Uluslararası gündemi korona salgını domine etmiş olsa da gözden kaçırılmayacak önemde bir göçmen krizimiz bulunmaktadır. Türkiye’nin yaklaşık son on yılda göçmenler açısından Avrupa’ya ulaşma ya da ulaşana kadar daha iyi şartlarda yaşanabilecek bir ülke olarak değerlendirilmesi göç oranların artmasının temel sebebi olmuştur. Türkiye’nin göçmenlere yönelik uyguladığı açık kapı politikasıyla ekonomik ve siyasi olarak kaldıramayacağı yükleri taşımaya çalışması son günlerde patlak vermiştir.

Türkiye’nin 28 Şubat tarihinde Avrupa sınırlarındaki denetimi kaldırmasının ardından Edirne ve Bulgaristan sınır kapıları ile birlikte Yunanistan adalarında kaos yaşanmaktadır. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy tarafından yapılan açıklamada Türkiye’nin göçmenlere yönelik uyguladığı politikada herhangi bir değişiklik olmadığı belirtilse de Türkiye’de bulunan binlerce geçici koruma statüsünde ya da Türkiye’ye yasa dışı yollardan ulaşmış olan insanlar için sınır kapılarındaki bekleyiş başlamıştır. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarına göre Türkiye’den Edirne üzerinden ayrılan göçmen sayısı (28 Şubat’ta kapıların açıldığı göz önünde bulundurulursa) 29 Şubat itibariyle 47 bin 113 olarak belirtilmiştir. Diğer bir deyişle Türkiye resmi makamları tarafından göçmen politikalarında değişiklik yapılmadığı belirtilse de diğer bir yandan Türkiye’den ayrılan göçmenlere izin verildiği yine resmi makamlar tarafından açıklanmıştır. Gelinen son durumda 6 Mart’ta İçişleri Bakanı tarafından yapılan açıklamada Yunanistan’a geçen göçmen sayısının 142 bin 175 olduğu belirtilmiştir. Yaşanan bu trajedide insanlar Türkiye ve Yunanistan arasındaki alanda kalmış ve yirmi birinci yüzyılda yapay zekanın ya da robotların tartışıldığı dönemde henüz insanlarla olan hesapların kapatılamadığı açıkça ortaya konmuştur.

Türkiye ve Avrupa Birliği sınırlarını koruduğunu iddia eden Yunanistan çeşitli argümanlarla sınır politikalarını savunmaktadır. Türkiye, Avrupa Birliği (AB) ile 2016 yılında yaptığı Geri Kabul Antlaşması’na göre AB’nin ödemesi gereken 6 milyar Euro yardımın ödenmediğini ve Türkiye’ye AB yolunda gerekli yardımların yapılacağına yönelik kolaylıkların sağlanmadığını gerekçe göstererek antlaşmaya uymayı bırakmıştır. Bu antlaşmaya göre Türkiye üzerinden AB sınırlarına geçen yasa dışı göçmenlerin Türkiye’ye iade edilmesi gerekmektedir. Türkiye’nin sorumluluğu bu sınırlardaki deniz ve kara yollarının yasa dışı Avrupa’ya geçişlere karşı korumaktır. Ancak Türkiye bu sorumluluğunu yerine getirmediği takdirde göçmenler sınırlara gitmek üzere yola koyulmuşlardır.

Göçmen krizinde Yunanistan’ın argümanları ise Türkiye’yi Geri Kabul Antlaşması’na uymadığı yönünde olmuştur. Türkiye’den Avrupa’ya geçiş rotasında ilk durak olan Yunanistan, Türkiye’nin göçmenlere yönelik aldığı son karar ile sınırlarında baskı hissetmiştir. Bu sebeple Türkiye’yi göçü ve göçmenleri Avrupa Birliği’ne karşı siyasi araç olarak kullandığını iddia ederek eleştirmiştir. Almanya liderliğindeki Avrupa Birliği ise Türkiye’nin Suriye’de içinde bulunduğu durumun sonuçlarından biri olarak sınır kapılarını açma girişimlerinin kabul edilemez olduğunu savunmaktadır. Ayrıca Yunanistan, Dublin Sözleşmesi gereğince sığınmacıların Avrupa Birliği sınırlarına giriş yaptıkları ülkeden iltica başvurusu yapmaları gereken maddeyi bir ay süre ile askıya aldığını belirtmiştir. Bu durum Birleşmiş Milletler dahil olmak üzere pek çok çevrenin Yunanistan’ın uluslararası hukuka aykırı davrandığı gerekçesiyle tepki göstermesine sebep olmuştur. Yunanistan ise bu tepkilere Avrupa Birliği’nden de aldığı destek ile sınırlarını daha da güçlendireceğini açıklayarak karşılık vermektedir.

