Daktilo 1984Daktilo 1984
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • E-Bültene Abone Ol
    • Destek Ol
    Facebook Twitter Instagram Telegram
    Twitter Facebook YouTube Instagram WhatsApp
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Destek Ol Abone Ol
    • İZLE
      • Çavuşesku’nun Termometresi
      • 2’li Görüş
      • İki Savaş Bir Yazar
      • Cumhuriyet’in Edebiyatı
      • Varsayılan Ekonomi
      • Yakın Tarih
      • Tümünü Gör
    • OKU
      • Yazılar
      • Röportajlar
      • Çeviriler
      • D84 INTELLIGENCE
      • Asterisk2050
      • Yazarlar
      • Kitap Yorum
    • D84 FYI
      • Hariçten Gazel
      • ABD Gündemi
      • Avrupa Gündemi
    • daktilo2
    • Project Syndıcate
    Daktilo 1984Daktilo 1984
    Anasayfa » Türkiye ve Türk Dünyası: Birkaç Düşünce
    Forum

    Türkiye ve Türk Dünyası: Birkaç Düşünce

    Ali Tirali7 Kasım 20206 dk Okuma Süresi
    Paylaş
    Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp

    [voiserPlayer]

    1. “Türkiye dünyanın en milliyetçi ülkelerinden biridir”. İlk bakışta indî görünen bu çıkarım pek de isabetsiz sayılmaz. Hele sokaklara, kahvehanelere, okul bahçelerine ve televizyon ekranlarına kulak verildiği zaman, milliyetçiliğin Türklerin dünyayı anlama ve anlamlandırma çabasında merkezi bir yer tuttuğu kolaylıkla anlaşılabilir. Bu milliyetçiliğin -velev ki savunanları memleketin politik elitine mensup olsunlar- son derece basit, avama mahsus bir düşünüş tarzıyla lügate dökülüp savunulduğu da yine eleştirel gözlerin dikkatinden kaçmayacak bir olgudur. Denebilir ki, söz konusu milliyetçilik bir ideolojiden bir reflekse evrilmiştir.  
    2. Türk milliyetçiliği 19. Yüzyıl sonunda alarmist bir telaşla doğdu, şüphesiz bu milliyetçiliğin temel direklerinden biri Osmanlı İmparatorluğu’nun geleceğinden duyulan kaygı olmakla birlikte, asıl teorisyen ve sözcüleri Anadolu ve Rumeli dışından çıktı: İsmail Gasprinskiy, Yusuf Akçura, Hüseyinzade Ali. Bu isimlerin hepsi Rusya İmparatorluğu’nun tebaası olarak doğdular, Kazan’da, Kırım’da, Azerbaycan’da serpilen Türkî burjuvaziye mensuplardı. Ortak özellikleri kültürel olarak Batıcı, seküler ve şedit milliyetçi olmalarıydı. Yüzyılı aşkın bir süre içinde Türk milliyetçiliği fin de siècle’in Tatar ve Azeri entelektüellerin ideolojisinden Anadolu kasaba ve köylerinden büyük şehirlere göç eden öğrenci gençliğin fikriyatına dönüşmesi doğrusu yaman bir metamorfoz hikayesidir, fakat bunu tahlil etmek bu yazının mütevazı sınırlarını fazlasıyla zorlayacaktır.
    3. Türkiye’nin ne kadar milliyetçi bir ülke olduğunu söyleyerek yazıya başlamıştık. Bu popülerleşen ve performatif hale gelen milliyetçilik, 2015-2016’da Milliyetçi Hareket Partisi’nin de iktidara eklemlenmesi ve bu partinin sembollerinin iktidarın sembolleri haline gelmesiyle yeni bir canlanma yaşadı. Gerçi daha geniş bir açıdan yakın tarihe baktığımızda bu “canlanma”ların pek de nadirattan olmadığını görebiliyoruz: 1990’lardaki “pop milliyetçilik”, 