Son günlerde, yeraltı dünyasından gelen bir videolu dizi, devletin mevcut iktidar tarafından görünürdeki yönetiminin, görün(e)meyen yanlarını izleyicilerin gözleri önüne sunuyor. Bu karanlık dünyadan haberler, sadece iktidar-bürokrasi- sermaye-medya-mafya ilişkilerine biraz daha ışık tutmuyor. Ampulün ulaşmadığı derinliklere inip, adeta göçük altında bırakılıp unutulmuş Soma’lı ve tüm diğer maden işçilerimizin lambaları gibi, kazılacak kilit noktaları bölük pörçük aydınlatıyor. ‘Gerisini de artık bir zahmet siz halledin’ diyor.

İktidarın kötü yönetimi ile her toplumsal alanda türlü ağır faturalar ve hesap ver(e)mediği borç yükü biriktikçe, devletin kamburu da örtülemez biçimde artmış ve nasıl doğrultulacağı belirsiz beli de adamakıllı bükülmüştü. Dolayısıyla, her seferinde biraz daha belirginleşen sadece bu iktidarın politik ekonomik kayıt-dışı değil. Yani, kaç zamandır “sağır sultanın” bile duyduğu, milletin emeğinden T. C. Merkez Bankası aktarmalı, iktidarla yakın ilişkili şahsi ceplere indirilmiş ve boşaltılmış devlet kasası değil. Can sıkan ve sıkılan, sadece zaten kıt kanaat geçinmekte olan nüfusun geniş kesiminin kalan tüm maddi ve manevi kaynaklarını da sömürüp tüketmiş olan iktidar da değil.

Geçmişteki ve günümüzdeki araştırmacı gazetecilerin ve tek tük bazı siyasetçilerin fenerleri de şimdi hep birlikte yeraltı dünyasının dehlizlerinde de dolaşmaya başlıyor ve toplanan veriler birleştirilerek halka sergileniyor. Başka ulus-devletlerin yeraltı örgütlenmeleri ile daha karışık ve karmaşık hal aldığı anlaşılan bu gayri meşru ilişkiler anlatılıyor. Son yazımda (1) değindiğim devletin görünmeyen yönetiminin derin köklerinden alınan örneklerin kemikleşmiş yoğunluğu, sertlik derecesi izleniyor. Dahası, zaten son yıllarda popüler kültür endüstrisinin beğenilen oyuncular ile halkı yeraltı dünyasına alıştırmış olduğu geniş toplumda, “mafyokrasi” adeta meşru bir yönetim biçimi gibi normalleştiriliyor.

Türkiye için de bu kez oldukça gerçek bir tehdit olarak kapıya dayanmış olan ve herkesin yüreğine kasvet sokan da bu: Namı diğer, halkın zaten hep duyduğu ve efsaneleştirdiği derin devlet yapılanması ve sistemik muhafazakâr siyaset geleneği. Yoksa bu iktidarın gidiciliğine, bir süredir kendisi bile kesin gözüyle bakıyor. Her gün bunu önleyici veya geciktirici tedbirler olarak, yeni manipülatif girişimlerde bulunuluyor.

Nedense ancak seçildikten sonra gündeme alınacak “temiz siyaset” vaatleri dillerde pelesenk. Zaten seçimde ülkenin kaderini belirleyecek kuşak için ise (şimdi nostaljik mumla aranan TRT’deki) Petrocelli dizisi çok gerilerde kaldı. Yerli ve milli bir savcı Antonio di Pietro kaç zamandır aranıp da bulunamıyor ki “temiz eller operasyonu” başlatılabilsin.  Zaten en önce yargının ve çoktan iflas etmiş olduğu biliniyor. Hatta bugün Cumhuriyet Savcılığı kurumunun kaldırılması için Meclis’e yasa tasarısı sunuluyor.

Devletin Bekası

Tehdit sözcüğünü yukarıda özellikle kullandığım için, bunun üstünde biraz durmakta yarar olabilir. Zira, güncel ayrıntılarına ve somut örneklere gerek olmaksızın, Türkiye’nin içinde bulunduğu mevcut ve acılı tablonun ulus-devletlerarası güç dengeleriyle, art niyetli dış güçlü ağabeylerin (ablaların?) planları ile ilişkilendirilmesi; derin devlet söylemi kadar eski ve kullanışlı olan, başka bir efsanevi nakaratı da gündeme yeniden taşındı: Devletin bekası.

