkolleri, 70-80 derecelerde seyreltip sunduk. Müşterilerin masaya oturduklarında anında masalar yeniden dezenfekte edildi. Tüm çatal, bıçak, bardak ve benzeri gereçlerin hepsinin dezenfektanı yapıldı. Bulaşık makinalarımızdaki ısıların yükselmesini sağladık. Mutfaktaki dezenfektanı arttırdık. Bir tür geniş çaplı önlemler aldık. Özellikle öğle saatlerinde yoğunlaşan servisimiz sırasında garsonlarımız masaya her tabak bıraktıklarında sonra ellerini dezenfekte ettiler. Böyle tedbirli bir süreç yaşıyorduk. Benim aklımda bunlara ek olarak, masaların aralarını açmak vardı. Bu zaman diliminde, 16 Mart tarihinde dediğiniz karar çıktı ki o günün sabahında sosyal medyaya sızan bir Sağlık Bakanlığı kararları vardı. Sayın Bakan bu kararların yalan ve sahte olduğunu açıkladı. Fakat, sonradan yalanlanan belgenin 1. maddesi olan gece kulübü ve bar gibi yakın temasın fazla olduğu yerlerin kapatılmasıyla aslında bir bölümü yürürlüğe girmiş oldu. Akabinde kafe, kahvehane ve kafeterya gibi yerler de kapatıldı. Şunu da belirtmek isterim, kapatılmadan önce zaten işlerimiz ciddi anlamda haberlerle düşmeye başlamıştı. Benim işlettiğim yerde özellikle öğle saatlerinde plazalardan gelen insanlar vardı ama akşam sosyal vakit geçirmek için gelenlerin sayısında çok ciddi bir düşüş yaşanmıştı. Dolayısıyla, biz de hazırlıksız yakalandık. Zor oldu. Bundan sonrası için ne olacağını göreceğiz, hep beraber bekliyoruz.

Koronavirüs’ün ekonomiye etkilerini azaltmak amacıyla hükümet tarafından 100 milyar TL’lik bir kaynak seti ‘‘Ekonomik İstikrar Kalkanı’’ paketi adı altında açıklandı. Bu paketin ihtiyaçlarınızı karşılayacağınızı düşünüyor musunuz? Örnek olarak, kısa dönemli işten çıkarmaları azaltacak yeterli bir destek bulunuyor mu?

Sayın Cumhurbaşkanı destek paketini açıklamaya ‘‘Birazdan açıklayacağımız paketteki imkanlardan istifade edecek firmalar için ön şartımız, istihdam kaybına yol açmamalarıdır.’’ cümlesiyle başladı. Dolayısıyla büyük bir heyecan ve umutla dinlemeye başladık. Ancak, kendi işletmem adına söyleyebilirim ki bu ekonomi paketinde somut ve net olarak benim işletmeme katkı sağlayan hiçbir madde bulunmuyor. Sadece bir tek maddeden yararlanabilme olasılığı var. O da geçici iş desteği 2 aydan, 4 aya çıkarılıyor maddesi. Fakat, bu düzenleme şu anda sadece imalat sektörünü ilgilendiriyor. Bizi maalesef kapsamıyor. Kaldı ki, kapsam genişletilse bile hizmet sektöründe işe giriş ve çıkışlarındaki sirkülasyon çok fazladır. Bu nedenle, benim sadece 2 personelimin bunlardan yararlanma ihtimali var. O da asgari ücretin %60’ı kadar bir oranda 4 ay kadar ücret almaları şeklinde olacak. Sonuç itibarıyla, bu maddeden işletmemde 11 kişi çalışıyor ve sadece 2 kişi yararlanabilecek. Onların da alıp, alamayacağı henüz belli değil. Bunun dışında tamamen soyut cümleler var. Kredi olanaklarının genişletileceği, kolaylaştırılacağı gibi yuvarlak laflar var. Somut olarak bir yardım yok. Şimdi bankaya kredi almak için gitsem, onların bana vereceği cevap geçen hafta koşullar neyse aynı şartların mevcut olacağıdır. Herhangi bir vergi azaltması veya faizlerde bir devlet desteği bulunmuyor. Bana işletmemi kapatmam için 6-7 saatlik süre veriliyor. İşçi de çıkartmamam gerektiği söyleniyor. Benim işletmeme tüm para girişleri duruyor. Öte yandan kira ödemeleri geliyor. Daha bugün, 4000 lira civarı doğalgaz faturasını ödeme uyarısı gönderdiler. Yarın, bugün 8-10 bin liralık elektrik faturasını da gönderecekler. Bununla ilgili olarak bana 1 saat bile vermeyecekler. Eğer ödemezsem hemen faize girecek arkasından da kesilecek. Buna karşılık bizim hiç kimseyi çıkartmamamız isteniyor. Ben bunu finansal olarak nasıl karşılayacağımı bilemiyorum. Son bir haftada işler zaten zayıflamıştı, kötü durumdaydık. Şu an sıfırız. Giderler durmuyor, benim burada dört saat içerisinde dükkanı kapatmam istendikten sonra içerideki dolaplarımın hepsi çalışıyordu. Bu dolapların içleri yiyeceklerle dolu ki onlarında süreleri var. Bir süre sonra onları da atmak zorunda kalacağız. Ne zaman açılacağımızı da bilmiyoruz.

