Siyaset bilimi literatürü içerisinde olup da bugün sahip olduğu anlam itibariyle siyaset bilimini aşan bir kavram varsa bu şüphesiz demokrasidir. Yüzyıllardır düşünürlerin ilgi odağında olan ve çok geniş bir yelpaze içerisinde tartışılan demokrasi bugün artık çok kapsamlı bir kavram niteliğindedir. İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori demokrasinin giderek çok kapsamlı bir kavrama dönüşmesinin sosyal bilimciler için başlangıçta bolluk olarak addedilebileceğini ancak bu durumun daha sonra bir kavram kargaşasını getireceğini vurgular.[efn_note]Giovanni Sartori, Demokrasi Teorisine Dönüş, (Çev: Tunçer Karamustafaoğlu, Mehmet Turhan), Sentez Yayıncılık, İstanbul 2014, s. 18[/efn_note] Günümüzde demokrasinin daha iyi nasıl uygulanacağı ve ideal demokrasiye nasıl ulaşılacağı gibi sorular Sartori’nin dediği gibi bir kavram kargaşasına yol açmış ve farklı demokrasi kuramlarının öne sürülmesine sebep olmuştur. Demokrasiye dair bu türden uzlaşmazlıklar olsa da demokrasinin iyi olduğu noktasında mutabakat vardır. Demokrasi artık deontolojik kabullere dayanan tarihsel bir fenomendir ve idealleştirilmiştir. Demokrasi ile iyi arasındaki rabıta müzakere kapsamı dışındadır ve aksiyoma dönüşmüştür. Öyle ki,  ABD’nin Saddam Hüseyin Irak’ına demokrasi götürmek için savaş açması meşru bir savaş sebebi olarak dünyaya pazarlanmıştır. Demokrat olmak siyasî hayatın en makbul ve vazgeçilmez unsurudur. Demokrasiye muhalif pozisyon almak evrensel ahlak kurallarına mugayir bir fiil kabilinden değerlendirilmektedir. Bu nedenle bütün siyasî rejimler, hatta demokrasi karşıtı olanlar bile demokrasiye uygunluk iddiasındadır. Nitekim Kemalizmin teorisyenleri arasında gösterilen Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali isimli eserinde demokrasilerin tek eksiğinin otoriterlik olduğunu ve Kemalizmin otoriter bir demokrasi olması sebebiyle demokrasinin bu açığını kapattığını söyler. Yani, Bozkurt’a göre Kemalizm gerçek bir demokrasidir.[efn_note]Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali, Kaynak Yayınları, İstanbul 2014, s. 99[/efn_note] Son yıllardaki tüm otoriter eğilimlerine rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Türkiye’nin en demokrat ülkelerden biri olduğunu iddia etmesi de aynı demokratlık refleksinin bir tezahürüdür.

Demokrasi a priorik olarak iyi kabul edildiğinde, demokrasinin en önemli kurumlarından olan siyasal partilerin parti içi demokrasiye sahip olması söz konusu iyiye ulaşma açısından yaşamsal önemi haiz bir faktördür. Parti içi demokrasi kavramı, basitçe partinin iç işlerinde demokratik prensiplerin hâkim kılınması şeklinde tanımlanabilir. Suavi Tuncay parti içi demokrasiyi, “siyasî partilerin örgüt içi düzenlerinin demokrasi esaslarına uygun, hukukî düzenlemelerle sınırlarının çizilerek, partilerdeki oligarşik eğilimlerin ve baskıların ortadan kaldırılması; demokratik örgüt yapısının kurularak lider, teşkilat, organlar ve adayların demokratik yöntemlerle belirlenmesi ve karar mekanizmasının tabandan tepeye oluşturulması süreci” olarak tanımlamaktadır.[efn_note]Suavi Tuncay, Parti İçi Demokrasi ve Türkiye, Gündoğan Yayınları, Ankara 1996, s. 52[/efn_note] Tuncay’a göre parti içi demokrasi olgusu, demokrasinin yaşaması için oksijendir ve bu oksijen ne kadar bol olursa demokrasi o kadar sağlıklı olacaktır.  Bu noktada parti içi demokrasi kavramının bir siyasî partinin içişlerini ilgilendiren bir husus olmadığının altını çizmekte fayda var. Çünkü siyasal partiler, demokrasinin işleyişine ivme kazandıran, bireylerin siyasal süreçlere katılımında en başat rolü üstlenen kurumlardır. Eğer demokrasiler Popper’ın söylediği gibi iktidarın kansız değişmesi yolunun açık olduğu ve yanlış bulduğumuzu değiştirmenin mümkün olduğu rejimler ise, hem iktidarı kansız olarak değiştirmenin hem de toplumda var olan değişim beklentisinin meşru aracı siyasal partilerdir. İşte bu yüzden parti içi demokrasi partilerin inisiyatifine bırakılacak bir konu değildir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın siyasî partilerin uyacakları esaslar başlıklı 69. maddesinin birinci fırkası “siyasî partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir” hükmünü getirmiştir. Aynı şekilde Siyasî Partiler Kanunu’nun “parti içi çalışmaların demokrasi esaslarına uygun olma zorunluluğu” başlığını taşıyan 93. maddesi “siyasî partilerin parti içi çalışmaları, parti yönetimi, denetimi; parti organları için yapılacak seçimler ile parti genel başkanlığınca, genel merkez organlarınca ve parti gruplarınca alınan kararları ve yapılan eylem ve işlemleri parti tüzüğüne, parti üyeleri arasındaki eşitlik ilkesine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz.” demektedir.

