İsrail’in kimliği nedir? Yani bir nation-state olarak, nation’ı nasıl tanımlıyor ve state’i nasıl tanımlıyor İsrail?

İsrail tam bir ulus devlettir. Türkiye’de bir yanlış anlaşılma var. Çoğunluk İsrail’in teokrasi ile yönetilen bir ülke olduğunu ya da dinin, ülke yönetiminde çok etkili olduğu düşünüyor fakat pratikte öyle değil. İsrail Devleti, 19. yüzyılda başlayan ulus devlet pratiklerinin Yahudi dünyasına yansımasıyla kurulmuştur. Milliyetçilik literatüründe milletlerin Fransız Devrimi’nin etkisiyle oluştuğuna dair modernist bir bakış açısı bulunmaktadır. Millet dediğimiz kavram aslında yeni bir kavramdır. Bir grup insanın ulus olarak birleşip, kendi kendini yönetmesidir. Milliyetçilik çalışmalarının son yıllarında Primordialist teoriler ön plana çıkmaya başladı. Primordialistlerin, milliyetçiliğin modernist bakış açısına ilişkin bir tepki geliştirdiklerini gözlemliyoruz. Primordializm, tüm milletlerin değil ama bazı milletlerin düşündüğümüzden çok daha eski olduklarını vurgular. Bu milletlere bazı örnekler, Han Çinlileri, Ermeniler, Yunanlıların ataları olan Helenler ve tabii ki Yahudileri kanıt olarak sunarlar. Saydığımız halkların eski çağlardan bu yana kendilerini siyasi bir varlık olarak da tanımlayarak kendilerini yönetmek istedikleri belirtiliyor. Bu böyle de olabilir ama şunu unutmamak lazım. Yahudilerin geçmişlerini belirlemek için kullandığımız tek kaynak İbranice Kutsal Kitaptır (Tevrat). Oysa tarihçiler tek kaynağa dayanarak yazmayı sevmezler. Biz başka kaynaklardan da destekleyerek Yahudi tarihinin M.Ö 8. yüzyıllarda başladığını söyleyebiliyoruz. O dönemde iki tane Yahudi krallığı vardı. Bunlar Yehuda ve İsrail Krallıklarıydı ve birbirleri ile araları iyi değildi. Bunlar zaten küçük krallıklar, sonrasında Yehuda Babiller tarafından yok ediliyor. Bu krallıklar M.Ö 5. yüzyıllar itibarıyla tamamen bağımsızlıklarını kaybediyorlar.

Babil’den sonra bir süre Helenistik Devletler, Büyük İskender istilası ve onun ardından da Roma dönemleri başlıyor. Roma Dönemi çok belirleyicidir. Roma, İmparator Vespasianus döneminde kendi sınırları içindeki Yudea eyaletindeki Yahudilerin isyan çıkarması üzerine yönetimlerine sert biçimde müdahale ediyor. Uzun süren çalkantıların ardından bütün Yahudiler sürgüne gönderiliyor. M.S 70-130 arası katliamlar, sürgünler dönemi var. İşte bu noktada, bağımsızlıklarını daha önceden kaybetmiş olan Yahudilerin artık otonomilerini de kaybettikleri döneme giriyoruz. Uzun bir süre Yahudiler başka Devletlerin altında otonom yaşamışlar ve kendi kendilerini yönetmişler. M.S 130’lu yıllardan itibaren artık otonomilerini de kalmıyor. Hatta vatan olarak tanımladıkları Arz-ı Mevud kabul ettikleri, vaad edilmiş topraklarda Yahudi varlığı neredeyse sonlanıyor. Çok az sayıda gözden uzak bir kaç Yahudi kalıyor ama onun dışında büyük çoğunluk sürgüne gönderiliyor. Takip eden 1800 yıl boyunca, İsrail’in kurulduğu yıl olan 1948’e kadar Yahudilerin dünyadaki varlığını tanımlayan kavram sürgün olmuş.

Sürgün döneminde Yahudilerin kendi içlerinde yaşadıkları teolojik tartışmalar nelere yol açıyor?