Burada toplumsal olarak, devletle beraber mücadele içerisindeyiz ama bunun yükünü işletmelerin mi çekmesi gerekiyor sorusunun sorulması gerekiyor. İnsanların gezmelerini engelleme söylemleri yapılırken, sonradan açıklanan ekonomi paketinde uçak biletlerinin KDV’sini %1’e indirmeyi ben anlamlandıramıyorum. Şöyle bir durum da söz konusu oldu. İşletmelerin kapatılması sırasında, enteresan bir şekilde lokantaları sistemin dışında bıraktılar. Benim etrafımda, bizimle aynı standartlarda olup lokanta belgesi olan mekanlar kapatılmadı. Bunun sonucunda ne oldu? İnsanların bir arada olmasını engellemek niyetiyle başlayan süreçte benim müşterilerim de oraya gittiler. Belirli yerler kapatılınca da, lokantalarda açık olduğundan insanlar daha kalabalık biçimde lokantalara yığıldılar. Sonuç olarak, ekonomik olarak hem benim müşterilerimi aldı, dolaylı olarak piyasa müdahale ederek başka bir işletmeye götürüp haksız kazanç elde etmesine neden oldular. Hem de ana hedef olan kalabalığın ve temasın azaltılmasının tam tersi, insanların daha dar alanlarda, kalabalık biçimde lokanta belgeli mekanlarda bir araya gelmelerine neden olacak bir sonuç yarattılar. Ekonomi olayının da dışında, mantıksal olarak da tam tersi bir durum söz konusu oldu. Bunu anlamakta gerçekten mümkün değil. Şunu bir defa daha altını çizmek istiyorum. Açıklanan ekonomi paketinde, an itibarıyla bana katkı sağlayacak 1 TL yok.

Hizmet sektöründe tecrübeli bir yönetici olarak, işletmelerin Koronavirüs’ün etkileriyle mücadele edecek kendi içinde bir acil durum plan mevcut muydu yoksa beklenmedik bir olayla mı karşı karşıya kalındı? Gözlemlediğiniz kadarıyla diğer işletmeler benzer durumdalar mı?

Şu an, işletmelere dönük olarak herhangi bir bilgilendirme ve açıklama yapılmadı. Bizim neyi, nasıl yapmamız gerektiğini biz kendi yöntemlerimizle bulmaya çalıştık. Konuya ilişkin detaylı bilgimiz yoktu. Çevremizden doktor tanıdıklarımıza sormaya çalıştık. Belediyelerden biraz dezenfektanla ilgili bazı açıklamalar geldi. Çok fazla ve sürekli kullanacağımız için, normal kimyasal dezenfektanlar yerine tarımsal alkol kullanmanın daha etkili olacağını düşündük ve bunu uyguladık. Bazı işletmeleri görüyorum, hakikaten komik bir şekilde işletmeleri baştan aşağı kimyasal maddelerle dezenfekte ediyorlar. Bu virüs açık ortamda 12 saat yaşamıyor, sabah kalktığınızda zaten ortamda virüs olmayacağından gece orayı dezenfekte etmenizin bir anlamı kalmıyor. Sabah ilk gelen kişi işletmeye bu virüsü getirdiyse, bütün gece yaptığınız dezenfekte etme faaliyeti çöp oluyor. Anlık, kişisel, birebir dezenfekte yapmanız gerekiyor. Biz de bunu yaparak, çok dikkatli davranmaya çalıştık. Dediğim gibi bize öncesinde bir açıklama yapılmadı, işletmelere kapat diye gönderilen bir tweet yerine neler yapmamız gerektiğini anlatan bilgilerinde verilmesini beklerdik. Kapımıza kontrol amaçlı polis göndermeden önce bizi öncesinde denetlemelerini ve yol göstermelerini de isterdik. Şu an kişisel korunmayla ilgili bilgi veriliyor. Fakat kimseye, öncesinde bir işletmeye gittiğinizde şunlara dikkat edin diye insanlara da bir açıklama yapılmadı. Bu tür çalışmalar yapmak yerine doğrudan kapatma yöntemini daha kolay bir çözüm olarak gördüler. İçişleri Bakanlığı tarafından kapatılan 150 bin işletmeden söz ediliyor. Ortalama olarak buralarda beşer kişi çalışıyor dersek, tahmini ailelerini katmadan en az 750 bin hizmet sektörü çalışanından bahsediyoruz. Genel giderlerimiz devam ediyor. Bahsedilen ekonomi paketinde dediğim üzere 1 TL’lik dahi destek bulunmuyor. Ben de işletmemde kader birliği yaptığım arkadaşlarımla yollarımı ayırmak istemiyorum. Zaten iş arkadaşlarımı beğeniyorum ki işletmemde beraber çalışıyoruz. Hizmet sektöründe çalışan en az 750 bin kişiden bahsediyoruz. Bu durumun ekonomik olarak nereye varacağını hep beraber göreceğiz.

Türkiye’deki işletmeler evden çalışmaya, üniversiteler uzaktan eğitim vermeyi tartışırken diğer toplu buluşma yerleri olarak da kullanılan işletmeler yeni düzene adapte etmek adına ne gibi çözümleri tartışıyor?