Bu hükümlerden ve literatürdeki tanımlardan hareketle parti içi demokrasi, partinin farklı kademelerinde görev yapanların bulundukları makamlara seçimle gelmeleri, görevde kalma sürelerinin sınırlandırılması, yeni yapılacak seçimler ile de başka kişilerin parti içerisinde görev üstlenmelerine fırsat verilmesi ve kararların alınmasında partinin her kesiminde yer alan kişilerin katılımının sağlanmasıdır.

Parti içi demokrasi kavramına Türkiye özelinde baktığımızda siyasal partilerin parti içi demokrasi karnesinin çok parlak olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Parti liderlerinin çok uzun süre görevde kalmaları, lider egemenliğinin sürekli kılınması, olağanüstü hâller dışında lider değişimi olmaması, parti yönetimine parti içerisinden gelen eleştirilerin fitne teşebbüsleri olarak algılanması, parti üyeliği aidatının parti için bir gelir kaleminden öte muhalifleri partiden dışlamada etkili bir yöntem olarak görülmesi gibi hususlar siyasal kültürümüzde parti içi demokrasi kavramının yeterince oturmadığını gösterir. Murat Yanık, Türkiye’deki siyasal partilerin kendi içlerindeki anti-demokratik pratiklerini şu cümlelerle özetler:[efn_note]Murat Yanık, Türkiye’de Siyasi Partiler ve Demokrasi Raporu, Özgürlük Araştırmaları Derneği, Ankara 2016, s. 14[/efn_note]

“Parti içi seçimlerde sandık çalmak, üyelere duyuru göndermemek, sahte oy kullanmak yaygındır. Daha ötesi, üst parti örgütleri, seçimle gelmiş alt örgütleri görevden almaktan ve yerlerine kendi yandaşlarını atamaktan çekinmezler. Tüzük maddeleri kolayca çiğnenir ve atama ile gelen yönetimler, üyelik ve delege operasyonunu tamamlayıncaya kadar, gerektiğinde aylarca görevde tutulurlar. Önseçimlerin bütün partililerin katılacağı bir şekilde yapılması gerekirken, önseçim adı altında merkez yoklaması ile yetinilir.”

Peki, Yanık’ın çizdiği bu vahim tablonun arka planında yatan başlıca sebepler nelerdir? Siyasal partiler ile alakalı çalışmalar incelendiğinde parti içi demokrasiyi etkileyen etmenlerin genelde altı başlık incelendiği görülür. Bunlar; siyasal kültür, sosyal yapı, ekonomik yapı, lider sultası, hükümet ve seçim sistemleri ve yasal mevzuattır. Esasen bu faktörlerin hepsi birbirleriyle etkileşim içerisindedir, ancak birincil derecede önem arz edenin siyasal kültür olduğu noktasında yaygın bir kanaat bulunmaktadır.