Yahudiler için yaşananları anlamlandırmak çok zor, çünkü kendileri bir yandan seçilmiş halk olarak da görüyorlar. Tanrı’nın dünyadaki numune milleti, doğrudan ilişki kurduğu ve başka halklara örnek olarak gösterdiği ayrıcalıklı bir grup olarak görüyorlar kendilerini. Peki, böyle bir halk iseler nasıl oluyor da bu kadar zorluklarla mücadele etmek durumunda kalıyorlar? Yahudiler açısından işte bu çok büyük teolojik bir tartışma ve problem haline gelmiş. Duruma tepki olarak bazı görüşler belirlemeye başlamış. Yahudilik büyük bir dönüşüm içerisine girmiş. Belli bir zamana kadar Kudüs’te tapınak merkezli bir din anlayışı vardı. Sinagog veya hahamlık o sıralar henüz yok. Tapınak ve tapınakta hizmet eden Kohenler, Leviler, rahipler var. Tapınak kutsal kitaplar aracılığıyla ibadetlerini gerçekleştirdikleri tek dini mekandı. Tapınağın yıkılması sonucu tapınak ve kitap merkezli ibadetlerini yapamaz hale geldiler. Dolayısıyla Yahudilerin varlıklarını nasıl devam ettireceği sorunu ortaya çıktı. Bu sorunun yükselmesiyle beraber diasporada ilk defa sinagoglar açılır. Yahudi cemaatleri bir araya geldi. Cemaatlerin başına daha önce hiç olmayan, Hahamlık diye bir takım din adamlarının görevlendirildiği yeni bir müessese oluşturuldu. Din tam bir dönüşüm geçirdi. Bu süreçte bir sorgulama olduğunu görüyoruz, biz kimiz, neyiz, Tanrı bize bunu niye yaptı argümanı üzerinde duruldu. Bu Talmud’un da yazıldığı döneme denk gelir. Talmud kitabı, bu soruların cevaplarının verildiği, o dönem hahamların bir araya gelip oluşturduğu bir metindir. Talmud Türkiye’de çok bilinmez ama Yahudi perspektifi açısından kutsal kitaptan çok daha kıymetli, hayatlarının önemli bir parçasıdır. Talmud’da Yahudilerin zorluklar yaşamasının nedeni geçmişte dinden sapmalarına bağlanmıştır. Bunun üzerine de Tanrı’nın kendilerini cezalandırdığı yazılmıştır. Sürgün zamanlarında Yahudiler yeterince ceza çektikten sonra Tanrı onları affedecek ve kurtarıcı olarak bir Mesih gönderecektir. Yahudiliğin dini görüş akidesi, doğrudan doğruya sürgünü mecburi bir durum olarak tanımlar. Bu çok uzun süre böyle gidiyor. Mesela, Yahudiliğin en temel ibadetlerinden birisi Pesah duasıdır. Pesah, Yahudilerin Mısır sürgününden kurtuluşunun bayramı ve duasıdır. O dua da her sene ‘‘Gelecek yıl inşallah Kudüs’te görüşeceğiz.’’ diye biter. 1800 yıl boyunca bunu tekrarlıyorlar ve olmuyor. Arada yalancı sahte mesihler ortaya çıkıyor. 19. yüzyıla gelindiğinde ise Yahudiliğin demografik yapısı dünyada çok dağınık hale geliyor. Özellikle, Avrupa’yı Yahudiler açısından ortadan ikiye bölünmüş gibi düşünebiliriz.

Fransız Devrimi ile ortaya çıkan milliyetçilik akımının, Yahudilerin kimlikleri üzerindeki etkisi nasıl oldu?