Benim duyduğum tek şey, açık olan işletmelerde insanları mümkün olduğu kadar birbirinden ayrı ve uzak yerlere oturtuyorlardı ama bu gerçekten anlamlı bir çözüm müydü bir sağlık uzmanı olmadığımdan hiçbir fikrim yok. İnsanlar, kendi çevrelerinden duydukları kadarıyla çözüm bulmaya çalışıyorlar. İlk genelge ile çalışan işletmelerin sayısını azaltıp ve belli bir bölümünü kapatarak insanların sayısal olarak daha az mekanlarda bir araya gelmelerine neden olundu. Yeni genelge ile tüm restoran ve lokantalar da kapatıldı. Burada yapılması gereken, özellikle hala ofiste çalışanlar için öğle zamanlarında karınlarını doyurabilmelerine yönelik olarak yemek yerlerinin kapatılması yerine yemek hizmetleri veren yerlerin sadece yemek hizmet vermesinin saatlerinin daraltılması düşünülebilirdi. Örnek olarak 11-4 arası açık kalmaları sağlanır ve öğle vakitlerinde açık olan mekanlarda yoğunluğun oluşmaması sağlanırdı. İşletmeler gider kaybı yaşardı ama en azından ayakta durabilecek gelirleri devam ederlerdi. Maalesef bu olmadı ve bir belirsizlik içerisinde bekliyoruz. Birçok işletmenin paket servise adapte olması bu ortamda çok zor. Ekonomik olarak işletmelerin ayakta kalabilmesi ancak devlet desteği ile olabilecek. Başta kira ve çalışanların ücretleri olmak üzere bu yönde tedbirleri acilen beklemekteyiz.

Dezenformasyon ve yanlış bilginin engellemesi adına, kamu otoriteleri, özel sektör ve medyanın bilgi paylaşımı açısından yönetişim eksikliği yaşadığını düşünüyor musunuz? Bu çerçevede Koronavirüs konusunda, işletmeler tarafında kurumlara güven algısını nasıl gözlemliyorsunuz?

Açıkçası dünya örneklerine baktığımız zaman Türkiye’nin aldığı önlemler, şeffaflık gibi konularda ciddi anlamda güvenilir bir pozisyon yarattığını söyleyebilirim. Hatta, gördüğünüz gibi pek çok konuda eleştirilen iktidar şu sıralar muhalefet tarafından da takdir görüyor. Önlemlerle ilgili olarak doğru kararlar olduğu muhalefet tarafından da kabul ediliyor. Güven algısı var görülüyor ama şunu da unutmamak lazım açıklananlara inanmak durumunda olduğumuz bir zamandayız. Elbette ki, son açıklanan ekonomik paketi kesinlikle bunun içine koymuyorum. Böyle bir paketin içerisinde, ben gerçekten anlamakta zorluk çekiyorum. 500 bin TL’nin altındaki evlerin kredilendirme oranın %80’den %90’a çıkarılmasının Koronavirüs ile mücadelede nasıl bir etki sağlayacağını anlayamıyorum. Bunu anlayan uzman varsa, bana açıklarsa sevinirim. Bunun yerine asgari ücret desteği devam edilecek deniyor. Bu neden paketin içine dahil ediliyor, kaldırmadıkları için mutlu mu olunması gerekiyor? Ben burada 1 TL kazanmadan, 11 tane çalışanımın ücretlerini karşılamaya çalışırken bunları anlamakta zorluk çekiyorum. Diğer taraftan Cumhurbaşkanı paket ile ilgili açıklama yapıyor. Diyor ki kredi miktarlarında, alımlarında kolaylık sağlanacak bu açıklamadan sonra bankaya gidiyoruz, bize henüz gelen bir şey yok diyorlar. Bir de biliyorsunuz birçok yerde yapılan konuşmalar ve iddialar var. Zaman zaman fısıltı gazetelerinin abartıları, insanların zihinlerini bulandırıyor. Sağlık Bakanlığı, yaptığı açıklamalarla insanların içini rahatlatmasıyla beraber burada asıl önemli olan kurumlar arasındaki koordinasyon konusudur. Şu anda, güven sağlıyor dediğimiz husus sadece Sağlık Bakanı’nın yaptığı açıklamalar. Onun dışındaki devletin diğer kurumlarından net açıklamalar alamıyoruz. Mesela, kısa bir süre önce sosyal medyaya da yansıyan bir olay yaşadık. İçişleri Bakanlığı bir anda, karantina otobüsünden indirilen insanlarla ilgili olarak soruşturma başlattıklarını söyledi. Bu soruşturma anlamlı ama o karantina otobüsünden indirenler bu devletin polisi. Devletin polisi, karantina otobüsünden insan indiriyor. Bakın artık üçüncü güne geldik soruşturmanın devamıyla ilgili olarak bir açıklama yapılması lazım. Kurumlar arasında bir yönetişim eksikliği görülüyor.

