Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 10 Aralık 2019’da “Gezi Parkı Davası” kapsamında tutuklu olarak yargılanan Osman Kavala’nın başvurusunda hak ihlal kararı verdi. Kararda özetle, Kavala’nın tutukluluğunun, Sözleşmenin 5 (1-3) maddesi kapsamında, atılı suçu işlediğine dair makul bir şüphe olmaması ve 5 (4) maddesi kapsamında tutukluluğa karşı yapılan başvuruların Anayasa Mahkemesince “süratli” bir şekilde incelenmemesi bakımından özgürlük ve güvenlik hakkını ihlal ettiği; ayrıca 5. madde kapsamındaki ihlallerle bağlantılı olarak tutukluluğun meşru bir gerekçeye dayanmaması, gizli bir amacı olduğu gerekçesiyle 18. maddeyi ihlal ettiği belirtildi. Bu karar Türkiye’nin Büyük Daire itirazı reddedilerek 12 Mayıs 2020 tarihinde kesinleşti.

Şüphesiz kararın en öne çıkan yanı, tutukluluğun gizli bir amacı olduğu anlamına gelen özgürlük ve güvenlik hakkının politik nedenlerle ihlal edildiğine ilişkin 18. madde vurgusuydu. AİHM daha önce Selahattin Demirtaş[i] kararında da tutukluluğun politik sebeplere dayanması nedeniyle 18. maddeyi ihlal ettiğine karar vermişti. Bu iki kararda da 18. maddenin ihlal edildiğine karar verilmesi Türkiye açısından bir ilk. Bu tespit, tutukluluğun Sözleşmede öngörülen sınırlama sebeplerini aştığı, karardaki ifadeyle Kavala ve Demirtaş’ın, “gerçekten bir suç işledikleri için değil, “başka” amaçlarla, tamamen politik sebeplerle susturulmak ve diğer insan hakları savunucularına ve siyasetçilere göz dağı vermek için[ii] tutuklandıkları anlamına geliyor.

Her iki kararda da AİHM, ihlallerin giderilmesi için Türkiye’nin bütün önlemleri alması ve tutukluların derhal serbest bırakılması gerektiğini vurguladı. Ancak Demirtaş ve Kavala serbest bırakılmadı. Çünkü, malum olduğu üzere, Anayasa Mahkemesi ve AİHM’nin kararları son yıllarda Türk yargısı nezdinde çok popüler değil. Öyle ki, Mehmet Altan ve Şahin Alpay hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararına rağmen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, AYM’nin “gerekçeli kararı kendilerine tebliğ edilmediği” gibi tuhaf bir gerekçeyle tahliye taleplerini reddetmişti.

Kavala ve Demirtaş kararları da Sözleşme’de karşılığı olmayan sebeplerle iki senedir uygulanmıyor. Gezi Davasında 18 Şubat 2020 tarihinde Kavala hakkında beraat kararı çıkmasına rağmen, cezaevi çıkışında daha önce tahliye edildiği 15 Temmuz ve siyasi ve askeri casusluk soruşturması kapsamında yeniden tutuklandı. Siyasi nedenlerle tutuklu olduğuna ilişkin AİHM kararı olmasına rağmen zorlama delillerle farklı siyasi soruşturmalarla tutukluluk ısrarla devam ettiriliyor. Elbette bu durum, ulus-üstü siyasi denetim mekanizmalarının yakın takibinde. Türkiye açık bir şekilde, yargı yetkisini kabul ettiği AİHM’nin ihlal kararını uygulamamakta diretiyor.

AİHM kararları uygulanmazsa ne olur?

Sözleşmeci devletlerin AİHM kararını uygulayıp uygulamadığı, Sözleşmenin 46(2) maddesi gereğince, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından denetleniyor. Sözleşmenin 46(4) maddesine göre, taraf devletlerden biri, AİHM’nin kesinleşmiş bir kararını uygulamayı reddederse, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi taraf devleti uyarır. Eğer bu uyarılara rağmen taraf devlet ihlal kararının gereğini yerine getirmeyi reddederse, Komite üçte iki oy çokluğu ile taraf devletin mahkeme kararını uygulamamasını AİHM’ye şikâyet eder. Bu durumda AİHM, Sözleşmeci tarafın Mahkeme kararlarını uygulamadığına ilişkin ayrı bir karar verir.

Nitekim Komite, kararın 12 Mayıs 2020 tarihinde kesinleşmesini müteakip, bugüne kadar 5 kez Türkiye’yi Kavala’nın tutukluluğunu sona erdirmesi konusunda uyardı. Bu uyarılar ısrarlı bir şekilde görmezden gelinince 14-16 Eylül 2021 tarihindeki toplantısında Komite, Türkiye’nin 30 Kasım’a kadar AİHM’nin kararlarını uygulamayıp Demirtaş’ı ve Kavala’yı serbest bırakmaması halinde “ihlal prosedürü” başlatacağına karar verdi. Yani Kavala, 30 Kasım’a kadar serbest bırakılmazsa, Komite Türkiye’nin Sözleşme’ye uymadığını karar altına alması için AİHM’ye başvuracak.