1814 yılına kadar Napolyon’un Avrupa’da elini uzattığı yerleri hatırlayalım. Fransız Devrimi’ne kadar Avrupa ülkelerinde Yahudiler çok zor koşullar altında yaşarken, devrim Yahudilere de çeşitli imkanlar sunmuş. Yahudiler büyük ölçüde özgürleştirilmişler. Öte yandan dinlerini sürdürürken aynı zamanda içinde yaşadıkları halkın bir parçası haline getirilmeleri hedeflenmiş. Yani, Yahudilerin başka bir üst kimliğe aidiyetleri sağlanmaya çalışılıp, ‘‘Gelecek yıl Kudüs’te buluşalım’’ demelerinden vazgeçmeleri istenmiş. Fransız Devrimi’nin en önemli sonuçlarından birisi din ve etnisitenin ayrışmasıdır. Etnik tanıma baktığımızda, sübjektif olarak ortak atadan geldiğine inanan, ortak bir kültürü paylaşan insanların oluşturduğu topluluk tanımı karşımıza çıkar. Yahudilik ise bir din aracılığıyla tanımlanan etnik bir gruptur. Yahudilik, dini bir tanımdır. Hiçbir zaman etnisite ve din birbirinden ayrışmamıştır. İlk defa Fransız Devrimi sırasında Yahudilerin başka bir milletin parçası olmaları ve onun parçası halinde yaşamaları istenmiştir. Bunu yaparken de dinlerini ayrı tutmaları söylenmiştir. Fransız Devrimi sırasında Yahudilere ilişkin ortaya çıkan bu söylem Museviliği doğurmuştur. O güne kadar Musevilik diye bir şey yok, yani etnik aidiyetten ayrışmış bir Yahudilik inancı yok. Tarih boyunca, çok küçük ve kısa dönemli istisnalar dışında, Yahudiliği sadece bir din olarak benimseyip, kendisine etnik aidiyet anlamında Yahudi demeyen insan grupları bulunmuyor. Bu durum ilk defa Fransızların talepleri üzerine gelişiyor. Bu insanlar zamanla Fransız kültürünü benimsiyorlar. Fransızca konuşuyor, onlar gibi giyiniyor, evlilikler başlıyor ve isterlerse gidip dinlerini sürdürebiliyorlar. Yani Fransız milletinin bir parçası olan ama özel alanda, Musevilik inancına sahip kimseler olarak tanımlanıyorlar.

Avrupa’da Sanayi Devrimi sırasında Yahudilerin şehir merkezlerinde bulunması, çevrede bulunanlar ile Yahudiler arasında sosyal kutuplaşmanın temellerini mi oluşturuyor?

Bu dönem Yahudilerin modern tarihine baktığımızda genel itibarıyla bizim Avrupa’da emansipasyon yani özgürleşme diye tanımladığımız dönemdir. Ulus devlet olmanın bir gereği olarak yasal ve siyasi eşitlikler sağlanıyor. Bir anda büyük bir Yahudi orta sınıf ortaya çıkıyor. Yahudiler Avrupalı diğer halklardan farklı olmak üzere daha okur yazar, uluslararası bağlantıları kuvvetli, sosyal kapitali güçlü profillerden oluşuyor. Yahudiler bilinenin aksine bu dönemde varsıl değiller ama sosyal kapitalleri güçlü. Bu özellikleri onları ön plana çıkartıyor. Antisemitizmin temel argümanı “Yahudilerin tarih boyunca arka planda kalarak aslında hepimizi yönettiği”dir. Bunu söyleyenlere şunu sormak lazım. 19. Yüzyıldan önce ünlü, alanında isim yapmış, ön plana çıkmış tek bir Yahudi var mıdır? (Spinoza geliyor aklıma sadece). Gösteremezler çünkü emansipasyona kadar örneklendirebileceğiniz böyle Yahudiler yok. 1870, 1880’lere kadar süren bir özgürleşme süreci var. Süreç içerisinde, geniş orta sınıfın çıkışı gerçekleşiyor. Endüstri devrimi, kültür devrimi yaşanıyor, Fransız devrimiyle birlikte ulus devlet oluşuyor. Bütün bunların sonunda Avrupa toplumlarında kazananlar ve kaybedenler var. Kaybedenler grubuna bakalım. Bu grup, çoğunlukla köyden kente gelmeye çalışan ama sosyal-finansal kapitali olmayan kesimler. Kaybedenler grubunu Durkheim’in anomi dediği şey ile özdeşleştirebiliriz. Tam anlamıyla çevresinden, bütün normlardan kopmuş ve ne yapacağını bilemeyen çevrede yaşayan insan yığınları. Hatta ‘‘Ben niye bu durumdayım?’’ diye soran insan kitlelerinden bahsediyoruz. Bu kitleler kendi içinde bulundukları adaletsizlikleri gidermek isterken bir günah keçisi aradılar ve eskiden hor gördükleri Yahudilerin merkezde yaşamalarını içlerine sindiremediler. Antisemitizm’in, bir din düşmanlığı değil, bir ırkçılık türü olarak ilk defa bu dönemde ortaya çıkmasında, merkez-çevre arasındaki büyük gerginliğinin temelinde bu vardır. Antisemitizm başladıktan sonra Fransız Devrimi’nde kazanılan haklardan geri gidişler başlıyor. Yahudiler olağan şüpheli haline getiriliyor.

Aynı dönem, Doğu Avrupa’da ve Rusya’da bulunan Yahudiler için de benzer bir durum söz konusu mu?