İsmini Vermek İstemeyen Bar Personeli 

Koronavirüs herkesi etkileyen küresel bir kriz haline dönüştü. John Hopkins Üniversitesi Sağlık Fakültesinin verilerine göre gün itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 215 bin enfekte olduğu bildiriliyor. Birçok sektör salgından etkilenirken iş yerleri tarafından çalışanların ücretleri kesilerek ücretsiz izine çıkarıldı veya doğrudan eve gönderildiler. Hizmet sektöründe aylık ya da günlük ücret karşılığı çalışan birisi olarak, bu dönem sizi nasıl etkiledi? Geleceğiniz adına kaygılı mısınız?

Evet, kaygılıyım. Şöyle ki biz ücretsiz izne gönderilmedik. Direkt eve gönderildik ve herhangi bir şekilde bizim zararımız karşılanmayacak. Bu süreçte ekonomik olarak gerçekten kötü etkileneceğiz. Ben herhangi bir burs almayan bir öğrenciyim ve kendi gelirimi kendim kazanmaktayım. Ailemin bana desteği var ama bu süreçte para kazanmamak gerçekten birçok ödememi aksatacak. Bu belirsizliğin ne zaman biteceğini bilmiyoruz.

Size yapılacak desteğin devlet tarafından mı yoksa işvereniniz tarafından yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz? Devletin veya işvereninizin bu konuda hazırlıklı olduğunu gözlemiyor musunuz?

Devlet işverenlere yeterli destekte bulunursa, işverenlerde çalışanlarına yeterli destekte bulunabilirler. Fakat, hepimiz artık bu tiplemeleri az çok biliyoruz. Bazı işverenler, devlet desteğini çalışanlarına ulaştırmayabilirler. Bu nedenle, doğrudan devlet destekli bir yol da seçilebilir. Tabii, işvereni iyi olan insanlar için devletin önce işverene destek vermesi daha doğru olabilir. Bunun nedeni, işverenlerin de kira ödemeleri, genel giderleri ya da SGK primleri gibi birçok kalemi ödemekle yükümlü olmalarıdır. Onlarda bu durumdan ciddi şekilde etkilenecekler. Öncelikle, desteğin işverene sonra işçiye yapılması gerekir. Hazırlıklı olma konusuna gelirsek, bu süreçte devlet ve iş yerlerinin hazırlıklı olduğunu gözlemlemedim. Ayrıca ne kadar hazırlıklı olursa olsunlar, devlet desteği de yeterli olmayacaktır. Bir şekilde kaosa sürüklendik ve sürüklenmeye devam edeceğiz. Çünkü, devletin verdiği destek yine dediğim gibi kesinlikle ekonomiden anlamayan işverenlerce yanlış yönetilecek. İnsanlar gerçekten zor duruma düşecekler, bizi ekonomik anlamda büyük bir kaos bekliyor.

Bu durumda, ekonomik olarak ne gibi tedbirler aldınız? Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Açıkçası bütün nakit paramı çektim. Kesinlikle kartımda hiçbir şey bırakmadım. Çünkü, bir OHAL ilan edilmesi durumunda yapacağımız alışverişler kredi kartı ile yapılabilecek mi onu da bilmiyoruz. Şu an evde nakit biriktirdim. Gelecek olan kargaşayı bekliyorum. Tabii, bu da kötü etkiledi. Öğrencinin cebinde zaten para yok. Günlük çalışan işçinin aldığı para, kesinlikle elinde kalmıyor. Genel durum bu şekilde. Benim tanıdığım birçok çalışan arkadaşım şu an çok sıkıntıda. Hele bir de öğrenci olarak günlük çalışıp, üstüne ailesini geçindirmeye çalışanlar var. Bu şartlarda, ücretli izin de verilmeyerek biz direkt eve gönderildik. Aslında, burada işverenin büyük bir bencilliği söz konusu. Evet, belki onlarda zor duruma girecekler fakat ellerinde sanıyorum ki birikimleri vardır. En azından, bu konuda öğrencileri biraz daha destekleyebilirlerdi. Ya da burs alan öğrenciler için burslar ekstradan yatırılabilirdi. İş yerlerinin kapanmasının yanı sıra okullarda da tatil edildi. Herkes büyük bir kargaşa ile eve dönmeye kalktı. Bu kesinlikle salgının yayılması için de daha tehlikeli oldu. Gideceğiniz şehre de hastalığı götürebilirsiniz. Ben işe gideceğim diye bekledim çünkü 3 haftalık tatil süresinde ödemelerimi yapmak adına para biriktirme fırsatım vardı. Sonradan okullar tatil edildi ardından yanılmıyorsam üzerinden 1 hafta geçtikten sonra mekanlar da kapatıldı. Bu sayede, maalesef ki ben de memlekete dönmek zorunda kaldım.

Halk sağlığı açısından halka açık alanları kapatma kararını isabetli bir karar olarak buluyor musunuz? Sektörde tecrübesi olan birisi olarak işletmeler gerekli tedbirler veya denetimler yapılabiliyor muydu?