Siyasal kültür bir siyasal sistemin üyeleri arasında siyasete dair bireysel inanç, tutum, algı ve davranışlarının toplamıdır. Ergun Özbudun siyasal kültürü, “genel kültürün, devlet yönetimi ve devletin amaçları gibi sorunları ilgilendiren kesimi” olarak tanımlamaktadır.[efn_note]Ergun Özbudun, “Türkiye’de Siyasal Kültür ve Demokrasi”, Türkiye’de Demokrasi ve Demokrasi Kültürünün Gelişimi, Türk Demokrasi Vakfı Yayınları, İzmir 1990, s. 60[/efn_note] Ali Yaşar Sarıbay da benzer şekilde; dört farklı siyasal kültür kavramlaştırmasının bulunduğunu, bunların arasında en çok kabul görenin ise Almond, Powell ve Verba’ya ait olan psikolojik veya öznel kavramlaştırma olduğunu ifade etmektedir.[efn_note]Ali Yaşar Sarıbay, Global Bir Bakışla Politik Sosyoloji, Alfa Yayınları, İstanbul 2000 s. 64[/efn_note] Buna göre siyasal kültür, bir siyasal sistemin üyeleri arasında siyasete karşı bireysel tutum ve yönelimlerin bir örüntüsü olarak tanımlanmaktadır. Bu açıdan, siyasal kültürden söz ettiğimizde, aslında bir siyasî sistemin üyelerinin bilişlerinde, duygularında ve yargılarındaki içselleştirmeye atıfta bulunuyoruz demektir.

Siyasal kültüre dair kısa bâptan sonra “Türkiye nasıl bir siyasal kültüre sahip?” diye sorduğumuzda karşımıza evrensel değerlerden uzak, merkeziyetçi, uzlaşmacı değil çatışmacı, farklılıklara ve öteki olana karşı tolerans eşiği düşük bir değerler silsilesi çıkmaktadır.  Öte yandan siyasî kültürümüze aşkın devlet mitosu egemendir. Devletin kurulması, ayakta kalması ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün devam etmesi her şeyden daha önemlidir. Yani söz konusu olan devletin bekası ise geride kalan her şey teferruat olmaya mahkûmdur. İnançlar, ideolojiler, düşünceler, sendikalar, siyasal partiler, dernekler mevcudiyetlerini muhafaza edebilmek için devletin çizdiği sınırların dışına çıkmamalıdır. Eğer komünizm gelecekse onu da bizatihi devletin getireceği söylenmiş, Batı’da devletin dışında oluşan burjuvazi Türkiye’de devlet eliyle oluşturulmaya çalışılmıştır. Laiklik ilkesi ile din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış ama yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede İslam’ın velayeti Diyanet İşleri Başkanlığı’na yani devlete verilmiştir. Kadir-i mutlak devlet mitosu zihinlerde o kadar pelteleşmiş, dillere pelesenk olmuştur ki, ülkede var olan problemlerin sebeplerini yalnızca iki kelimeyle kaht-ı ricâl’le (devlet adamı kıtlığı) açıklayan görüş, geniş bir halk yekûnu tarafından benimsenmektedir. İşte yukarıda zikredilen değerler silsilesine ve devletçi anlayışa sahip bir kültürde demokrasi modern anlamıyla tam olarak içselleştirilememektedir. Türkiye demokrasisinde sadece seçimler modern bir hüviyete sahiptir. Maalesef demokrasinin diğer unsurları hep arkaik bir düzlemde makes bulmaktadır. Böyle bir demokrasi atmosferinde de parti içi demokrasi kavramı güdükleşmekte, devlet adamına, devleti yönetmeye namzet parti liderlerine dolayısıyla onların otoritelerine saygı ön plana çıkmaktadır.

Türkiye’deki mevcut siyasal kültürün ve buna bağlı olarak şekillenen parti içi demokrasi olgusunun ilanihaye mevcut ahvaliyle devam edecek bir fizik yasası niteliğinde olmadığını vurgulamakta yarar var. Siyasal kültürün siyasî partilere ve bireylere olan izdüşümünü meşru yollarla değiştirerek şu an içinde bulunduğumuz öğrenilmiş çaresizlik hâline son verme şansı son kertede siyasî partilerin elindedir. Siyasî partilerin sadakati değil de liyakati önceleyen, tabandan tepeye doğru bir karar alma sürecini işleten, lider hegemonyasının olmadığı, parti içi demokrasi mekanizmasının etkin olduğu şeffaf bir sistemi kendi içlerinde kurabilmesi ve bu sistemin dayandığı ilkeleri seçmenlerine benimsetebilmesi yeni bir siyasal kültürün ilk adımlarını atmasına zemin hazırlayabilir. Aksi takdirde Türkiye demokrasisi yazının başında değinilen iyinin kötüsü olarak kalmaya devam edecek hatta daha da kötüleşip sekerât hâline girecektir.