Doğu Avrupa’ya baktığımızda özgürleşme yaşanmamış durumdadır. Dünya Yahudiliği’nin yarısı o günkü Rusya topraklarında yaşıyor, çok büyük bir kesim. Bu insanlara zaten hiç bir zaman siyasi ve yasal eşitlik verilmemiş . Sürekli bir bekleyiş içerisindeler. Rusya’da yaşayan Yahudiler için modern dönemde 1881 yılı Yahudi tarihinin büyük bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte Çar II. Aleksandr suikasta uğrar ve öldürülür. Suç hemen Yahudilerin üzerine atılır. Olayın ardından Rusya’da sadece bir yıl içerisinde 200’den fazla pogrom gerçekleşir. Çok sayıda can kaybı yaşanıyor ve bunların sonucunda Rusya’daki Yahudiler eşit haklar kazanacağına ilişkin umutlarını kaybediyorlar. Bu Siyonizm’in doğduğu noktadır. Hatırlayalım, en başta belirtmiştim. Yahudilik akidesine göre Yahudiler diasporada oturup bu cezayı Tanrı onları affedene kadar kabullenmek zorundaydılar. Dinleri bunu söylüyor. Siyonizm bu dini bakış açısına büyük bir isyan olarak ortaya çıkıyor. Siyonistler, ‘‘Nerede bu Tanrı?’’ sorusunu sormaya başlıyorlar. Eğer Tanrı varsa, bugüne kadar çekilen acılara rağmen neden hiç görülmüyor düşüncesi başlıyor. Kendi kendilerini kurtarmaya yönelik bir zihniyet dünyasına giriyorlar. Bunu destekleyecek biçimde o dönemin öncü Siyonist aktivistlerinden Leon Pinsker’in yazdığı bir kitap vardır, bu kitapta Yahudilerin kendi kendini özgürleştirmesinden ve bunun tartışmaya açılmasından bahsedilir.

Kısaca, Yahudi toplumu içerisinde Siyonizm’e ilişkin tepkiler ve görüşler nelerdir?

Siyonizm’in kendisi antisemitizme bir tepki olarak doğduğu için, bu soruyu daha çok antisemitizme verilen farklı tepkiler olarak değerlendirelim. Birkaç farklı tepki biçimi var. Doğu Avrupa’da antisemitizmle karşılaşan Yahudilerin verdiği en yaygın tepki göç edip, kaçıp kurtulmak olarak karşımıza çıkıyor. Rusya’daki Yahudilerin çok büyük bir kısmı, kırk yıl gibi kısa bir sürede yaşadıkları bölgeleri terk ederek Kuzey Amerika’ya taşınıyorlar. Bugün Rusya’dan Kuzey Amerika’ya göç edenler, Amerika’daki Yahudi Cemaati’ni oluşturur. İkinci verilen büyük tepki asimilasyon olarak beliriyor. Bir grup Yahudi tüm tartışmalardan sıyrılabilmek için adımızdan, dinimizden , kültürümüzden, dilimizden hepsinden vazgeçelim diyorlar. Üçüncü ve an ez sayıdaki Yahudi’nin tercih ettiği görüş ise milliyetçi düşünceyi benimsemek. Milliyetçiliği seçenleri de kendi aralarında üçe bölebiliriz. Bir grup, Rusya’da kalıp kültürel milliyetçilik ile kendisini var etmek ve kültürünü muhafaza ederek yaşamak istiyor. Rusya Hükümeti’nden kültürel hakların talep edilmesi gündeme geliyor. Bir başka grup ise Rusya’da geçmişte yaşanılanları göstererek karşı çıkıyor ve belirli bir toprak parçasıyla bir devletlerinin olması gerekliliğini savunuyor. O dönem bir de Kolonyalizmin yükselişte olduğu dönemler. Bundan yararlanarak herhangi bir devlet bize hayırseverlik göstersin, bir yer versin oraya yerleşelim deniliyor. Bu grup için bir devletleri olduğu sürece, nerde olduğu pek fark etmiyor, bunlara territorialistler diyoruz. En son ve en küçük, milliyetçiler içerisindeki en azınlık grup buna da karşı çıkıyor. Yahudilerin herhangi bir yerde devlet kurmamaları gerektiğini söylüyorlar ve Yahudi devletinin mutlaka ama mutlaka Arz-ı Mevud yani vaad edilmiş topraklarda kurulması gerektiği fikrini ortaya atıyorlar.

Kuruluş aşamasında demokratik bir devlet olma ile Yahudi Devleti olma arasındaki ilişki nasıl gelişti?

