Kültür sanat alanı uzun yıllardır ülkenin en tartışmalı alanlarından biri. Kimi zaman bir kutuplaşma alanı oluyor kimi zaman ise siyasetçilerin oyun alanı. Bu haftaki Pazar röportajımızda Arın Demir, DEVA Partisi Kültür Sanat Politikaları Genel Başkan Yardımcısı Helün Fırat ile konuştu.

Freedom House’un 2020 yılı raporunda ülkemiz özgür olmayan bir ülke olarak tanımlandı. Buna göre özgürlüklerin kısıtlanmasının, ülkemizin çok kültürlü, kimlikli, zengin toplumsal yapısının sanatsal üretime ilişkin var olan potansiyelimizi sınırlandırdığını düşünüyor musunuz?

Sanat özünde bir ifade şeklidir. Sanatınızı özgür biçimde ifade edebilmek, betimleyebilmek çok önemlidir. İfade özgürlüğünü sağlamazsınız, çok kültürlü olsanız bile sanatsal üretim yapamaz hale geliyorsunuz. Dolayısıyla, sanatsal üretimin temelde ifade özgürlüğü olduğunu belirtelim. Sanat bir ifade tarzı olarak çeşitliliğinizi ve kimliksel özelliklerinizi yansıtır. Partimizin kültür sanat programı ilk baştan ifade özgürlüğünün önemi ve buna uygun ortamın sağlanmasından başlar. Eğer siz bir ülkede özgürlük alanını yaratamazsanız, orada sanattan bahsetmek mümkün olmaz. Özgürlük alanı olmadan yapılan sanata zaten sanat demiyoruz, propaganda veya dekorasyon olarak tanımlıyoruz. Sanat, ifade özgürlüğü içerisinde yapılmadığı zaman değeri azalır. Özgürlüklerimizin kısıtlanması sanatsal üretimi engelleyen, hatta minimize eden bir noktaya çekiyor.

Son yıllarda gündemimiz sürekli milli güvenlik ve dış politika konularıyla çerçeveleniyor. Güvenlikçi söylemlerin etkisiyle toplumun önemli bir kısmında gerginlik ve yorgunluk gözlemliyoruz. Sizce kültür ve sanat politikaları toplumsal uzlaşmamıza, normalleşmemize katkı sağlayabilir mi?

Kültür ve sanat, insanların kolaylıkla birbirleri ile iletişim kurabildikleri, kaynaşmalarına vesile olan bir alandır. Devletin asli görevi bu alanın geçişkenliğini ve sürdürülebilirliğini korumaktır. Kültür sanatın toplumsal uzlaşmamız ve normalleşmemiz için bir çimento işlevi göreceğini düşünüyorum. Bugün bizim Türkiye’de kültürel vatandaşlık meselesini tartışmak gerekiyor. Bütün hakların yapılandırılması ve özgürce ifade edilmesi şart. Kültür sanatın iki tarafı yoktur, ortak alanlardan oluşmaktadır. İşte bu nedenle insanların arasında sosyal, toplumsal olarak kaynaşmayı sağlar ve temelinde çimento görevi görür. Başta fikir ve ifade özgürlüğünü kapsayan ortamın oluşturulması şartıyla kültür sanatın faydalı ve birleştirici bir alan olacağına sonuna kadar inanıyorum.

Kültür sanat politikalarının geliştirilmesi aşamasında devletin rolü nasıl tanımlanmalı?

Devletin rolü destekleyici ve uygun zemini sağlayıcı olmalı. Bunu basitçe betimleyeyim. Devletin rolünü toprak gibi düşünelim, elinizde de tohumlar var. Devlet toprağı dökmeli ama tohumlara karışmamalıdır. Tohum uygun zemine atıldığında gelişecek ortamın oluşturmalısınız. Aksi taktirde, devletin varlığıyla eşit yaklaşımı sağlayabilmek kolay olmayabilir. Devletin belirleyici değil ama destekleyici bir görev tanımının olması lazım. Bu tanım kültür sanatın desteklenmesi, ortam ve koşulların sağlaması rolüyle sınırlandırılmalıdır. 

Özel sektör ve sivil toplum, kültür sanat faaliyetlerinin desteklenmesi konusunda nasıl harekete geçirilebilir?