Yaşanan göçmen krizinde bazı hatalar yapılmış olmalıdır ki insanlık dramına evrilen bu sonuçlar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada tarafların argümanlarını aktarmayı amaçladım. Ancak krizin sebeplerinden biri de kullanılan argümanların taraflar arasında tatmin edici bulunmamasıdır. Bu sebeple argümanların arka planları değerlendirmeye, ulusal ve uluslararası boyutlarıyla incelemeye çalıştım.

Türkiye’nin Zaafiyet Noktaları

Türkiye, Avrupa’ya geçmen isteyen göçmenler için transit ülke olarak değerlendirilmektedir. Ancak 2016 yılında Türkiye ve Avrupa Birliği arasında imzalanan Geri Kabul Antlaşması’na göre Türkiye’den AB sınırlarına yasa dışı yollardan geçiş yapan göçmenlerin Türkiye’ye iade edilmesine yönelik anlaşılan mutabakat gereğince göçmenler, transit olarak değerlendirdikleri bu ülkede sıkışıp kalmışlardır. Göçmenlerin kaynak ülkelerindeki siyasi, ekonomik ya da savaş gibi sorunlar sonucunda ülkeden ayrılmak zorunda olmaları fakat hedef ülkelere ulaşamamaları sonucunda Türkiye devamlı göç kabul eden ancak bu sorumluluğu Avrupa Birliği ile paylaşamayan ülke durumuna gelmiştir. Türkiye’nin üzerinde bulundurduğu bu yükü sınırlardaki kontrolü kaldırarak hafifletmeye çalışması çeşitli sonuçlar doğurmuştur.

İlk olarak bu hamlenin yapılış şekli ve zamanlaması manidar olarak yorumlanmıştır. Çünkü 27 Şubat gecesinde Türkiye’nin İdlib’te yaptığı operasyon sonucunda şehit edilen 36 askerin açıklanmasının ardından yapılan bu hamle fevri bir karar şeklinde değerlendirilmiştir. Bu gelişmenin ardından yapılan göçmenler için sınırların açıldığına yönelik bilgi ile ilk günden (28 Şubat) 40 binin üzerinde insanın sınırlara ulaştığı İçişleri Bakanlığı tarafından aktarılmıştır. Yunanistan tarafının göçmenlere sınır kapılarını açmaması ve çeşitli şekillerde Yunanistan sınırına yönelmelerini engellemesi insanlık dramı görüntülerinin çıkmasına sebep olmuştur. Bu durum ise Türkiye’nin İdlib’te operasyon düzenlemesini meşrulaştıran insani değerler savunusunu zayıflatmaktadır. Sonuç olarak Türkiye’nin Suriye Krizi boyunca yaptığı ev sahipliği ve üstlendiği “müşfik ülke” rolünün etkisi bozulmaya başlamıştır.

 İkinci olarak sınır kapılarının acele verilmiş bir kararla açılmış olması Türkiye’nin uluslararası ortamdaki güvenirliği sarsmıştır. Çünkü sınırların açıldığı ilk günlerde yaşanan kaos ortamı çerçevesinde sınır kapılarında Yunan polislerinin göçmenlere orantısız güç uygulaması ya da deniz yoluyla geçmek isteyen göçmenlerin botlarına müdahale edilmesi gibi olaylar yaşanmıştır ve Türk polisi ya da sahil güvenlik görevlilerinin bu olaylara dahil olmaması dikkatleri çekmiştir. Bununla birlikte insan kaçakçılarının verdiği görüntülerin yerel ve global basında yer bulması sonucunda Türkiye üzerine olan soru işaretlerini arttırmıştır. Ayrıca Türkiye, AB’nin Geri Kabul Antlaşması’yla üstlendiği sorumlulukları ve Türkiye’ye yeterli desteği vermediği yönündeki tepkisini zaman zaman yetkili kanallar aracılığıyla belirtse de ilk ciddi tepkisini antlaşmayı hiçe sayarak ve sınır kapılarını açarak vermesi Türkiye’nin güvenilirliğinin sorgulanmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte Yunanistan’ın sınır kapılarını açmaması üzerine beklemeye devam eden göçmenlerin oluşturduğu görüntüler, AB açısından Türkiye’nin göçmenleri siyasi bir koz olarak kullandığı şeklinde yorumlanmıştır. Türkiye’nin sınırda bekleyen göçmenlere yönelik gerekli koşulları hazırlamaması ve yardım kuruluşu ya da sivil toplum kuruluşlarının etkin çalışmaması o bölgedeki göçmenlerin yaşam şartlarının daha da kötüleşmesini tetiklemiştir.