1881 yılı Siyonizm’in resmen başladığı yıldır. 1881’den 1948 yılına kadar kurulacak İsrail Devleti için büyük bir hazırlık ve kurumsallaşma dönemi vardır. Dünyanın farklı yerlerinden yavaş yavaş göçler başlıyor. Özellikle Avrupa’da, bugünkü İsrail topraklarına göç etmek isteyenleri desteklemek için kurulmuş kurumlar var. 1897 yılında Dünya Siyonist Örgütü kuruluyor. İsrail büyük gerilimler üzerine kurulmuştur. Devletin kuruluş aşamasında din, diaspora ve göç meseleleri ön plandadır. Mesela, Avrupa’da ve ABD’de bulunan özgürleşmiş Yahudiler yeni kurulacak devlete göç etmek istemiyorlar. Başlarda kimsenin bu devletin kurulacağına inancı da yok. 1917’de ilk defa Balfour Deklarasyonu ile İngilizler bugünkü İsrail’in konumuna Yahudiler için Milli Vatan-Ev tanımlaması yapıyorlar. İngilizcede tam karşılık olarak ‘‘National Home’’ ifadesini kullanıyorlar. İngilizler diplomatik biçimde bunu söylüyor. National Home kavramının uluslararası hukuk çerçevesinde hiçbir anlamı ve geçerliliği yokken diğer taraftan siyasi söylem olarak içeriği dolu bir kavramsallaştırma yapıyorlar. 1930’larda ilginç bir olay gelişiyor. Filistin’de Araplar ve Yahudiler arasında büyük çatışmalar çıktığında, bölgeye bir İngiliz komisyonu geliyor. Bu komisyon her iki tarafla da görüşüyor. Ortodoks Yahudiler bu görüşmelerde bir Yahudi Devleti istemediklerini, mandater rejim eliyle İngilizler tarafından yönetilmeyi tercih ettiklerini söylüyorlar. Yani Ortodoks cemaatleri devlet kurma fikrine karşı çıkıyor. 1930’lu yıllarda Ortodoks cemaatlerinin, Mesih’in hala gelmemiş olmasından dolayı Filistin mandasında vaad edilmiş topraklarda yaşarken bile diaspora psikolojisinde yaşadığını görüyoruz.

İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra 1947 yılında bölgesel çatışmalar devam ediyor. İngilizler kolonyal imparatorluklarından vazgeçiyorlar ve bunların arasında Filistin’deki problemli bölgeler de var. İngiltere bölgenin mandasının, geçmişte Milletler Cemiyeti’nden alındığını belirterek konunun Birleşmiş Milletlerde görüşülmesini öneriyor. BM’de bölgesel uzlaşmaya ilişkin bir komite oluşturuluyor. BM görüşmesi öncesi Siyonistler, Ortodoks Cemaati’nin geçmişte olduğu gibi devlet kurma fikrine karşı çıkmamaları için din adamlarıyla görüşmeye başlıyor. Günün sonunda Siyonistlerle, Ortodoks Cemaatleri gelecekte kurulacak İsrail Devleti’nde dini ayrıcalıkların olması karşılığında uzlaşmaya varıyor. Fakat yine de devletin kurulmasına dair büyük problemler var. Devletin biçimi, rejimi ve kanunları nasıl olacak tartışmaları yapılıyor. En sonunda yeni kurulacak bürokratik mekanizmanın nasıl olacağına karar veremedikleri için Cumhuriyet demek yerine sadece İsrail Devleti demeyi tercih ediyorlar. Bu yüzden günümüzde İsrail Devleti’nin resmi adı İsrail Devleti’dir. Bizim gibi Türkiye Cumhuriyeti yahut Birleşik Krallık gibi değil. Dindar Yahudiler ile Siyonistler arasında tam anlamıyla bir uzlaşma sağlanamadığından İsrail’in rejimi konusunda da bir netlik yok. Rejimin üzerinde karar kılınamadığı gibi anayasa üzerinde de fikir birliği yok. Bugün İsrail’in bu nedenle bir anayasası da bulunmuyor.

İsrail’in Demokratik bir devlet olma ile etnik bir devlet olma arasında yaşadığı hattaki gerilim kuruluşuna nasıl yansıdı?

