İstanbul Üniversitesi Açıköğretim fakültesinde Psikoloji bölümünün açılmasına bir çok “psikolog” tarafından itiraz edildi. Ben bu itirazın gereksiz ve yersiz olduğunu düşünenlerdenim. Bu yazıda neden olduğunu açıklamaya çalışacağım.

Öncelikle psikoloji ile alakalı kavramları netleştirmek isterim ki, kavram karışıklığı olmasın ve alanın dışındaki insanlar neden bahsettiğimizi anlasın.

Psikoloji: Ruh bilimi. Ruh bilimi ile alakalı genel çatı kavramdır.

Psikiyatri: Psike/ruh ile iatros/tedavi kelimelerinden oluşur. Ruh tedavisi manasındadır. Mesleki olarak, farmakoterapi/ilaç tedavisi yöntemi, elektroşok ve benzeri fiziksel müdahaleler ile “ruh hastalıklarının” tedavisini hedefleyen tıp dalıdır. Tıp fakültesi mezunu doktor olmak şarttır.

Psikoterapi: Psikiyatri ile aynı şekilde psike ve iatros köklerinden gelir, ruh tedavisi demektir gene. Ancak, kullandığı yöntem farmakolojik vb. yöntemler değildir. Freud ve konuşma denince akılda beliren aslında budur. Onlarca farklı ekolü vardır. İç tartışmalarına girdiğinizde görürsünüz ki, çoğu birbirinin ne yöntemini ne de tanı teşhis metotlarını doğru kabul eder. Üzerinde konsensus olmayan bir yapıdır.

Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik: Psikoloji bilgisi olan kişiler tarafından verilen counseling/danışmanlık hizmetidir. “Tedavi” amaçlı değil, daha ziyade önleyici sağlık hizmeti olarak tasarlanmıştır. Eğitiminin psikoloji lisansı ile neredeyse hiçbir farkı yoktur. Hatta fazlası, eğitim ve danışmanlık dersleri alırlar. Ancak, ülkemizde okullarla sınırlı kalmıştır.

Şimdi verilen kavga, psikiyatristlerin başlattığı ve psikoloji eğitimi almış “psikologların” sürdürdüğü bir kavgadır. Kavganın özeti şudur; modern dünyanın ve şehirleşmenin dinamikleri gereği büyük bir “ruh sağlığı” pastası vardır ve kim bu pastayı nasıl bölüşecektir. Bu tartışmayı “meşrulaştırmak” için de taraflar “sağlık” ve “bilim” argümanlarını kullanmaktadır.

Psikiyatristlere göre bu konuda ilk ve son söz sahibi kişiler kendileri olmalıdır. Zira, tüm taraflar arasında anatomi bilen, insan bedeninin ve “beyninin” çalışma prensiplerine hakim kişiler kendileridir ve psikiyatrik metotlar esastır. Psikologlar ancak psikiyatri servislerinde “yardımcı” personel olarak bulunmalıdır. Zaten örgün eğitimle organize edilmiş “klinik psikoloji” sisteminin temel amacı da budur.

Ancak, psikoterapi ekolleri bu duruma karşı çıkarlar. Psikoterapistlere göre çoğu rahatsızlık fizyolojik değildir, zihne ve ruha aittir. Psikiyatristler ellerinde çekiç olduğu için her problemi çivi olarak görmektedir. Gördükleri her “sahte hastaya” “şizofreni” teşhisi koyup, hastaneye kapatan psikiyatristleri ifşa eden Rosenhan deneyi bu durumun en açık delillerindendir. Psikoterapistler, özellikle Freudyen terapistler, psikiyatrik tanı ve teşhis kriterlerine pek de itibar etmezler. Hoş, psikiyatristler de psikoterapistlere pek itibar etmez.

Fakındaysanız bahsettiğimiz meseleler tedavi ekseninde devam etmekte. Peki tartışmanın konusu olan psikoloji eğitimi dediğimiz şey nedir? Örgün psikoloji eğitimi, tüm dünyada aslında “psikoloji tarihi” bölümü olarak tanımlansa yeridir. Müfredatı bir kaç nöroloji dersi ve sosyal bilimlerin neredeyse tamamınında ortak okutulan dersler haricinde “psikoloji tarihi” dersleridir. Psikolojiye genel bir giriş yapar sadece. Bir öğrenci, bahsettiğimiz “psikoterapi” ekollerinin güncel olanlarına dair metinlerden tek bir satır dahi okumamış olarak mezun olabilir ve genellikle de böyle olur durum. Alanda hevesli öğrenciler ise angarya derslerden vakit buldukça kendini geliştirmeye çalışır.

Yani psikoloji eğitimi sadece genel bir eğitim verir, terapist yetiştirmez. Özetle, bir makine mühendisi araba tamiri hakkında ne kadar bilgi sahibi ise bir lisans mezunu psikolog da “ruh tedavisi” ile ilgili o kadar bilgi sahibidir.