Türkiye’ye karşı, AİHM kararlarını uygulamama nedeniyle yaptırım uygulama süreci 2003 yılında “Loizidou[iii] davasında söz konusu olmuştu. 1974’teki Kıbrıs Harekâtından sonra Girne’de bulunan mülklerine el konulması ve mallarına ulaşamaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlali iddiasıyla AİHM’ye (o günkü adıyla Avrupa İnsan Hakları Divanı) başvuran binlerce Rum’un başvurusuna emsal olarak ele alınan Loizidou davasında Türkiye, 1996 yılında 500.000 ABD doları tazminat ödemeye mahkûm edilmişti. Bakanlar Komitesi’nden gelen birçok uyarıya rağmen tazminatları ödemeyen Türkiye, Konsey üyeliğinin askıya alınacağına ilişkin son ihtarın ardından 13 Kasım 2003’te gecikmiş faiziyle birlikte 900.000 ABD doları ödemek zorunda kaldı. Ödemenin AK Parti’nin “demokratikleşme ve AB üyeliği” gündemiyle iktidara gelmesinden 10 gün sonrasına denk gelmesi dikkat çekici.

İhlal prosedürü ve Ilgar Mammadov kararı

2010 yılı itibariyle uygulanması öngörülen ihlal prosedürü, AİHM’nin kararlarını uygulamamakta ısrar eden bir taraf devlet aleyhine, Bakanlar Komitesi’nin Mahkemeye başvurarak, Sözleşmeci tarafın Sözleşmeye uygun davranmadığı konusunda bir karar alması şeklinde uygulanıyor. Bu süreç bugüne kadar Konsey üyeleri arasında yalnızca Azerbaycan hakkında Ilgar Mammadov davasında[iv] uygulandı. Azerbaycan yönetimine muhalif olan bir siyasi partinin lideri olan ve kendi internet sitesinde muhalif yayınlar yapan Mammadov, “kamu düzenini bozma” gerekçesiyle 7 yıl hapse mahkûm edildi. AİHM 2014 yılında verdiği kararla, mahkûmiyetin makul şüpheye ve meşru bir gerekçeye dayanmadığına ve 18. Madde kapsamında, “gerçek bir suçu yargılamak amacıyla değil, yönetime getirilen eleştirilerin sesini kesmek ve muhaliflere gözdağı vermek[v] amacıyla verildiğine ve Mammadov’un derhal serbest bırakılması gerektiğine karar verdi. Azerbaycan Mammadov’u serbest bırakmayınca, Bakanlar Komitesi davayı incelemeye aldı ve ihlal kararının uygulanması için Azerbaycan’dan bir eylem planı göndermesini istedi. Azerbaycan, hükmedilen tazminat miktarını Mammadov’a ödeyerek kamu görevlilerinin makul şüphe ve suçsuzluk karinesi gibi ilkeler hakkında eğitileceğini içeren bir eylem planı sundu; ancak Komite bunu yetersiz bularak ihlallerin ortadan kaldırılması ve Mammadov’un derhal serbest bırakılması konusunda ısrarcı oldu. Bu ısrara rağmen Azerbaycan Mammadov’u serbest bırakmadı ve Komite, Ekim 2017 itibarıyla ihlal prosedürünü başlatarak Sözleşmenin 46 (4) maddesi uyarınca Azerbaycan hakkında AİHM’ye şikâyette bulundu. Bunun üzerine Azerbaycan Mammadov’u Ağustos 2018’de şartlı olarak tahliye etti ve Mart 2019’ta cezasında indirim yapılarak tamamen serbest kalması sağlandı; ancak Komite, 46(4) uyarınca AİHM’ye başvurudan sonra serbest bırakıldığı için başvurusunu geri çekmedi.

AİHM bu başvuru sonucunda verdiği kararda, kesinleşen bir Mahkeme kararının yerine getirilmemesinin, Sözleşme’ye taraf olurken üstlenilen hukuk devleti ilkesine saygı gösterme yükümlülüğüyle bağdaşmayacağını, Sözleşmeci tarafın iyi niyetli olmadığını gösterdiğini ve tespit edilen ihlalin bütün sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti. Bu karar üzerine Komite, Azerbaycan’ın Sözleşme hükümlerine aykırı davranması nedeniyle Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması gibi siyasi yaptırımları içeren süreci başlattı. Mammadov’un 2020 yılı Nisan ayında Azerbaycan Yüksek Mahkemesi tarafından beraatine karar verilmesi üzerine Komite, Azerbaycan dosyasını kapattı.