Evet, bu karar kesinlikle doğru oldu. Denetime ben denk gelmedim. Fakat, bizim çalıştığımız yer Koronavirüs vakasının ilk görüldüğü andan itibaren dükkanı dezenfekte etti. Bu tabii ki ilk vakanın çıkmasından önce de yapılabilirdi. Bunun öncesinde hiçbir önlem alınmadı. Yaklaşık 2 aydır, Koronavirüs haberleri nedeniyle dünya çalkalanıyor. Yani, öncesinde gerekli önlem alınmadı. Sadece, vaka çıktıktan sonra bunun yapılması bana pek anlamlı gelmedi. Sürekli olarak bize ellerimizi dezenfekte etmemiz söylendi. Fakat, gelen müşteri taşıyıcısıysa bu sizi büyük bir risk altına atıyor. Müşteriye karşı da aynı tedbirin alınması gerekirdi. Örneğin, tuvaletlere dezenfektan koyulabilirdi ya da daha farklı hijyen malzemeleri alınabilirdi. Bunların hiçbir yapılmadı. Kullanılan, çatal, bıçak, kaşık, bardaklar zaten yeterince dezenfekte edilmiyor. Sadece makinaya atılıyor ve suyun ısısı 100 dereceyi bulmadığı için herhangi bir şekilde tam temizlenme olmuyor. Bundan dolayı biz zaten korkuyorduk. Gerekli önlemler alınmadı. Vaka açıklandıktan sonra önlemler alındı. Bizim insanlarımız çoğunlukla evlerinde oturmaya alışık olmadıklarından mekanların kapatılması isabetli bir karar oldu. Bizim mekanımızda, 65 yaş üzeri birçok insan salgını umursamadan yemek yemeye geliyorlardı ve büyük risk altındalardı.

Enes Özkan, Ekonomist

Koronavirüs, ekonomik olarak küresel bir etki yarattı. Ülkeler bu etkiyi azaltmak adına, para ve maliye politikalarında krizi önleyici kararlar almaya çalışıyorlar. Son gelişmelerle beraber dünya küresel bir resesyona girdi diyebilir miyiz?

Evet, genel itibarıyla bunu söyleyebiliriz. Hatta, geçtiğimiz günlerde Bank of America, ABD’nin içinde bulunduğu durumu resesyon olarak tanımladı. Zaten, son zamanlarda gelen verilerden bunun böyle olacağı belliydi. Bu mesele, çok fazla katmanı ve yönü olan bir sorun. Resesyonun, hem makroekonomik hem de mikroekonomik etkileri var. Mikroekonomik etkiler dediğimiz sektörler üzerindeki etkiler. Bunlar tabii makroekonomik bozulmaların da sebeplerinden olacak. Bu nedenle, birçok ülke kendi öz kaynaklarıyla veya kredi bulmaya çabalayarak destek paketleri açıklamaya çalıştılar. Bu konu üzerinde çok düşündüler. Öte yandan resesyon durumu, aslında şu an insanların çok da önemsediği bir durum değil. Şu an hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki, devletlerin kendileri bile resesyonu önemsemiyor. Öncelikli problemler, mikroekonomik olanlardır. Öncelikle herkes bunları çözmeye odaklanmış durumda. Önümüzde duran problemlerin en önemlisi istihdam kaybı ve buna bağlı problemler olarak görülüyor. Hem hizmetler sektörü hem üretim sektörü Türkiye’de ağır bir yara aldı. Hizmet sektöründe, birçok insan işinden ayrılmak zorunda kaldı, işletmeler kapandı. Açıklanan tüm paketlerde ilk başta amaçlanan, insanların bir şekilde işlerini kaybetmemesi ve ülkelerin istihdam kaybı yaşamaması. Bunun için devletler resesyon ve bütçelerde açık verme risklerini göze alıyor gördüğüm kadarıyla.

Dediklerinizden hareketle hükümetlerin biraz daha Keynesyen ekonomi politikalarına yaklaşmaya başladığı veya başlayacağını söylemek doğru olur mu?

Keynesyen demek ne kadar doğru olur bilemiyorum çünkü bizim üzerine konuştuğumuz, ekonomik düzenler, teoriler, modeller bunların hepsi böyle kriz zamanlarında çöker. Önemli olan, kriz zamanlarında size esneklik sağlayacak altyapıyı oluşturmanızdır. Bunu Keynesyen politikalarla gerçekleştirmeniz Türkiye gibi bir ülkede ne kadar mümkündür? Keynezyen politikalar nedeniyle halihazırda büyük bütçe açıkları veriyorsanız bu sizi krizler karşısında daha da kırılgan hale getirir. Bu denli büyük krizlerde bildiğimiz tüm ekonomik araçların akıllıca ve karma olarak kullanılması gerekiyor. Öte yandan ekonomik sistem bu denli derin ve geniş bir krize hazırlıklı olamaz ama Türkiye olabilecek belki de en kötü şekilde yakalandı bu krize. Had safhadaki ekonomik kırılganlığımıza bir de bu yaşananlar eklendi. Burada en çok dikkat edilmesi gereken konu reel sektör. Reel sektörü güçlü tutmak lazım. Bunu güçlü tutmanın yolları, nerelerden geçtiği, o ülkenin kendine has şartlarına göre değişir ama en temelde, bir ülkedeki reel sektörün, iş gücü piyasasının güçlü tutulması ve sermaye verimliliğinin yüksek olması, ülkelerin üretim ve istihdamını güçlü kılar. Siz ne kadar devletçi politikalar da izleseniz, başka yollar da deneseniz ülkenizin ekonomik durumunun ne olduğu önemlidir. Eğer sizin, Türkiye gibi tasarruf ve bütçe açığı problemleriniz var, dış ve iç borçlarınız yüksekse, bu kriz anlarında ne politika uygularsanız uygulayın, makroekonomik verileriniz iyiye gitmeyecektir. Önemli olan bu tarz krizler gelmeden önce dümeni sağlam tutmaktır. Şunu da görmek gerekiyor, bu kriz çok büyük bir kriz. Burada, bunun geleceğini göremedikleri için kimseyi de suçlayamayız.