Göçmen krizinde Türkiye’nin sorumluluklarının sorgulandığı üçüncü bir nokta ise ülkede bulunan göçmenlerin sayısı ve etnik kimliklerin çeşitliliğidir. İçişleri Bakanlığının Göç İdaresi Genel Müdürlüğü tarafından paylaşılan verilere göre sadece Suriye’den göç etmiş ve geçici koruma statüsüne sahip 3 milyon 589 bin 289 kişi Türkiye’de bulunmaktadır. Ancak Suriyelilerden sonra Türkiye’ye göç eden ve düzensiz göç başlığında değerlendirilen göçmenlerin etnik kimlikleri incelendiğinde, 2019 yıl sonu verilerine göre 201 bin 437 kişi ile Afgan kökenli göçmenler dikkat çekmektedir. Afgan kökenli düzensiz göçmenleri 71 bin 645 kişi ile Pakistan ve 55 bin 236 kişi ile Suriye kökenli göçmenler takip etmektedir.[1] Türkiye’nin sınır kapılarındaki kontrolü kaldırması sonucunda sınıra yönelmesi beklenen Suriyeli göçmenlerin yerine çoğunlukla Afgan ve diğer etnik kimliklere sahip göçmenler Avrupa’ya geçmeye çalışmıştır. Çünkü Suriyeli göçmenlerin AB ya da BM destekli fonlardan alabildikleri belirli bir gelir olmasının yanı sıra, geçici koruma statüsüne de sahip olma hakları da bulunmaktadır. Ancak Göç İdaresi Genel Müdürlüğü verileri incelendiğinde diğer etnik kimliklerin bu statüye sahip olup olmama durumları belirsizliğini korumaktadır.

Bununla birlikte düzensiz göç başlığındaki verilerde Afgan göçmenlerin çoğunluğu dikkat çekicidir. Ayrıca özellikle Afgan göçmenler olmak üzere diğer göçmen grupların da belirsizliğini koruyan durum kayıt dışı göçmen verilerinin muğlaklığıdır. Bu konuda çeşitli spekülasyonların yapılmasıyla birlikte özellikle İran üzerinden gelen Afgan göçmenler için Türkiye sınırlarının geçirgenliği sorusu akıllara gelmektedir. Bahsedilen göçmenler insan kaçakçıları tarafından kayıt dışı şekilde Türkiye’ye sokulmaktadır. Verilere göre 2018 yılının ilk üç ayında 20 binin üzerinde Afgan mültecinin kaçak yollardan Erzurum’a ulaştığı ve bu verilerin sadece Erzurum özelinde olduğu düşünüldüğünde Türkiye genelinde ortaya çıkabilecek sayının yüksekliği dikkat çekicidir.[2] Türkiye’deki güvenlik güçlerinin kayıt dışı Afgan göçmenlere kriminal olaylara dahil olmadıkları sürece müdahale etmemesi, diğer bir deyişle göz yumması kayıt dışı göçün artışındaki bir diğer sebeptir. Böylece söylenebilir ki göç ve göçmen kayıtlarının sıkı bir şekilde tutulmaması sonucunda Türkiye sınırları kevgire dönmüş ve bunun sonucunda ülkesinde bulundurduğu kayıt dışı göçmenlerin faturasını da AB ile paylaşmaya çalışmaktadır. Çünkü Türkiye Suriye’ye yaptığı askeri müdahaleleri ülkesinde bulunan Suriyeli göçmenleri geri dönebileceği koşulları oluşturmak adına gerçekleştirdiğini belirtirken Afganistan’daki siyasi karışıklıklardan kaçan Afgan göçmenlerin durumlarını iyileştirmek adına herhangi bir girişimde bulunmamakta fakat, kayıt dışı olarak Türkiye’ye gelmelerine de müsaade etmektedir. Ancak İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarına göre şu an sınır kapılarında bekleyen göçmenlerin dörtte biri Suriyeli göçmenlerden, geri kalan kesim ise diğer etnik kimliklerden oluşmaktadır.[3] Sonuç olarak, Türkiye’nin ülkeye alırken ya da ülke içinde kayıt altına alarak saymadığı göçmenleri Türkiye’den ayrılırken sınır kapılarında sayması ayrı bir tartışma konusudur.