2005-2010 dönemine tarihleyebileceğimiz “ulusalcılık” gibi akımlar da toplumu derinden etkilemiş ve milliyetçi sembollerin ana akıma –ilk örnekte tüm toplumu, ikinci örnekte öncelikli olarak AKP karşıtı seküler muhalefeti kapsar şekilde- yayılmasının önemli momentleri olmuştu. Bu yayılma, siyasi tartışma vasatının ötesinde popüler kültür üzerinden de toplumun geniş kesimlerine ulaştı. Tabii burada salt politik konjonktür değil, cumhuriyet tarihi boyunca mevcut olan, 1970’lerde Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde ama bilhassa 12 Eylül ertesinde katmerlenen bir eğitim politikası da etkili oldu. Erken cumhuriyet milliyetçiliğinin Türk-İslam sentezine evrilme sürecine dikkatle bakıldığı zaman bugün çok yaygın olarak milliyetçi cenahta kullanılan kimi motiflerin yavaş yavaş gelişmesine de şahit oluruz. Fakat, milliyetçiliğin hangi vurguyu yaptığından bağımsız olarak, cumhuriyetin her döneminde, Orta Asya –ve kaçınılmaz olarak “Dış Türkler”-  bir şekilde gündemde oldu; İlk Türk Tarih Kongresi’nin iddialı ama pseudo-bilimsel tezlerinden 1950’lerin antikomünist mücadele cehdine kadar her fikirden Türkiyeli entelektüelin zihnini de zaman zaman meşgul etti. Tabii en çok da milliyetçi entelektüeller bu konuyla ilgili yazıp çizdiler. Türkiye’deki Türk milliyetçileri ile “Dış Türkler” arasında ise gerilimli bir ilişki olduğunu söylemek mümkün. Zaten 1940’lardan 1970’lere kadar Türk milliyetçiliğinin tarihi aslında milliyetçiliğin odağının Turan’dan Türkiye’ye kaymasının da hikâyesidir. 1940’larda Wehrmacht’ın Sovyetler Birliği içindeki ilerlemesiyle Orta Asya’daki Türki kavimlerin bağımsızlığa kavuşacağı yönündeki beklenti (bugün pek yüzleşilmese de 1940’ların Türkçü kadrolarının Nazi Almanyası’na hayranlıkla baktığı gerçeğini de buraya not düşelim) ve 1950’ler-60’ların “Esir Türkler” teması üzerinden yürüyen antikomünizmi gittikçe Türkiye merkezli ve muhafazakâr-İslamcı motiflerden etkilenmiş bir antikomünizm ve milliyetçiliğe dönüşmüştür. Öyle ki başbuğAlparslan Türkeş’in bir “dış Türk”, bir Kıbrıs Türkü olduğu da neredeyse vurgulanmaz olmuş, bunun yerine kendisinin Kayseri-Pınarbaşı’nın Yukarıköşkerli köyünden bir Avşar olduğu vurgusu gelmiştir.
    4. Fakat, söylem düzeyinde de duygu düzeyinde de bir büyük Türk âleminin varlığına iman, popüler Türk milliyetçiliğinin esaslı bir rüknü olmuştur. Bu durum özellikle son Azerbaycan-Ermenistan savaşının Türk medyasında yansıtılma ve kamuoyu tarafından algılanma biçimlerinde kristalize olmuş, KKTC seçimlerinde ise Kıbrıslı Türkler özgür politik tercihleri olmayacak siyasi bireyler gibi aksettirilerek, KKTC kendi kendini idare eden bir siyasi entite değil adeta Türkiye’nin önerdiği valiyi kabullenmeye mecbur bir vilayet ahalisi gibi kamuoyuna sunulmuştur [1]. Velakin Ermeniler ve Rumlar gibi popüler kültürde düşmanlaştırılmış halklar savaşın öznesi olmadığı zaman (veya ortada bir savaş olmadığı zaman) bu ilgi aynı hızla sönmektedir. 2020 Ekim’i boyunca Kırgızistan’da vuku bulan ve neticede seçimlerin geçersiz sayılması ve başbakan Kubatbek Boronov ile cumhurbaşkanı Sooronbay Jeenbekov’un istifasıyla sonuçlanan protestolar Türkiye kamuoyunda hiçbir ilgi görmemiştir. Vaktiyle milliyetçi-muhafazakâr basında sürekli gündemde tutulan, bayraklaştırılan “Doğu Türkistan davası”nda ise tam da sistematik mezalimin ayyuka çıktığı son birkaç yılda –muhalif kesimleri istisna sayarsak– utandırıcı bir sessizlik vardır.