Bu çok detaylı bir konu. Hangi noktaya kadar kültür sanat alanını tümüyle özel sektör ve sivil topluma bırakacaksınız sınırları nerede bitecek, tahakküm gücü ne olacak gibi konular tartışılmalıdır. Bunlar hassas konular zira sanatın finanse edilmesi kuvvetli bir enstrümandır. Devlet bu alanlarda özgürlükleri kısıtlamadan düzenleyici olabilir. Benzer şekilde devlet, kültür sanat alanının domine edilmesini engelleyerek teşvik edici politikaları uygulamalıdır. Kültür sanatın finansmanı ayağında, teşvik sistemleri üzerinde yoğunlaşmalıyız. Örnek olarak sponsorluk sistemi kurulduğunda devletin bunu nasıl özendireceği, hangi çerçeveler içerisinde yapılacağı ve her şeyin ötesinde eşitlikçi paylaşımı nasıl sağlayacağı önemlidir. Sponsorluk derken sadece parasal ya da maddi sponsorluk olarak düşünmeyelim. Ayni sponsorlukların da tartışılması gerekiyor. Türkiye’de kültür sanat alanının yaşadığı en büyük sıkıntılardan birisidir bu. Organizasyonların, toplulukların ya da etkinliklerin izleyiciyle buluşması ya da duyurulması hususunda sıkıntılar var. Bugün Türkiye’de bir tiyatro gösterisinin maliyetler nedeniyle televizyonda ya da billboardlarda tanıtımının görünmesine imkan yoktur. Tanıtım açısından sosyal medyanın uygun bir ortam sağladığını görüyoruz. Fakat diğer tanıtım araçlarının da kültür sanat faaliyetlerinin tanıtımı için teşvikler verilmelidir. Öte yandan, mutlaka bir sanat eleştirisi kurumuna ihtiyacımız var. Bütün bu reformların yapılması talebin arttırılması ile doğru orantılıdır. Talebi arttırırsanız sponsorluk konusu zaten arkasından gelecektir. Sporda bunu rahatlıkla gözlemliyoruz. Hatta taraftarlık derecesinde bağlılık oluşturabilecek bir kültür ve sistem yaratılıyor. Kültür sanat alanında da talebi arttırmayı başarırsanız, sponsorluklara da ulaşmak mümkün olacaktır. Kurumların bu alanlarda etkin ve aktif biçimde ortam hazırlayıcı rol alması önemli.

Türkiye’nin kültür sanat birikiminin uluslararası görünürlüğünün arttırılması, yaratıcılık ve üretkenliğin geliştirilmesi için ne gibi temel bürokratik reformlar öngörüyorsunuz?

Bu alanda yapılacak en önemli icraat bir arşivin oluşturulmasıdır. Bir kere elinizde neler var, ne üretmişsiniz bütününe hakim olmanız önemlidir. Biliyorsunuz Koronavirüs sonrası dönemde dijitalleşmeden de artık daha fazla bahsediyoruz. Anlıyoruz ki, kültür sanat alanının da mutlaka dijitalleşmesi ve arşivinizin, kayıtlarınızın olmalıdır. İkincil olarak, Türkiye’de yaşanan en büyük sıkıntılardan birisi telif haklarının korunmasına ilişkindir. Telif konusunda yaşanan sıkıntılar, sanatçılar tarafından yaratılan değerin sadece tanıtımını ve ulaştırmasını engelleyen bir süreç olmakla kalmıyor aynı zamanda üretiminin de engellenmesine neden oluyor. Bunu aşmak adına biz programımıza bağımsız bir Telif Hakları Ajansı’nın kurulması hedefini koyduk. Ajans organizasyonunun altında her alana yönelik farklı komisyonların kurulmasını planlıyoruz. Bu komisyonlar uzmanlık alanlarına göre kültür sanat alanında stratejilerin belirlenmesi noktasında karar verici olacaklar. Telif ajansı sadece yurt dışı odaklı bir yapı da olmayacak, zaman içinde yurt içi üretimi teşvik eden bir model haline dönüşecektir. Ajansın temel hedefi, yaratılan değerin belli bir sistematik çerçevede hukuki ve ticari olarak korunması olacaktır. Eğer siz sanatçılarınızın yarattığı değerleri koruyamazsanız insanlar sanatı hobi olarak görmeye başlarlar ve sanatsal üretimleri doğal olarak düşer. Telif Hakları Ajansı’nın kurulması, yurt içinde üretimi arttırırken diğer yandan da yurt dışında küresel kurallarla değerlerimizi dünyaya tanıtmamıza destek olacaktır. Bürokratik aşamaların tümünde farklı uzmanların samimi olarak katkısını istiyoruz. Zaten kültür sanat alanında her şeye hakim olabilmeniz mümkün değildir dolayısıyla çok büyük bir katılımcılıkla bunu yapmanız gerekir. Eğer ben bunu biliyorum derseniz yanılırsınız. Kültür sanat, mühendislik gibi belli çerçevesi olan bir alan değil. Sanat yaratıcılığın kendisidir, bu yüzdendir ki kendi başınıza karar vermeniz mümkün değildir. Olabildiğince çok sesliliği ve katılımcılığı bir araya getireceksiniz. Evrensel trendleri takip edecek, izleyicilerimizin de taleplerini doğru analiz ederek, kapsayıcı bir destek sunma üzerine zihniyetimiz olacak.