Ülkemizde, Koronavirüs’ün olası ekonomik etkilerini nasıl görüyorsunuz? 18 Mart 2020 tarihinde 100 milyar TL’lik bir kaynak seti olarak ekonomik istikrar adlı bir paketle açıklandı. Bu paket, ekonomimizin yapısal problemlerine, iş gücü piyasasına çözüm vadediyor mu?

Bu paket ekonomimizin yapısal problemlerine çare olmaz. Zaten şu an farklı ülkelerde açıklanan paketlere baktığımızda onların da yapısal sorunlara odaklanmadığını görüyoruz. Bir önceki cevapta da bahsettiğim üzere şu an yapısal sorunlar ve hatta makroekonomik veriler kimsenin ilk önceliği değil. Çünkü herkes önündeki, kısa vadedeki sorunu çözmeye çalışıyor. Bu nedenle, yapısal problemlere çözüm olacak bir paketi herhangi bir ülkeden beklememek gerekiyor. Şu durumda Türkiye’den yapısal sorunlara yönelik bir paket hiç beklememek lazım. İkincil olarak, daha önce söylediğim gibi iş gücü piyasası burada en kötüleşecek alan. Halihazırda işsizliği çok yüksek  olan Türkiye gibi bir ülkede, bir de bu şekilde istihdam kaybı yaşamak, çok büyük problemlere gebedir. İstihdam kaybının yaşanması, insanların geleceğe ilişkin güvenlerini de yitirmeleri anlamına geliyor. Geleceğe güvenini yitiren insan harcama yapmaz. Harcamalar düştükçe üretim de düşer. Bunun yanı sıra istihdam kaybı nedeniyle zaten kapasite ve üretim düşüşü de yaşanıyor.

Bu paket açıklanırken sayın Cumhurbaşkanı işletmelere verdiklere desteğe ilişkin ön şart olarak işletmelerin istihdam kaybı yaşatmaması olduğunu söyledi. Fakat Ekonomik İstikrar Kalkanı paketinde iş gücü piyasasına yönelik çok fazla madde yok. SGK primlerinin ertelenmesi var. Bu mantıklı ve güzel bir karar. Onun dışında işsiz kalan insanlara direkt olarak, bu insanların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli olan kaynağı aktarma konusunda pakette bir şey görmüyorum. Kaldı ki işletmelerin tek gideri de işçi ücretleri olmuyor. Bu işletmelerin kredi ödemeleri, kiraları, çeşitli vergileri var. Bunlara ilişkin kullanışlı bir önlem düzenlenememiş pakette.

Tüm bunların yanında sizin ekonomiyle ilgili kararlarınız sizin siyaset yapma biçiminizi de yansıtır. Paketi açıklayan, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan sözlerinin bir bölümünde şöyle bir açıklama yaptı. ‘‘Batılı ülkeler, kendi vatandaşlarını yapayalnız bıraktı, biz buradayız ve size destek olacağız.’’ Artık bahsettiği hangi batılı ülkeyse, tam bilemiyorum, herhalde Türkiye’nin batısında olan Venezüela’dan, Bolivya’dan bahsediyor. Batılı ülkeler deyince insanların ilk akıllarına gelen ülkelerde açıklanan paketlerdeki önlem setinin maliyetinin yaklaşık olarak milli gelirlerinin %10’u oranında olduğunu görüyoruz. Devletler krizi aşmak için, vatandaşlarına ülkelerinin milli gelirlerinin %10’u oranında bir destek vermeyi öngörüyor, tabii tüm bunları yaparken düzgün bir vergilendirme ve tahsilat sistemlerine güveniyorlar olsa gerek. Türkiye’nin açıkladığı paket ise milli gelirimizin yaklaşık %2’si oranına denk geliyor. Siz hala böyle büyük bir problemde, vatandaşlarınız yanında durmak yerine yanlış bir strateji uygulayarak insanları tekrardan güven bunalımına sokacak bir açıklama yapıyorsunuz. Onlara desteğinizi göstermeniz gereken en önemli anda Batı ülkeleriyle var olduğunu düşündüğünüz hesabınızı kapatmaya çalışıyorsunuz. Böyle büyük bir kriz içindeyken en çok yapılmaması gereken şeyler bunlar, kesinlikle doğru bulmuyorum. Eğer insanlara güven telkin etmek istiyorsanız gerçekten onların yanında durduğunuzu hissettirmeniz gerekir. Fakat ben ne açıklanan pakette, ne de Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarında böyle bir hava ve somut örnek göremedim.