    5. Buradan hareketle şöyle bir teşhis konulabilir: Türkiye’deki milliyetçi çevreler geniş bir Türk dünyası düşüncesine bunun Türkiye ile doğrudan ilgisi dışında bir değer atfetmemektedirler. Şu veya bu Türkî halk sadece Türkiye’nin bu halkların yaşadığı coğrafyaya yönelik jeopolitik ilgisi yahut bu halkın Türkiye için oynayabileceği politik/diplomatik rol itibarıyla ilgi görmektedir. Bu ilgi açısından da sürekli bir kardeşlik, fakat Türkiye’nin ağabey, diğer Türkî devletin/topluluğun küçük kardeş olduğu bir ilişki olarak kurgulanmış bir kardeşlik performansının sergilenmesi devamlı olarak beklenen ve gerçekleşmeyince türlü tedbirlere başvurulan bir durumdur. Burada merkezi tamamen Anadolu, daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti ve onun kısa vadeli siyasi hamleleri/çıkarları olan bir Türk dünyası tahayyülü vardır. Söz gelimi, Kıbrıs Türkleri (tıpkı farklı bir kontekstte Türkiye’deki gayrımüslim azınlıkların yaşadığı gibi) hemen her konuda sürekli Türkiye’deki efendilerine sadakat ve ubudiyetlerini kanıtlamakla borçludurlar. Türkiye’nin istediği politikacılara oy verecek, özerk bir siyasi iradeye sahip olmayacaklardır.[2] Bunun olmadığı durumlarda ithamlar birbirini izlemektedir. Kıbrıs Türklerinin Rumlaştığı, Orta Asya Türklerinin Ruslaştığı, Azerbaycanlıların İranlılaştığı ve benzeri suçlamalar hayal kırıklığı yaşayan Türk milliyetçisinin değişmez suçlamalarıdır. Yahut, Irak Türkmenleri gibi Türkiye’nin Irak politikasında konjonktüre göre öne çıkarılacak, konjonktüre göre unutulacak, konjonktüre göre mensup oldukları mezhep başlarına kakılacaktır.
    6. Kısacası Türkiye’deki sağ-milliyetçi çizgi için bu tutumlar birer sapma değil, söz konusu siyasi çizginin (ama Türk milliyetçiliğinin kendisinin değil) teşekkülünden itibaren özünde mevcut olan hastalıklardır. Türk dünyasının geleceğini önemseyenler için bu marazlardan azade yeni bir çizgiye gereksinim vardır. Bu çizgi devlet çıkarları ve milliyetçilik yerine hürriyet, ilerleme ve işbirliğini merkezine alan bir çizgi olarak inşa edilmelidir. Türk dünyası ile ilgili yapıcı ve kapsayıcı bir politik hat çizebilmenin yolu bu dünyayı farklılıklarıyla benimsemekten geçer. Bunu tamamlayan bir diğer prensip de bu dünyayı değişik Türkî halklar arasındaki ilişkilere hiyerarşi atfetmeden, çokmerkezli bir uzam olarak benimsemektir. Bunun ön-şartı da Türk dünyasını Türkiye merkezli okumamaktır. Dahası “Dış Türkler”in Türkiye’den bağımsız, zorunlu olarak Türkiye için yararlı olması da gerekmeyen politik ajandaları olabileceğini kabul etmektir.