Buradaki gerilim hattı İsrail’in hem demokratik hem de bir etnik grup devleti olmasından kaynaklıyor. Dünyada pek çok böyle devlet var. Japonya’nın vatandaşlık kanunu tamamen etnik bir şekilde tanımlanmıştır ama Japonya aynı zamanda demokratiktir. Japonya’nın problem yaşamıyor olmasının sebebi İsrail’e benzer büyük bir etnik azınlığının olmamasıdır. İsrail’de aynı toprağı paylaşamayan iki grup bulunuyor. Bahsettiğimiz iki gruptan birisi de çok yakın zamana kadar aslında çoğunluk olup, savaş nedeniyle azınlığa düşmüş bir grup. Öte yandan yeni kurulan İsrail Devleti de kendisini etnik bir devlet olarak tanımlıyor. Sonuç itibarıyla İsrail’de kendimizi etnisite ve demokrasi arasında bir gerilim içinde buluyoruz.

Netanyahu’nun iktidarı ile etnik temsiliyet ve demokratlık arasındaki bu ayrışma daha mı fazla görünür oldu? Mesela, 2018’deki Yahudi Ulus Devlet Yasası, hem toplumu hem de siyaseti ikiye bölmüştü.

Netanyahu tipik bir popülist lider. Popülizm demokratik, yarı demokratik ve rekabetçi otoriter rejimlerde sıklıkla karşılaştığımız bir kavramdır. Popülizmde toplum parçalı bir yapıya bölünerek, karşı tarafın düşman olarak görülmesiyle mobilizasyon hedeflenir. Bu tür düşmanlıklar yaratılırken, ülkede azınlıkta olan dini veya etnik gruplara karşı çatışmalar yaratılabilir ve siyaseten kullanılabilir. Bizim İsrail’de gördüğümüz kutuplaşma, bir tarafta Yahudi nüfus ve karşısında Filistinli Araplar üzerinden gerçekleşiyor. İki grup arasında devletin kuruluşundan itibaren, 1948 yılından beri süregelen anlaşmazlıklar var. İsrail ve Filistinli Araplar kağıt üzerinde her türlü eşitliğe sahipler ama bu kağıt üzerinde böyle görünüyor. Gerçekte Filistinli Arapların bir köyden diğerine gitme, ulaşım, bürokrasiye erişim, kaynaklardan faydalanma, demokratik katılım gibi birçok temel haklarının kısıtlandığı zamanlar yaşanıyor. Filistinli Araplar zamanla bir takım haklar da elde ettiler ve İsrail’e entegre oldular. 1990’lı yılların başı entegrasyonun en tepe noktaya çıktığı zamanlardı. İsrail bürokrasisinde ve kabinelerde kritik pozisyonlarda görev almaya başladılar. Meclis içerisinde karar aşamalarında çok önemli olan komitelere Arap vekiller de girdiler, hatta en hassas dış politika ve istihbarat konularının tartışıldığı Knesset Güvenlik Komitesi’ne kabul edildikleri zamanlar oldu.

Netanyahu dönemine geldiğimizde, kazanımlardan büyük bir geriye dönüş olduğunu gözlemliyoruz. Bunun temelinde İsrail siyasetinin seçim sisteminin parçalanmış yapısı bulunuyor. Partiler için %3.5 seviyesinde düşük bir baraj var ve yaklaşık 50 bin oy ile İsrail Meclisi Knesset’e temsilci sokabiliyorsunuz. En başarılı parti bile 30-35 milletvekili kazanabiliyor ve 120 sandalyeli mecliste 61 salt çoğunluğu sağlayamıyor. İsrail bundan dolayı kurulduğu yıldan beri her zaman koalisyonlarla yönetildi, hiçbir seçimden tek parti hükümeti çıkmadı. Bununla birlikte, İsrail’de dinamik bir yapı var ve oy geçişkenliği çok fazla. Yılların baskın partisi İşçi Partisi, meclise artık ancak 3 vekil gönderebiliyor. Netanyahu da bu sistem içerisinde koalisyon kurmak zorunda ve sadece sağ partiler ile ittifak kurabiliyor. Koalisyon kurduğu sağ partiler ise siyasi yelpazede giderek uç sağa kayıyor. Dünyadan veya Türkiye’den, Netanyahu’nun partisi Likud’u uç sağ olarak algılayabiliriz ama Likud uç sağ değil. Likud’un anlaşmak zorunda olduğu koalisyon ortakları uç sağda konumlanıyor.

Sistemin Netanyahu’yu sağ partilerle koalisyon kurmaya zorlaması, toplumdaki, ayrışmayı kutuplaşmayı derinleştiren bir unsur haline mi dönüşüyor?