Dünyada açıklanan diğer ekonomi paketlerinden birkaç örnek vermek isterim. Örneğin, Almanya 500 milyar Euro’luk bir kredi paketi açıkladığını söyledi. İngiltere aynı şekilde 300 milyar Sterlin’lik devlet garantili bir kredi kanalı yaratacağını söyledi. Fransa aynı şekilde 300 milyar Euro’luk bir destek sunacağını açıkladı. Bizim pakette ise ne zorda kalan şirketlere sağlanacak bir fon akışı ne istihdama yönelik çarpıcı tedbirler var. Öte yandan Türkiye zaten cari açık veren bir ülke, bizim açıkladığımız pakette ihracatçıya yönelik desteklerin büyüklüğü belli değil. Reeskont kredi ödemeleri ve stok finansmanına ilişkin soyut açıklamalar var. Bu gibi şeylerin kesinlikle ayrıntılandırılması ve kurumların eşgüdüm halinde çalıştırılması gerekiyor. Pakette açıklanan konulara ilişkin kurumların çoğu zaman bilgisi olmuyor ve kime neyi danışacağınızı bile anlayamayabiliyorsunuz. Batılı ülkelerin açıkladığı paketlerde kredi imkanlarını genişleteceğiz demiyorlar, doğrudan rakam veriyorlar. Bu konuların en azından önümüzdeki sürede kısa bir zamanda netleştirilmesini arzu ediyorum.

Para politikası tarafında ise paketten bir gün önce zaten Merkez Bankası politika faizini %9.75’e kadar çekmişti. Enflasyonun %12.4 olduğu bir ortamda bu, piyasaya likidite sağlamak anlamına geliyor. Ayrıca bankaların kredi vermeleri için indirimli fon da kullandıracağını söyledi MB. Fakat bankalar dükkanını kapatmış bir cafe sahibine ya da yurtdışı müşterisini ve siparişlerini kaybetmiş bir tekstilciye kredi açacak mı? Bence bu olmayacak. Bankalar da ticari bir işletme ve mudilerine karşı sorumlulukları var. Hiçbir banka geri döneceğini düşünmediği kredi riskini almaz. Hanehalkı açısından işini kaybeden insanlar açısından pakette somut bir adım yok. Ancak kredi vaadi var. O vaat de bahsettiğim nedenle akim kalabilir. Açıkçası bu paket gerçek insanların gerçek sorunlarına derman olmanın çok uzağında. Umuyorum ve sanıyorum ki ilerleyen günlerde bu paket genişletilmeye çalışılacak. Para kaynağı olarak da Merkez Bankasından arz artırımı beklenecek.

Birçok sektörde olmak üzere, çoğunlukla hizmet sektöründe ücretsiz izne çıkarılan veya doğrudan eve gönderilen çalışanlar bulunuyor. TCMB ihtiyaç akçeleri önceden kullanılmamış olsaydı, bugün hizmet sektöründe çalışan vatandaşlarımıza açıklanan ekonomi paketinden daha geniş bir yardım/destek paketi olarak kullanılabilir miydi? Bu destek yeterli olur muydu?

Belirli bir seviyede olabilirdi. Fakat, o da yetmezdi ama en nihayetinde belki bazı dertler için çare olabilirdi. Bu kriz ile mücadelede bir kuruşa bile ihtiyacımız var. Bir de şunu gözden kaçırıyoruz halka açık yerler doğrudan hayatımızı etkilediğinden dikkatimizi çekti. Mesela geçen hafta içerisinde THY çalışanlarının büyük bir kısmı ücretsiz izne çıkarıldı. Aynı şekilde birçok firma bunu yaptı. Yani sadece hizmet sektörü çalışanları için değil, tüm bu ücretsiz izne çıkarılan kişiler için herhangi bir şey yok pakette. İhtiyat akçesi mevzusu da şudur. Dediğim gibi makroekonomik verileri değerlendirmemizin belki de tam zamanı değil ama en nihayetinde şunu bilmek gerekiyor. CDS denilen bizim bir risk primimiz bulunmakta. Bu risk primi, borcumuzu geri ödeyip, ödeyemeyeceğimizle ilgili bir hesaplama. CDS borcumuzu ödeyemeyeceğimiz düşünüldüğünde yükselen, ödeyebileceğimiz düşünüldüğünde düşen bir endeks. CDS primi Türkiye’de zaten çok yüksek seviyedeydi. Şu an bu krizden dolayı son 2 yılın en yüksek seviyesine çıktı. Yani dış borç bulma imkanlarımız azaldı. İhtiyat akçesinin belki bundan önce biraz hesapsızca kullanılması; işsizlik fonunun, Kredi Garanti Fonu’nun, Varlık Fonundaki diğer şirketlerin hesapsızca borçlanmaya, harcamaya alet edilmesi, bizim ekonomimizi krizde daha kırılgan hale getirdi. Dediğim gibi bunları konuşmamızın belki çok sırası değil ama en nihayetinde şu krizden çıkmamızı sağlayacak araçlar da bugün onlardı. Onun için belki bundan sonra daha özenli bir yol izlenebilir. Kamuoyunun bu tarz kaynakları daha özenli kullanması için hükümete ve karar alıcılara baskı yapması lazım ki yine böyle bir şey ile karşılaşırsak elimizde kullanacağımız araçlar olsun.

Gelişmekte olan ekonomiler ile gelişmiş ekonomilerde koronavirüs etkisini değerlendirirsek, sizce etkilerin nasıl olması beklenebilir? Bu süreçte kur şokları yaşama ihtimalimiz bulunuyor mu?