      Unutmayalım ki, Türk dünyası çok geniş ve kozmopolittir. Bunu “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” popülist şişinmesiyle değil, bu genişlik ve kozmopolitizmin kasaba siyasetinin ufuklarına sığmasının imkânsızlığıyla mütalaa etmek gerekir. Uygur Gagavuz’a, Çuvaş Kıbrıs Türkü’ne, Yakut Özbek’e benzemez. Kültür, yaşayış tarzı, inanç olarak ciddi farkları vardır. Aynı dil ailesine de mensup olsalar birbirleri arasında karşılıklı anlaşılabilirlik (mutual intelligibility) yoktur veya zayıftır. Fakat, bu farklılıklara rağmen tüm bu devletler, özerk cumhuriyet/bölgeler ve etnik gruplar yapbozu son kertede bir bütünlük (Türk Dünyası) oluşturur. Fakat, bu bütünlük de hayli heterojendir ve zenginliğini de içinde barındırdığı çoğulluktan alır.

      Yani Türk dünyası üzerine yeni bir dikkat, yeni bir perspektif, yeni bir yol ortaya koymak meselesi, Türkiye’nin tüm entelektüel kesimleri için öncelikli bir ödevdir. Otoriter rejimlerden yoksulluğa, yolsuzluktan toplumsal cinsiyet meselelerine birçok müşterek problemin varlığı düşünülünce, iki tarafın da birbirine öğreteceği ve birbirinden ilham alacağı birçok mücadele alanı vardır. Bu mücadele alanları geniş bir vizyonla kendileri üzerine düşünecek, üretecek ve inisiyatif alacak yeni bir entelektüeller kuşağını beklemektedir.

    Fotoğraf: Abdy Ta


    [1] Tüm bu propaganda bombardımanı sırasında muhalif kesimlerin bu konularda alternatif tartışmalar açamaması belki ellerindeki medya imkânlarının zayıflığıyla açıklanabilir, fakat bu söylemleri tekrarlamak ve yeniden üretmek konusunda bazı muhaliflerin şevkinin cehalet ve hamakat dışında izahı yoktur.

    [2] Kıbrıs meselesinin Kıbrıs Türkleri’yle ilgili bir mesele olarak değil, Türkiye’nin salt jeopolitik bir meselesi olarak değerlendirilmesinin de son zamanlarda kamuoyunda yaygınlık kazanan bir yaklaşım oluşu da dikkat çekicidir.

    Siyaset
    Paylaş Twitter Facebook LinkedIn Email WhatsApp
    Önceki İçerikABD Seçimleri
    Sonraki İçerik ABD Seçim ve Kampanya Değerlendirmesi| Gülfem Saydan Sanver & Yunus Emre Erdölen | Üsküdar Motoru #3

    Diğer İçerikler

    Yazılar

    NATO 3.0 ile Rusya Arasında: Türkiye için Çift Taraflı Kuşatma

    12 Temmuz 2026 Pınar Demircan
    Videolar

    Gençlerin Gözünden Süreç ve NATO’dan Sonra Siyaset | Aydın Selcen, H. Oğuzhan Aytaç | 2’li Görüş #96

    10 Temmuz 2026 İlkan Dalkuç
    Videolar

    İBB Davası, NATO Gözaltıları ve Deniz Göktaş | Çavuşesku’nun Termometresi #315

    7 Temmuz 2026 Ekin Keleş, Burak Bilgehan Özpek ve İlkan Dalkuç

    Yorumlar kapalı.

    İçerik
    • Yazılar
    • Podcast
    • Forum
    • Röportajlar
    • Çeviriler
    • Özetler
    • Bültenler
    • D84 INTELLIGENCE
    Konular
    • Siyaset
    • Ekonomi
    • Dünya
    • Tarih
    • Kültür Sanat
    • Spor
    • Rapor
    • Gezi
    Sosyal Medya
    • Twitter
    • Facebook
    • Instagram
    • Youtube
    • LinkedIn
    • Apple Podcast
    • Spotify Podcast
    • Whatsapp Kanalı
    Kurumsal
    • Anasayfa
    • Hakkımızda
    • İletişim
    • Yazarlar
    • D84 Yayınları
    • İçerik Sağlayıcılar
    • Yayın İlkeleri ve Yazım Kuralları
    © 2026 DAKTİLO1984
    • KVKK Politikası
    • Çerez Politikası
    • Aydınlatma Metni
    • Açık Rıza Beyanı

    Arama kelimesini girin ve Enter'a tıklayın. İptal etmek için Esc'ye tıklayın.

    Çerezler

    Sitemizde mevzuata uygun şekilde çerez kullanılmaktadır.

    Fonksiyonel Her zaman aktif
    Sitenin çalışması için ihtiyaç duyulan çerezlerdir
    Preferences
    The technical storage or access is necessary for the legitimate purpose of storing preferences that are not requested by the subscriber or user.
    İstatistik
    Daha iyi bir kullanıcı deneyimi sağlamak için kullanılan çerezlerdir The technical storage or access that is used exclusively for anonymous statistical purposes. Without a subpoena, voluntary compliance on the part of your Internet Service Provider, or additional records from a third party, information stored or retrieved for this purpose alone cannot usually be used to identify you.
    Pazarlama
    Size daha uygun içeriklerin iletilmesi için kullanılan çerezlerdir
    • Seçenekleri yönet
    • Hizmetleri yönetin
    • {vendor_count} satıcılarını yönetin
    • Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
    Seçenekler
    • {title}
    • {title}
    • {title}