Evet, kesinlikle kutuplaşmayı derinleştiriyor. Bunu yapmadan Netanyahu’nun uzun bir süre iktidarda kalması mümkün değil. Netanyahu’yu başarılı kılan iki ana faktör var. Birincisi, İsrail’de neoliberal politikaları başarıyla uyguladı ve kişi başına düşen gelirde ciddi yükselmeler sağlandı. İkincisi, kendisine sert ve güvenlikçi bir imaj yarattı. Yarattığı sert imajı, parti politikası kapsamında diğer sağ parti ve grupları etrafında tutabilmek için uyguladığı bir taktik olarak da yorumlayabiliriz. Bir de Netanyahu’nun İsrail siyasetinde bir dezavatanjı var ve kendisi de bunu farkında. Netanyahu asker kökenli değil. İsrail’de subayların siyasete atılıp başarılı olmaları çok daha mümkün ve halk onlara sert imajlarından dolayı güveniyor. İşçi Partisinden diplomat kökenli Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i hatırlayalım. Sert olamadığı için toplum onu fazla barışçıl, sakin ve zayıf bulurdu. Onun uluslararası çevrelerle kurduğu diyaloğun İsrail’in dış politika çıkarlarını sınırladığı eleştirisi yapılırdı. Zıt bir örnek olarak asker kökenli Başbakan Yitzhak Rabin’in profilini düşünelim. Eski Genel Kurmay Başkanı olduğu için taviz vermez, sert ve güvenilir bir imaj çiziyordu. Netanyahu İsrail siyaset ve toplumundaki bu davranış kalıplarını iyi bildiğinden ekstra sert davranmak zorunda hissediyor. Hem kendisinin sert imajı hem de koalisyon kurduğu uç sağ partiler İsrail siyasetini uç sağa çekiyor. Özellikle 2018 yılından itibaren İsrail siyasetindeki radikalleşmenin sonuçlarını görüyoruz. Artık İsrail’de Arapça milli bir dil değil. Haredi olarak tanımlanan çok dindar vatandaşların askere gitmemesi tartışmaları da en az Arapça meselesi kadar toplumda kutuplaşmaya neden olan bir hamleydi. Uygulanan sağ politikaların bir sonucu olarak, Netanyahu karşısına bir grup düşman diziyor. Bu dış grup genellikle Araplar ya da tümüyle Arap Dünyası oluyor.

Bu temelde politik bir ayrışma mı yoksa İsrail içindeki sosyolojik bir çatışmanın sonucu mu?

Her ikisi de var. Yemeğin tuzu, biberi her türlü malzemesi ortada. Netanyahu bunları alıyor, birleştiriyor ve siyasileştiriyor. Bunu yaparken siyaseten geçmişte kazanılmış bir takım uzlaşmaları da parçalamaktan kaçınmıyor. Buna örnek olarak, iki devletli çözümden neredeyse vazgeçti diyebiliriz. Artık İsrail siyasetinde Batı Şeria’nın Arap yoğun bölgelerinin İsrail tarafından ilhak edilmesi gibi hassas konular bile siyasetin malzemesi olmuş durumda. Netanyahu uzlaşılmış konuları bozmakla kalmıyor, tarihsel çatışmaları kullanıyor veya onları popülist şekilde siyasi söyleme dönüştürüyor.

Milli güvenliğin, popülizmin yükselmesindeki rolü nedir?