Gelişmiş ekonomilerde Almanya gibi bir ülkeyi örnek olarak alırsak, burada bir cari açık söz konusu değil. Bu ne demektir? Bir önlem paketi açıklandığında, iç borçlanma yapmak suretiyle önlem paketine ilişkin gideri bütçede daha rahat karşılayabilirler. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu zaten önceden gelen ciddi bütçe açıklarıyla mücadele ediyorlardı. Avrupa’da 2008’de başlayan mali krizinden sonra yaşanan parasal genişlemeyle, ülkeler aldıkları kredileri ve kendilerine akan paraları çok iyi değerlendiremediler. Daha da yüksek borçların ve harcamaların altına girdiler. Bu süreçte ülkeler belli başlı gelişmeler sağlasalar da bunu uzun yıllara yayan bir maliyetin altına girmiş bulundular. Türkiye’de bu ülkelerden birisidir. Halihazırda, gelişmekte olan ülkelerin borcu çok yüksek seviyede. Hepsinin CDS denen primi yükseliyor ama Türkiye’ninki hepsinden daha fazla yükseliyor. Hepsi dış borçlanmayı daha zor yapacak hale geldiler. Gelişmekte olan ülke ve gelişmiş ülke ayrımında o arayı biraz daha kapatmak için uluslararası kuruluşlardan IMF bir rol üstlenebilir. Fakat, Türkiye’de yine çok yanlış siyasi bir kararla IMF ile işbirliği yapmanın algısı çok kötü oluşturuldu. Tabii, IMF ile işbirliği yapmanın reel bir etkisi vardı. IMF, anlaşma yaptığınızda bir şekilde ekonomi yönetiminde harcamaları, teşvikleri düşürmek istiyor. Sıkı bütçe disiplini istiyor ve bu da insanları bir şekilde gelir kaybına sebep oluyordu. IMF insanların zihninde hep bu argümanlarla çağırışımlar yaptı. Şu kriz zamanında belki IMF, gelişmekte olan ülkelere kredi anlamında destek paketi verebilir. Çünkü gelişmekte olan ülkelere fon sağlayan kurumlar şu an sanıyorum çıldırmış durumdalardır. Çünkü gelişmekte olan ülkelerin hepsinin durumu berbat. IMF’deki kaynak da tüm bu dertlere derman olmayacaktır tabii. Ama en azından IMF krizde bir araç olarak görülebilir. Türkiye ve benzeri ülkeler bu yol ile sıkıntılarının bir kısmını hafifletebilirler.

Açıklanan ekonomi paketiyle beraber FED’in faizleri 0.00 – 0.25 bandına indirmesi, Türkiye’de 2020 yılında ekonomik büyümesinde nasıl bir beklenti içerisinde olmalıyız?

Aslında 2020 yılını Sayın Bakan Berat Albayrak, Türkiye için büyüme yılı olarak adlandırmıştı. Bu Koronavirüs krizi olmadan önce bile çoğu ekonomist Türkiye’deki büyümenin çok sağlıklı temellere oturmayacağını değerlendiriyordu. Üstüne bu kriz gelince, artık 2020 yılının bir büyüme yılı olmayacağı çok net bir şekilde ortaya çıktı. Zaten küresel ekonomi durma noktasına gelmiş durumda. Bu demektir ki biz 2020 yılında büyümek istiyorsak iç taleple büyüyeceğiz. Ama ne açıklanan pakette ne insanların geleceğe ilişkin güvenlerinde iç talep artışına ilişkin bir emare göremiyoruz. Açıklanan bu destek paketi bir miktar rahatlama sağlar belki ama bahsettiğim zorunlu önlemlerin alınması için kaynağa ihtiyaç duyulacak. Dış borç işi şu an sıkıntı, iç borç için de ülkede pek kaynak yok. Yine iş Merkez Bankasına düşüyor gibi görünüyor. Fakat tüm ülkerin riskler arttığı için bir müddet sonra gelişmekte olan ülkelerin dış borçlanmasına yönelik fırsat penceresi açılmaya da başlayacaktır. Krizin insani etkisi azalıp içinde bulunduğumuz durumun yeni normal olarak karşılanmasıyla birlikte dış borçlanma imkanının da kolaylaşacağını düşünüyorum. Tabii burada ince bir denge var. Aldığımız dış borç ilk başta daha harcamayı teşvik edici şekilde kullandırılacaktır mecburen. Yani gelen para işini kaybeden insanların hayatlarını idame ettirmeleri için kullanılacak. Öte yandan, şirketlerin, işletmelerin kira ödemeleri gibi giderleri için destekler açıklanacak. O nedenle, büyümeye ancak dolaylı bir katkısı olacak. Böylece belki büyüme için bir kapı aralanabilir. Tabii, burada insanlara yönlendirilen dış kredinin geldiği senaryoyu konuşuyoruz. Özetle dış borç alınır bu da halihazırda harcanabilir gelirinin hepsini hayatını idame ettirmek için harcamak zorunda olan kesime yönlendirilir ve o kesim tüketimi artırırsa büyümeyi konuşabiliriz. Tabii bunun Türkiye ekonomisi için ne kadar sağlıklı olup olmadığı ise ayrı bir konu.

Fotoğraf: Mick Haupt