Ancak, ülkemizde ihtiyaç duyulan psikolog değil, ruh tedavisi uzmanıdır. Arz ile talep arasında olan dengesizlikten dolayı, gelire göre psikoterapi ücretleri mukayese edeceğiniz Batı ülkelerinden daha fazladır. Batıya nisbeten terapistler gelir olarak toplumda daha yukarıda konumlanmaktadır. İşte kavga konusu olan bu pasta, statü ve istihdamdır.

Psikiyatristler için bu saha kendilerine ait olmalıdır. Daha doğrusu onların gözetimi altında, tabelası altında olmalıdır. Zaten yürürlükte olan “tababet” yasası gereği “tedavi” yetkisi sadece tıp doktorlarına aittir. Ama çoğu doktor, özellikle yaşlı olanlar terapi bilmez. Çoğunlukla talep ettikleri terapistlerin kendi kontrollerinde çalışmalarıdır. Bunu kendi bilimsel görüşleri için savundukları kadar maddi getirileri içinde savunurlar ancak ikincisinden pek bahsedilmez.

Psikologlar ise bir yasa talep ederek bu haklarını tamamen psikiyatrlara devretmek istemez. Ancak, lisans mezunu her psikolog bilgisinin yetersiz olduğunun farkındadır. Yıllarca psikologlar lisans diplomaları ile hastanelerde ve benzeri kurumlarda çalışmış, çalıştıkça iyi kötü bir şeyler öğrenmişlerdir. Ancak, serbest piyasada danışan/client/müşteri de bu kadar kolay parasını başkasına vermez, karşılığını almak ister. Serbest piyasaya çıkıp, terapistlik yapmak isteyen “psikologların” önce “psikoterapist” olması gerekir. Bunun için klinik psikoloji yüksek lisanslarına giderler. Ancak, klinik psikoloji yüksek lisansları da psikoloji lisanslarından hallicedir. Öğrenciler çoğunlukla eskimiş ve kitabi bilgiler ile doğru dürüst tecrübe sahibi olmadan, mentörlük almadan, kısa bir staj ile yüksek lisanslarını da tamamlarlar. Zaten aldıkları eğitim “psikiyatri” kliniğinde, yardımcı sağlık personeli yetiştirmeye yöneliktir.

Peki Nişantaşı’nda, Bağdat Caddesi’nde kliniği kimler açar? Klinik açıp, piyasada tutunabilmek için 6 senelik eğitimin haricinde onbinlerce lira para harcanması, çeşitli kurslara ve eğitimlere gidilmesi, seminerler ve konferanslarla “psikoterapi” öğrenilmesi gereklidir. Mümkünse yurt dışında bu psikoterapi eğitimlerine katılmak cv’yi parlatmanın yanında Nişantaşı’nda klinik açmanın temel gereksinimidir.

İşte kıyametin koptuğu yer de burasıdır. Çünkü bu psikoterapi eğitimlerinin bazılarına diş hekimi, jinekolog, halk sağlığı uzmanı, hemşire ve bazen uzak mesleklerden insanlar da katılabilir. Sertifika sahibi olur ve kendini bazen psikologlardan daha yetkin görürler ve hatta bazen aldığı eğitimler ve yaşam tecrübeleri sayesinde psikologlardan daha yetkin de olurlar. Psikologların “sahte psikolog” diye damgaladıkları kişilerin önemli bir kısmını bu grup oluşturur. Özellikle psikologların tutundukları tek dal ellerindeki diplomaları kalır ki, burada ve bu sebeple şiddetle onu savunmakta ve zaten değirsizleşen diplomanın açıköğretim ile daha da değersizleşmesinden korkmaktadırlar.

Burada her iki tarafında haklı olduğu yönler var. Öncelikle psikologların itirazına bakalım. Gerçekten de nasıl tek çiçekle bahar gelmezse, tek eğitimle de terapist olunmaz. Ancak, insanlar bazen buna cüret edebilir. Bu eğitimlerin ve terapist ünvanının organize edilmesi gereklidir. Peki bunu kim, nasıl yapmalı? Burada da “alan dışı” kişilerin itirazlarının haklılığı ortaya çıkmakta. Çünkü bu eğitimlere katılan diğer alanlardan meraklı kişiler ile psikoloji mezunları arasında pek de bilgi farkı yok. Hatta bir cinsel terapi eğitiminde jinekolog veya hemşire, psikologdan daha fazla bilgiye sahip olabilir veya felsefe mezunu birisi katıldıkları “psikoterapi” eğitimindeki kavramlara psikoloji mezunundan daha fazla hakim olabilir. Söylediğim gibi onlarca farklı ekolün olduğu bir saha burası.

Peki dünyada bu iş nasıl? Amerika ve Anglosakson dünyaya bakarsak, bu sektör daha sıkı denetlenmektedir ancak, tamamen devlet tarafından değil. Türkiye’de psikologların madrabazlık diye lanse ettikleri; kuantum terapi, nlp, nefes terapisi ve benzeri bir çok yöntem kendilerine psikoterapi demeden serbestçe arz edilebilir. Bu konuda devletin tek tahdidi psikoterapi denmesinden öteye gitmez.