Dolayısıyla, Kasım sonuna kadar Kavala serbest bırakılmazsa, benzer bir süreç Türkiye için gündeme gelecek. Yukarıda Loizidou davasında tazminatların ödenmesi sürecinin, AK Parti’nin ilk kez iktidar olduğu ve AB üyeliği ve demokratikleşme rüzgârlarının estiği döneme denk geldiğini belirtmiştik. Bu dönem ise birçok çelişkiyi içinde barındırıyor. Türkiye’de şu an 2003’ün aksine yüzünü Batı’dan çevirmiş, diklenen, ayar veren ve otoriter bir AK Parti iktidarı var. Kavala ve Demirtaş davasıyla ilgili yakın zamanda gerçekleşen Büyükelçi krizi, iktidarın bu davalardaki duruşu hakkında bir ipucu da veriyor. Bunun bir kuyruğu dik tutma taktiği olup olmadığı Avrupa Konseyi’nin yaptırımları somut olarak gündeme geldiğinde daha net anlaşılacaktır.

Ayrıca Bakanlar Komitesi’nin Osman Kavala ile ilgili kararında, Türkiye’de çok gündeme gelmeyen önemli bir nokta var. Kararın sonunda, Türkiye’nin, yargı bağımsızlığı ve özellikle Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun yapısı konularında Avrupa Konseyi standartlarından ilham alarak yeni düzenlemeler yapması gerektiği vurgulanıyor. Yani Komite’nin ihlal prosedürü başlatması üzerine AİHM tarafından verilecek kararda, Türkiye’de yargı bağımsızlığının olmadığına ilişkin bir tespit de yapılabilir ki bu, AİHM önünde halen incelemeyi ve karar verilmesini bekleyen binlerce başvuru hakkında seri bir şekilde ihlal kararları verileceği anlamına gelebilir.

İnsan hakları sadece politik bir mesele midir?

Bitirmeden önce, Kavala davasıyla bağlantılı olarak bir parantez açmak istiyorum Geçtiğimiz günlerde, DEVA Partisinin kurucularından emekli bir büyükelçi, paylaştığı twitinde aynen şu ifadeleri kullandı: “KHK trajedisini yarına bırakmak yerine bugün bitirmek, sağlıklı iç ve dış politika gereğidir.” Bu twiti alıntılayarak KHK meselesinin bir insan hakları meselesi olarak ele alınması gerektiğini, iç ve dış politika meselesi olarak ele alınmasının sorunlu olduğunu belirtmem üzerine Sayın E. Büyükelçi cevaben, insan haklarının bir iç ve dış politika meselesi olduğunu belirtti.

Kavala’nın serbest bırakılması çağrısı sonrası meydana gelen Büyükelçi krizinde bazı millet ittifakı vekilleri de benzer bir yaklaşım sergileyerek Büyükelçilerin açıklamalarını içişlerine karışmak olarak yorumlamıştı. Bu konuyla bağlantılı olarak kamuoyunda, insan haklarının bir iç politika meselesi olmadığı, taraf olunan sözleşmelerle birlikte evrensel bazı ölçütlerinin olduğu ve bir ulus-üstü sorun olduğu tartışmaları yapıldı.

Evet, insan hakları politik bir sorundur; insan hakları mücadelesi çok boyutlu politik bir mücadeledir. İç hukuktaki hak ihlallerinin ulus-üstü kurumlar tarafından siyasi bir baskı aracı olarak kullanılması bunu açık bir şekilde gösterdiği gibi, siyasi faaliyetleri nedeniyle insanların hapiste olması zaten başlı başına hak mücadelesinin politik bir mücadele olduğunu gösteriyor.

Burada anlatılmak istenen, insan haklarını sistematik bir şekilde ihlal eden bir iktidara karşı mücadelenin, siyasi çıkar odaklı değil, “hak temelli” etik bir yaklaşımla mümkün olduğudur. İnsan hakları, politik çıkarlara alet edilmeksizin, salt “Anayasaya ve taraf olunan uluslararası sözleşmelere uygun evrensel güvenceleri sağlama ve ihlal kararlarını yerine getirme” yaklaşımıyla ele alınırsa, siyasi bir çıkar unsuru olmaz. Zaten ulus-üstü insan hakları sözleşmeleri siyasetin asgari ahlaki sınırlarını belirlediği için çok değerli ve önemli. İnsan haklarının, iç ve dış politikada çıkar elde etmek amacıyla ele alınması durumunda, o çıkarlara karşı devletin eline daha güçlü bir koz geçtiğinde, insan hakları, son 5 yılda yaşadığımız gibi, daha kırılgan ve gözden çıkarılabilir hale gelmektedir.  



[i] Selahattin Demirtaş v. Turkey, 14305/17, 20 Kasım 2018. Bu karar, Türkiye’nin yeniden inceleme için Büyük Daire’ye başvurması sonrasında 18 Aralık 2018 tarihinde Büyük Daire tarafından onanarak kesinleşmiştir.

[ii] Kavala v. Turkey, 28749/18, §224; Selahattin Demirtaş v. Turkey, §401.

[iii] Louzidiou v. Turkey, 15318/89, 18 Aralık 1996.

[iv] Ilgar Mammadov v. Azarbaijan, 15172/13, 22/05/2013

[v] Ilgar Mammadov v. Azarbaijan, §§ 142-143