Tarihçiler, Türkiye’nin modernleşme serüvenini 19. yüzyılda başlatır ve ortalarında çok daha belirginleşerek Cumhuriyet’e zemin hazırladığı fikrinde anlaşırlar. Modernleşme, özet olarak ekonomiden sanata her toplumsal alanda belirli üretim biçimlerini ifade eden bir ulus-devlet oluşturma projesi. Bilindiği gibi bizde, yüz yıl önce çok daha radikal ve bazı açılardan da kopuşlu bir biçim aldı. Farklı tarihsel dönemlerde farklı seyirler izledi. Zaten bugün bir kez daha geçmişe bakıp, daha iyi sorgulanması gereken, devletin modernleşme amaçlı yapılanması ve kurumlaşma becerisi.

Nitekim, Osmanlı’dan kolay kolay kopmamış hatta giderek artan yoğunlukta devam ederek bugün karşılaştığımız halini almış hususlardan birisi de devletin yönetiliş biçimi. “Köklü devlet geleneği”, merkeziyetçi, tepedenci, mutlakiyetçi, tek tipçi, kontrolcü, otoriter, eril, baskıcı. Fakat bu yazının amacı açısından daha da önemli olan, dışarıdaki ve içerideki düşman algısına karşı aşırı temkinli ve travmatik bölünme endişesi temelli olması.

Osmanlı devletinde Sultanının kural koyucu gücü ve kutsala yaslanan mutlak egemenliği, 1839 Gülhane ve 1856 Islahat Fermanları ile başlayıp diğer bir dizi tarihsel olayla törpülenmeye başlandı. Tabi 1 Kasım 1922’de TBMM’de saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyet’in devletin hükümet şekli olarak ilanından sonra, hızlı reformlarla da modern bir hukuk devleti olmak yolunda çok yol kaydedildi ve önemli kazanımlar da elde edildi. 1980 darbesi gibi başka önemli kırılma noktalarından sonra mevcut iktidarın özellikle son sekiz-on yılı ile gelinen şimdilerde ise, bir yandan hızlı ve yasadışı bir U-dönüşü yaşandı. Bir yandan da yine muhtelif senaryolu bölücülük tehditlerine karşı, devletin bekası meselesi ısıtılarak gündeme geliyor ve hamasi siyaset yapılıyor.

Toplumun Yönetsel Zekası

O halde, biz de şimdi yeniden hortlayan komplo kuramcı kaygılara, bir türlü çözümlenemeyen derin devlet anlayışına ve tek çare olarak sarılınan “devletten çok devletçi” beka söylemine, biraz farklı bir açıdan bakalım.

21. yüzyıl Türkiye’sinde böylesine kuşkucu evhamlarla yönetilen güçsüz ve güvensiz bir devletin bekası, birbiri ile iç içe girmiş iç ve dış düşman hezeyanlarını yüzyıldır hala ayrıştıramamış ve hatta göbek bağıyla bağımlı kalmış demektir. Başka bir deyişle, iktidar, hala yok olma ve bölünme kaygılarını olumlayan yönetsel örüntülere ve süreçlere ciddi gereksinim duyuyor demektir. Açıkçası, onlarla modern kurumlarını iyileştirerek başa çıkmak, gelişmek ve güçlenmek şöyle dursun; tam tersine, popülist ötekileştirme siyasetlerine başvurarak, toplumda kutuplaşmayı ve bölücülüğü bizzat kendisi körüklüyor demektir. Devamlılığını ancak böyle sağlayabiliyor demektir. Dolayısıyla da, iktidardaki işlevsiz hükümet, milleti temsil eden meclis, erki tekelinde bulundurmaya çalışanlar, yargısız infazlar veya mafya istihbaratı her ne kadar bardağı taşır(may)an son damla olursa olsun; kesinlikle göz ardı edilmemesi elzem olan, çünkü seçimle veya kısa sürede geçici olmayacak olan da budur.