Sinema yapımlarını destekleme ve denetlemeye yönelik ilgili kanunun 7. Maddesinde ‘‘Değerlendirme ve sınıflandırma sonucunda uygun bulunmayan filmler, ticari dolaşıma ve gösterime sunulamaz.’’ ifadesi bulunuyor. Sizin değerlendirme ve sınıflandırma yönteminizde neler öncelikli olacak? Sansür oluşturabilecek regülasyonlar tarafında herhangi bir reform yapmayı planlıyor musunuz?

Parti programımızda devletin kültür sanat alanındaki taşıyıcı rolü açıkça ifade edilmiştir. Özgür sanat, medeniyetinizin en ölçülebilir ve en dinamik kimliğini taşır. Katılımcı üslup ise birey, sanat ve toplum ilişkisinin yapı taşını oluşturur. Sansür, bu değerlerden azalttığınız, müdahale ölçütlerini erk oluşturmak amacıyla uyguladığınız tedbirler bütünüdür. Her zaman devlet tarafından da uygulanmaz, tanımı geniştir. Sansür ve sanatın bir arada konuşulması imkansızdır.

Hayatının 40-50 yılını sanata adamış farklı görüşlerden tecrübeli sanatçılarımızın, oyuncularımıza siyasi nedenlerle sahne verilmediğini, sponsorluklarının kesildiğini görüyoruz. Sanatçılarımıza, Tarım Sigorta Primi benzeri uzun vadeli güvence sağlayacak bir programınız bulunuyor mu?

Bu üzerinde çalışılması gereken konulardan biridir, hatta küresel bir sorundur. Sigorta primi meselesi teknik bir uygulamadır. Bunun ötesinde mali sisteme entegre olmuş bir teşvik politikasının kamu, özel sektör ve diğer paydaşların bir bütün olarak katılımına açık olmalıdır.

KREKSA Araştırma’nın pandemi sonrası ekonomik etkilerin değerlendirildiği 272 bağımsız sanatçı ve kültür profesyonellerinin katıldığı ankette, %86’lık büyük çoğunluğun 1 senenin sonunda bu şartlarla sektörde kalamayacağı tespit edilmiş. Yeni normal döneminde kültür sanat profesyonellerinin sektörü sürdürmesi için neler yapılması gerekiyor?

Bu krizden sektör tek başına çıkamaz. Hem toplumun, hem özel sektörün hem de devletin bir arada çalışarak sektöre destek vermesi gerekiyor. Özel sektöre teşvikler verilmesi, yerel yönetimlerin kültür sanat faaliyetlerine destek olacak biçimde sahneleri açması lazım. Yine bizim programımızda sahnelerin oluşturulması konusunda yerel yönetimlerle işbirliği konusu özellikle belirtilmişti. Sosyal mesafe gibi Koronavirüs önlemleriyle faaliyetlere başladığınızda bile sektörün kendi kendini çevirmesi mümkün değil. Büyük yatırımlar yapıldı ve Koronavirüs öngörülmedi. Dünyada hiç kimsenin bu salgını düşünerek bir altyapı kurmadığını da görüyoruz. Bundan sonra yatırımlar yapılırken, kültür sanat faaliyetleri dahil bu tür olağanüstü durumlara karşı acil müdahale edebileceğimiz minimum altyapısal yatırımların da hesaba katılması gerekiyor. Bu yatırımlar sektörün tek başına yapabileceği yatırımlar olmadığından, merkezi yönetim ve yerel yönetimlerin işbirliği içerisinde çalışmasını istiyoruz. Yerel yönetimlerin sahneleri ve alanlarının kullanımını arttırarak, sektörün genişletilmesiyle alternatiflerimizi çoğaltmayı hedefliyoruz. Bununla beraber yerel yönetim alanlarının kullanımlarına dair garantilerin, yönetmelikler ve kanunlar aracılığıyla gerekli regülasyonlar mutlaka realize edilmelidir.

Yurtdışında çoğunlukla Avrupa’da küçük, büyük her kentte şehir merkezinde bir kütüphane buluyoruz. Türkiye’deki kütüphanelerin durumu hakkında ne düşünüyorsunuz, yeteri kadar kaynak ayrılıyor mu?  Daha önemlisi, kütüphanelere gelecek kitaplarımızın seçilme şekilleri nasıl olacak?