Jeopolitik olarak İsrail tarihinde hiç olmadığı kadar güvende hissettiği bir dönemdedir. İsrail’in bulunduğu jeostratejik bölgeyi değerlendirirsek, Levant bölgesinin güney, kuzey ve doğu köşelerinde tarih boyunca büyük devletler kurulmuştur. Kuzey’de Anadolu, Doğu’da Mezopotamya – İran ve Güney’de ise Mısır var. Bunlardan herhangi birinde ya da aynı anda üçünde çok güçlü emperyal devletler varsa, Levant bölgesinde bağımsız bir devletin oluşması ya da tam bağımsız kalması mümkün değildir. Bu argümanı isterseniz Hititler dönemine kadar götürebilirsiniz. Kadeş Anlaşması dediğimiz doküman, Hititler ve Mısırlıların bahsettiğimiz bölge üzerine kavgasından çıkıyor. O dönemden başlayıp, Asur-Babil, Helen krallıkları, Roma, Bizans, Arap dönemleri, sonrasında Memlukler ve Osmanlı hep bunun örnekleri. Bugün bölgede üç büyük devlet havzası da zayıflamış durumdadır. Bu devletler çeşit dönemlerde zayıflıyorlar. İran Devrimi sırasında İran zayıfladı, Irak savaşından sonra Mezopotamya zayıfladı. Mısır çok uzunca bir süredir zayıf. Anadolu Bölgesi ise 2000’lerin başında çok hızlı yükselirken şu an kendi içindeki kurumsal sorunlarla meşgul. İsrail çevresindeki diğer ülkelerin içinde bulundukları zor durumdan dolayı kendini son derece güvende hissediyor. İsrail’i çevresinde silahlı güçle yenebilecek kimse kalmamış durumda. Mısır, Ürdün, Lübnan, Filistinliler, Irak veya İran kimse bu güçte değil. İsrail’e yönelecek tehditler artık yok edici değil, can acıtıcı tehditlere dönüşmüş durumda, yani ulusal güvenlik tehditleri seviyesinde bir tanımlamaları yok.

İsrail Devletinin, iç siyasetindeki yükselen popülizmle beraber değerlendirdiğimizde, geçmişte yaşamış olduğu bölgesel güvenlik telaşını bugün yaşamıyor olması kurumsal kapasitesine etkisi ne şekilde oldu?

İsrail yıllarca milli güvenliğini hayat memat meselesi olarak tanımlamış ve kurumlarını güçlendirmişti. Bu çapta bir tehdidin bugün için ortadan kalktığını söyleyebilirim. İsrail siyasetinde yükselen popülizmin ve güvenlik telaşının ortadan kalkmasının, kurumları ciddi bir şekilde aşındırdığını söyleyebiliriz. Buna destekleyici bir örnek olarak İsrail Ordusu içerisinde büyük kurumsal dönüşümlere tanıklık ediyoruz. İsrail Ordusunda subaylar geleneksel olarak Kibbutz üyelerinden veya sol tandanstan gelirlerdi. Hatta sosyalist diyebileceğimiz, sol görüşleri vardı. Bu kişilerin sayıları azalıyor ve buna paralel olarak dindar Ortodoks subayların sayısı çok hızlı bir şekilde artıyor. Ordusunun kadrolaşmasında yaşanan değişim, gelecekte İsrail’in milli güvenlik paradigmasını nasıl etkileyecek henüz bilemiyoruz. Ayrıca hukuki olarak büyük aşınmalar var. Batı Şeria’nın İsrail’in parçası olup, olmaması meseleleri, İsrail hukukunun bu bölgede geçerliliği konusunda tartışmalara neden oluyor. Diyelim ki Batı Şeria’da İsrailli subay bir Filistinliye karşı şiddet kullandı. Bu suçun tanımı ne olacak, hangi kanun esas alınacak? Orası İsrail egemenliği altında mi sayılacak? Hukuki alanda çokça bu tür tartışmaların olduğunu görüyoruz. Başka bir örnek son seçimlerde yaşandı. Netanyahu, seçimi kazandığı için bütün yolsuzluk suçlamalarından bir şekilde sıyrılabildi. İsrail siyasetinde artan popülizm, hukuki ve askeri alanlar başta olmak üzere çeşitli aşınmalara yol açtı. İsrail’in eski devlet yöneticilerini düşünün. Geçmişte İsrail, cinsel taciz suçlaması sebebiyle Cumhurbaşkanını hapse atmıştı. Yine eski Başbakan Ehud Olmert, Kudüs Belediye Başkanlığı döneminde yaptığı yolsuzluk sebebiyle hapse atılmıştı. Netanyahu döneminde artık hukukun siyasetten üstün olamadığını görüyoruz.

Netanyahu diğer popülist liderlerden neyi farklı yapıyor?

Ekonomisini çok düzgün götürüyor. Başka ülkelerde iktisadi problemler popülizmi körüklerken, İsrail’de bunun olmadığını görüyoruz. Netanyahu daha çok etnik problemleri ve seçim kazanma güdüsünü ön planda tutarak popülizm yapıyor. Bunu yaparken sert imajıyla halkın güvenini kazanıyor ve ekonomik bir başarı hikayesi yazıyor. Netanyahu diğer popülist liderlerden farklı olarak popülizmle ekonomik başarısızlıkları kapatmaya çalışmıyor, aksine, ekonomik başarıları popülizm ile destekliyor.