Psikoterapi yapma ehliyetinin tanzimi ise üniversitelerin yanı sıra bağımsız enstitülere de devredilmiş durumdadır. Bu enstitülerin her birinin ayrı kuralları bulunur, kimlerin katılabileceklerini enstitüler bağımsız olarak belirler. Kimi sadece üniversite mezunu isterken, kimisi lise mezunu da kabul edebilir. İçlerinde bu enstitülere kabul için psikoloji lisansı talep eden nadiren de olsa muhtemelen vardır ve fakat, herhangi bir lisans diploması genelde yeterlidir. Mesela son katıldığım eğitimi veren ve dünyaca ünlü, saygın teorisyenlerden bir olan Leslie Greenberg “makine mühendisliği” lisansına sahip. Fakat, Toronto York Üniversitesinde psikoloji profesörü ve ayrıca kendi kurduğu bir enstitünün de başkanı.

Çoğu enstitünün ortak yapısı şudur; belirli bir saat eğitim ve kişisel terapinin akabinde önce süpervizör kontrolünde “junior” terapist ünvanı ve daha sonra “senior” terapist ünvanı verilir. Anglosakson dünyada psikoterapistler de ekseriyetle bu metodla yetiştirilir.

İşte Türkiye’de asıl eksik olan bu tarz kurumsallaşmış enstitülerin noksanlığıdır. Her önüne gelenin terapi yapabilmesidir. Diplomadan bahsetmiyorum, gerçekten ihtiyaç duyulan vasıfların eksikliğidir önemli olan. İngiltere’de Gestalt Üniversitesi’nin öğrenci seçme kriterini söyleyeyim; başvuran kursiyer adaylarına, ilk mülakatta, “kendinde veya ailende neyi tedavi etmek için geldin” diye sorulurdu. Cevap veremeyenler iç görüsü olmadığı sebebiyle ellerinde hangi diploma olursa olsun reddedilirdi. İşte ihtiyaç duyulan buna benzer bir eleme sürecidir. Bu tip bir eleme devlet eliyle yürütülemez.

Bu problemin sebeplerinden birisi YÖK ve eğitim özerkliğinin bulunmaması olduğu gibi bir diğeri de lobicilik faaliyeti yürüten meslek odalarıdır.

Ben faal olarak psikoterapistlik yapmayan bir psikolog olarak, insanlara danışan yönlendirmekte bu sebeple zorlanmaktayım. Çünkü biliyorum ki, piyasada çalışan çoğu “psikoterapist”, olması gerektiği gibi kişisel terapiden geçmedi, süpervizyon almadı, öğrendiklerini çoğunlukla el yordamı ile öğrendi ve kendini gerçekten denetleyen herhangi bir kuruma bağlı değil. Çoğu “psikiyatrist” ise zaten terapiden bihaber.

Halk sağlığı ve bilim diye tartışılan meselenin iç yüzü budur. Bu yapı ile ne halk sağlığı tesis edilir ne de bilim yapılır. Açıköğretim lisans meselesi konunun kenarında dahi değil, sadece küçük bir rant kavgasıdır. Özellikle yeni açılan üniversitelerden mezun psikoloji öğrencilerinin umutları ile çok oynandığı için de bu kadar büyüdü. 4-5 hoca ile yılda 300 küsür lisans ve yüksek lisans mezunu veren bu üniversiteler ve düzen asıl problemdir. Bu kavgayı yürütenlerin asıl kızması gereken, kendilerinin 4 veya 6 yılını çalan, onbinlerce lira parasını alıp karşılığında bir diplomadan çok da fazlasını vermeyen tabela üniversitelerdir. Bu, ciheti ile taksi plakası kavgasına benzemektedir. Asıl rantı tehdit edilen tabela üniversiteleridir ve fakat, bu kurumların sözcülüğünü yapanlar aslında bu sistemin aynı zamanda mağdurlarıdır.

Pandemi sonrasında iyice belirginleşen haliyle fark ettik ki, örgün eğitim aslında zannettiğimiz kadar tek yol değil ve dünya bu dönüşüme uyum sağlamak zorunda. Bilgi artık ulaşılmaz değil, üniversite ve örgün eğitimin tekelinde değil. İnsanların bir eğitim alıp yalnızca o alanda istihdam beklemesi artık çok da anlamlı değil. Ayn Rand’ın unutulmaz eseri The Fountainhead’i ve romana ilham kaynağı olan Frank Lloyd Wright’ı tekrar hatırlatmak isterim. İnsanın ve yaratıcılığının önünde böyle bürokratik ketler vurulmamalı. Elbette bir nizam, düzen olması iyidir ancak, üniversitede bürokrasi fetişi bizi Jesuitler ve engizisyon mahkemelerinden ötesine götüremez.

Psikoloji camiasındaki tartışmanın derinleşmesi ve gerçek meseleye yönlenmesini isterim. Umarım bu tartışma diğer meslek gruplarına ve odalarına da yayılır, zira endüstri sonrası toplumun gereksinimi budur. Ümit ederim ki, ülkece bu dönüşümü ıskalamayız.

Fotoğraf: Nik Shuliahin