Kütüphane anlamında çok kısıtlı olduğumuzu düşünmüyorum. Kütüphane kullanımının özendirilmesi ve  kullanıma sunulmasına dair sıkıntılarımız olduğunu görüyorum. Artık dijital bir çağdayız, sinema sektörünün bile sıkıntıya girdiği bir dönemdeyiz. İnsanlar evlerinde sinema kalitesinde film izlemeye başladılar. Yeni dönemde artık kullanıcı ile irtibatta kalarak üzerinde yeniden düşünülmesi gereken hususlar var. Daha etkin ve kullanılabilir bir model oluşturulmasının yolları aranmalıdır. Kısaca özetlersek, yeni modellemelerde nicelik değil nitelik önemli olmalıdır. Niteliği doğru bir model ile kurguladığınız zaman niceliğe zaten gerek kalmaz. Niceliğin çok fazla olması, onun çok iyi olduğu anlamını taşımaz dolayısıyla üzerine gerçekten kafa yorulmalıdır. Örnek olarak kütüphane alanında geliştirilmesi gereken alanlardan birisi ihtisas kütüphaneleridir. Türkiye’de öncelikli olarak sanat ve mühendislik gibi alanlarda ihtisas kütüphanelerinin kurulması önemlidir. Günün şartlarına uygun ihtisas kütüphanelerimiz kurup, bilginin akışıyla baş edebilir kapasitede olmanız şart. Bu artık dijital çağımızın doğal gerekliliğidir. Yerel yönetimlere ait kütüphanelerimizin de benzer gelişimler sağlamalıdır. Yerel düzeyde insanlarla bire bir etkileşimde olmanız mümkün oluyor. Merkezi yönetimlerin kütüphane kurup, işletmelerinin yerel yönetimlerine verilmesi de gündeme gelmelidir. Bir şeyi kurmanız yetmez, yönetiminin de iyi yapılması gerekmektedir. Buralarda yerel yönetimlerin kütüphaneleri işleten olarak sistemde devreye girmesi kütüphane kullanımı konusunda toplumumuza ciddi katkılar verebilir.

Yurtdışına çıktığımızda Türkiye’den geliyoruz dediğimizde İstanbul ilk akla gelen şehir oluyor. Sizce İstanbul’un gerçekten kültürel ve sanatsal zenginliğini ön plana çıkarabiliyor muyuz?

 İstanbul, ülkemiz kültürel çeşitliliğinin ve zenginliğinin salonudur. Tarihsel perspektifte sunduğu çok katmanlılık ve çağdaş unsurların biraradalığı marka kent kimliğini tamamlıyor ve cazip hale getiriyor. Sanatçıların, tasarımcıların ve sanatsal görünürlüğün bu marka yaklaşımına etkin bir şekilde katılabilmesinin önünü açmak gerekir.    

Uluslararası siyasette, reklam yapmaktan bağımsız ortak kültür sanat projelerinin ikili ilişkilere sağladığı uzun vadeli katkılar biliniyor. Sizce ülkemiz kültürel diplomasi kanalını yeterince kullanabildiğini düşünüyor musunuz?

Hayır, kültürel diplomasi çok önemli bir alan olması rağmen Türkiye kullanamıyor. Kültürel diplomasi alanında daha çok çalışmalıyız çünkü kat etmemiz gereken daha çok yol var. Diplomasinin kültürel kanalı sanatı nasıl gördüğünüz ve tanımladığınız ile ilgilidir. Ülkemizde sosyolojik olarak kültür sanat nasıl algılanıyor, devlet tarafından ne düzeyde önem veriliyor, bunların hepsi kültür sanatın diplomasi kanalı için belirleyici ana unsurlarıdır. Dünyada, Avrupa Birliği ülkeleri bunu etkin biçimde kullanıyor. Kültür sanat diplomasisi, reklam veya propaganda motivasyonlarıyla da yapılmamalıdır. Aynı zamanda diplomasinin hassas bir ayağıdır. Siz çok güzel bir içerik hazırlarsınız ama tartışmaya açık bir sembol, şekil veya dekor kullanırsanız, vermek istediğiniz mesaj yanlış anlaşılır. Kültür ve sanatı diplomasi alanında bütünlükçü, derinlemesine, özenle ve dikkatle yapmalısınız. Aynı davranışları üretiminize de yansıtmanız gerekiyor. Mesela, Türkiye’de gelenekli sanatlarla çağdaş sanatları birbirine yakınlaştırmalısınız. Toplumsal düzeyde tüm kültürel zenginlerimizi, kültürel varlığımız olarak görüp, kabullenmeliyiz. Farklılıkları bir değer olarak algılamalıyız. Kültürel varlıklarımızın tümünü, ‘‘bu benim ama bu benim değil.’’ diyerek parçalamamalısınız. Kültür sanatta ayrıştığınız çizgilerin hepsini silmelisiniz. Siz ancak bunu sağlayabildiğiniz sürece kültür sanatı, diplomasi alanına uygulayabilirsiniz. Ayrışılan alanlarda birleşmediğiniz sürece kültürü diplomasinin bir aracı olarak kullanmanız bütünlükçü bir yaklaşım taşımayacaktır.  Tüm bu konuların üzerinde detaylı biçimde çalışmalı ve derin bir tartışmalar yapmalıyız.