Çünkü, kökleri sadece zamanın küresel tarihine değil, kendi kültürel ve ulusal tarihinin de derinliklere uzanan bir habitus söz konusu. Böylesine güvensiz bir devlet etme geleneği, bölünme kaygılarından kurtulamadığı sürece ve karşıtına koyduğu ile olan simbiyotik ilişkisini terk edemediği için de kolay kolay demokratikleşme ve gelişme projesinin gereklerini asla yerine getiremez. Hem iç işlerinde baskıcı, hatta polisiye ve kükreyen; hem de dış işlerinde ürkek siyaset ve militarist savunmaya ağırlık verir. Sürekli olarak, kendine silah güç, ittifak yapacak kollayıcı güçlü ağabey(ler) ve BM, NATO, AB ve benzeri başka ulus-devletler üstü siyasi, ticari ve kültürel oluşumlarda destek arar. Ya “en büyük” (güçlü) ordu, ya “en genç” nüfus, ya da “en kritik” jeopolitik coğrafyasına güvenerek kabul bekler. Bunlar karşılığı olmayan, yenilenemeyen, zamanın gerisinde kalan ve dolayısıyla da tedavüldeki değişim değeri azalan boş klişeler olmaya başladıkça da güvensizlik ve eziklik kat be kat artar.

Kaygılı, kendinden olmayanı ötekileştirici, kendinden olanı kayırıcı ve popülist devlet yönetimi, istemli veya istemsiz olarak, bilerek veya bilmeyerek, başta eğitim ve medya olmak üzere, tüm kurumların işbirliği ile, toplumu cahil veya kendine bağımlı ve sadık bırakır. Toplumun zekası o kadar azalır ki, Aziz Nesin’in meşhur lafını, olur olmaz her yerde bir nakarat gibi (ve mutlaka kendini çoğunluğun dışında tutarak) sürekli tekrar eder; ancak onun yanlış siyasetçiyi seçmek veya sonrasında kötü siyaseti denetleyememek, geri çağıramamak ile ilgili sivil örgütlen(e)me zekasına özgü söylendiğini sökemez.

Toplumda zayıf ve edilgen yurttaşlar görünürde otoriteye biat ederler. Bir yandan, zayıf yapılı ve bir türlü özerkleşemeyen kurumlarda, merkezi yönetime olan gizil itaatsizlik, üretimde verimsizlik, hastalık ve sağlıksızlık, bastırılan öfke veya açık şiddet artar, yayılır. Diğer bir ve görünmeyen yandan da özgürleşemeyen, karanlıkta ve desteksiz kalan yurttaşların, kuşkuculukları ve komplocu fantezilere yatkınlıkları giderek perçinleşir. Bu insani kırılganlıklar, kendi şahsi güçleri için sömüren iktidardaki veya muhalefetteki siyasetçiler ve tüm kurumlara farklı derecelerde sirayet eden popülist yönetimler için son derece elverişlidir elbette. En çok da devletin halk üzerindeki otoriteryen gücünün olumlanmasına ve şiddetin bir iletişim ve disiplin dili olarak meşrulaşmasına yararlar.

Dahası, bu araçsallaştırma da bir sarmal halinde, bir yandan kötü yöneten iktidarların, popülasyon üzerinde korku imparatorlukları inşasını ve kendisine koşulsuz itaatin güçlenmesi daha da kolaylaşır. Sivil toplumun örgütlenme becerisi ve kurumlararası eşgüdüm ve organizasyonel zekâ da işte yine böyle düşer. Zekanın ne olup olmadığını anlamadan etmeden, önüne “duygusal” ve “yapay” gibi önüne her yeni bir sözcük eklendikçe büyülenir.  Fakat, son video ve yaklaşan “tarihi görüşme” ile yine konuşulan, zaten 1950’lerden beri tedavülden hiç çıkamamış, kollayıcı büyük ağabeyin CIA ve devletin MİT teşkilatlarındaki, ortak i harfinin açılımını merak edip sorgulamaz. Hele ilkindeki i (intelligence) karşılığı olan “zekâ” ile ikincisindeki i (istihbarat) karşılığı olan “haber”, aynı kavramlara ve faaliyet süreçlerine mi işaret eder acaba diye hele hiç düşünmez.