Yunanistan’ın Hataları

Göçmen krizinin Yunanistan ayağında ise tamamen uluslararası hukuka aykırılık dikkat çekmektedir. Göçmenlerin haklarını korumak maksadıyla imzalanan 1952 Cenevre Sözleşmesi’ne göre “hiçbir taraf devlet, bir mülteciyi, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri dolayısıyla hayatı ya da özgürlüğü tehdit altında olacak ülkelerin sınırlarına, her ne şekilde olursa olsun geri göndermeyecek veya iade etmeyecektir.”[4] Bu sözleşmeye Yunanistan’ın da taraf olduğu düşünüldüğünde göçmenlere yönelik gerçekleştirilen ittirme, sınır kapılarını kapatma ya da göçmen botlarını batırmaya yönelik girişimler kabul edilemez olarak değerlendirilebilir.

Yukarıda da belirtildiği gibi Dublin Sözleşmesi’nin ilgili maddelerinin askıya alınması ise Yunanistan’ın hukuk kurallarını gerekli gördüğü durumlarda görmezden geldiğini göstermektedir. Ancak belirtilmelidir ki Yunanistan’ın bu tavrının sebeplerinden biri AB’ye duyulan güvensizliktir. Çünkü, Yunanistan 2015’te yaşadığı göçmen krizini toplumsal hafızasında taşımakta ve tekrar AB’den destek alamamaktan yana tedirginlik duymaktadır. AB ülkeleri ise ülkelerinde etkinlik alanlarını arttıran aşırı sağ partilerin toplumu domine etmesinden endişelidir. Angela Merkel’in 2015 yılında uyguladığı açık kapı politikasının Alman siyasetinde bıraktığı etkiler halen görülmektedir. Merkel muhalefet partileri ve aşırı sağ parti olan AfD’den aldığı tepkiler sonucunda 2021’deki federal seçimlerinde aday olmayacağını açıklamış ve CDU’daki genel başkanlığından çekilmiştir. AB’nin lokomotif ülkesi olan Almanya’daki siyasi koşullar örnek olarak değerlendirilebilir. Buna benzer durumlar diğer Avrupa ülkelerinde de görülebilir. Bu sebeplerle AB üyesi ülkeler için göçmen sorunu siyasi varlıklarını etkileyen bir durumdur ve bu ülkelerin son göçmen krizindeki tutumları bu minvalden de okunabilir. 

Sonuç

Sonuç olarak göçmen krizinde çıkmaza girilmesinin tek bir sorumlusu değil, “sorumluları” bulunmaktadır. Türkiye’nin yoğun siyasi gündeminde ve bürokrasisinde gözden kaçırılan göçmenler, ülkenin uluslararası anlamda çizdiği müşfik ülke portresini bozmaktadır. Sorunun muhataplarından AB’nin ise sadece Geri Kabul Antlaşması çerçevesinde öngördüğü maddi destekle sorumluluktan kaçması oluşan kaosun bir diğer yansımasıdır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun Brüksel’de AB yetkilileri ile yaptığı görüşmeden somut ve kalıcı çözümlerin çıkmadığı ortadadır. Ancak sorundan her halükarda olumsuz etkilenen kesim göçmenlerdir. Son günlerde küresel olarak etki yaratan ve hem Türkiye hem de Yunanistan’da görülen korona salgını dolayısıyla göçmenlerin durumu daha karışık bir hal almıştır ve gündemde kendisine yer bulamamaktadır. Sınır kapılarında bekleyenlerin sayısı azalsa da göçmenlerin bulunduğu hijyenik olmayan koşullar değerlendirildiğinde, krizin ciddiyetinin artma ihtimali bulunmaktadır. Türk yetkililerin sorunun bu yönünü de değerlendirmeleri ve bölgeye yönelik hijyen ve temizlik malzemeleri göndermeleri gerekmektedir. Aksi takdirde etnik ve sosyal olarak ayrımcılığa uğrayan bu kesimlerin korona salgınından dolayı da ayrımcılıkla karşılaşması kaçınılmaz bir sonuç olabilir.

Fotoğraf: Phil Botha

*Bu yazı Dış Politikada Kadınlar Platformu tarafından sağlanan destek programı kapsamında yayınlanmıştır.


[1] Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, https://www.goc.gov.tr/duzensiz-goc-istatistikler   E.T. 10 Mart 2020.

[2] Afghanistan Analysts Network, https://www.afghanistan-analysts.org/en/reports/migration/mass-deportations-of-afghans-from-turkey/   E. T. 10 Mart 2020.

[3] Habertürk, 04 Mart 2020, https://www.haberturk.com/icisleri-bakani-suleyman-soylu-sehit-olmak-gerekirse-sehit-oluruz-2603690   E.T. 14 Mart 2020.

[4] Avrupa Birliği Temel Haklar Ajansı, https://fra.europa.eu/sites/default/files/fra_uploads/handbook-law-asylum-migration-borders_tr.pdf  E.T. 10 Mart 2020.