Türkiye’de Diyalojik Akıl Ne Durumda?

Modernleşme, elbette aynı zamanda demokratikleşme süreci demek.

Demokratikleşme de sadece devletin kurumlaşması ve rasyonel kamu yönetimi değil, farklı kültürlerden ve inançlardan ve milletlerden gelmiş insan popülasyonları ile bir “uluslaşma” ve “bütüncülleşme” demek. Dolayısıyla da herhangi bir demokratik ulus-devlet için esas bölünme tehditi, adının üstündeki “tire” işareti ile ifade edilen, ulus ile devlet arasındaki bağın kopmasıdır. Nitekim, COVID pandemisi ile tüm dünya ülkeleri böyle bir sınavdan hala geçemekte.

Başka bir deyişle, yukarıda söz konusu ettiğim esas tehdit ve şimdi topyekün yaşanan kriz, Türkiye’de devletin bekasına iç veya dış güçlerden gelecek bölünme kaygısı ile ilgili değil. Türk/Kürt, Alevi/Sünni, laik/dinci, müslüman/gavur ve benzeri gibi başka bilinen siyaseten ötekileştirilmiş yapay ikicillikler arası bir bölünme kaygısı değil yani işaret etmek istediğim. Bugün yaşanan demokrasi krizi, artık hızla gerçek bir devlet krizine dönüşmekte.

Yaygın kaygı ve korku ortamlarının, mafya ve yasadışı başka örgütlerin oluşmasına olanak sağladığı bilinir. Hem kendini güvende hissetmeyen, -zira devlet hukukunun kendilerini koruyamadığını gören yurttaşların- hem de kendini meşru ve yasal yollardan koruyamayan iktidarın, bunlarla işbirliklerinin giderek güçlenmiş olduğu açık. “Bu kimin senaryosudur?”, “iktidar, erksiz bir oyuncu mudur?”, “şeriat düzeni mi getirilecek?” ve benzeri sorular, şu aşamada son derece anlamsız, ilgisiz ve daha da bebeksileştiren, güçsüzleştiren, edilgenleştiren ve vakit kaybettiren mırıldanmalar. Söz konusu gerçek gerileme (regresyon) tablosu, kuşkulu irtica fantezisi ile ilgili değil; kolektif zihinsel gerileme olarak okunmalı. Zira, devletin ve ulusun hem demokratik hak, hukuk yargılama gücü kadar, zihinsel muhakemesi de adamakıllı zayıflamış ve bozulmuş durumda.

Sonuç olarak, devlet yapısı, sistemi ve yöneti(şi)mi ile ulusuyla kucaklaşamıyor artık. Yerel yönetimlerini güçlendirmek ve tüm sivil toplum kuruluşlarının yönetişim desteğini almak yerine her türlü yapıcı çabaya ket vuruyor. Kendi yurttaşına bile sırtını güven içinde dönemiyor. Bu acı tablo, elbette Türkiye’de halkın hak ve talep ettiği özgürlükçü, eşitlikçi ve yargının iyi çalıştığı bir yönetim ve birlikte yaşam biçiminden fersah fersah uzak. Kendi kolektif aklının çok çok gerisinde.

Oysa artık Türkiye’de “kucaklayıcı ve kapsayıcı demokrasi” (2) elzem! Bunu da gerçek anlamda bir var oluş ve var kalış meselesi olarak almalı. Yani insanlar ve kurumlar için yaşamsal önemini iyi kavramalı. O halde şimdi sıra, türlü şekillerde süslenmiş ama hem son derece çirkin, çürük ve dar kalıplı hem de tersine (geriye?) dönük ve baştan yanlış tasarlanmış bir “deli gömleği” giydirilmeye çalışılan insanlarda: Ulusun, kendi devletini kucaklamasında, ona sahip çıkmasında ve onarmasında.

Fotoğraf: Tim Mossholder


(1) https://daktilo1984.com/forum/gorunen-ve-gorunmeyen-devlet-yonetimleri/

(2) https://daktilo1984.com/forum/kucaklayici-ve-kapsayici-demokrasiye-gecis-sart/