Aşağılanan, küçümsenen, hakaret edilen, “dans edip ot çekiyorlar, başka işe yaramaz” denilen 68 kuşağının isyankar çiçek çocukları haklı çıktı. Küresel iklim bozukluğu, vahşi kapitalizm, neoliberal politikalar, tekno-ütopyacı mesiyanik düşler, doğa ile savaş, dünyanın ürettiği, tetiklediği sorunların yan semptomu Coronavirüs / covid19 küresel pandemisi tüm dünyayı esir aldı. Artık daha çok endişeli, korkak, şüpheci, anksiyetik bireyler haline geldik; dünya her sabah kaygı cehennemine uyanıyor. Bizim başımıza gelmez, dediğimiz her şey başımızda, ters yüz edilmiş biçimde bilimkurgu filmlerinin simülasyonuna dönüşmüş bir dünya var karşımızda. Matrix’in unutulmaz repliği: “Gerçeğin çölüne hoşgeldiniz!”.

Covid19’un yol açtığı küresel pandemi, ekonomi, sağlık, seyahat- dolaşım, uluslararası ticaret, eğitim gibi yaşamımızın merkezindeki pek çok alanı doğrudan etkileyerek, hatta kilitleyerek terör, proxy devlet dışı aktörlerin savaşı ve mülteci sorunlarının önüne geçti. Yapay zekâ tartışmaları dahil tüm fütüristik strateji çalışmaları rafa kaldırıldı, salgın başlıca sorun haline geldi.

Küresel pandemi, küresel ekonomi reflekslerinin doğasını şimdiden değiştirmeye başladı. Salgının başladığı Çin’in ekonomik zararı en az 1 trilyon dolar olarak tahmin ediliyor, İtalya’da Ferrari ve Fiat üretim bantlarını sağlık kitleri üretmek için değiştirdi, tüm fabrikalar temel ihtiyaçları karşılamak üzere revize ediliyor. Fransa ve Almanya’da savunma amaçlı fabrikalar, virüs için test kiti üretimine başlama kararı aldı, ABD’de savunma amaçlı yan sanayi, sağlık/salgın test kiti üretimine kaydırıldı. Daha ilginci CIA’in İtalya’dan operasyonla 100 bin sağlık kiti çaldığı, Mossad’ın adı henüz bilinmeyen birkaç ülkede kit operasyonları yaptığı iddia ediliyor.

Küresel neoliberal kapitalizmin su kaynattığının ayak sesleri birçok ülkedeki eylemlerle kendini bir süredir duyuruyordu. Fransa’da sarı yeleklilerin eylemleri, Şili’de öğrenci eylemleri, sosyal haklar ve gelir adaletsizliğine ilişkin protestolardı. Sistemin insana bireyliğini, kişilik haklarını unutturduğu ya da bunlardan vazgeçirdiği bir dünyada, kolay ve çabuk bir araştırmanın bize söylediği Küresel askeri harcamaların 1,8 trilyon dolar, ilaç harcamalarının 1,1 trilyon dolar, sağlık harcamalarının 7,9 trilyon dolar olduğu. Koruyucu sağlık hizmetlerineyse ayrılan bütçe ise yalnızca 0,2 trilyon dolar. Hali hazırda her köşesinde can alıcı problemlerle boğuşan bir dünyada salgın, revize edilmeyen sağlık sistemlerinin, tekellerin denetlediği dünya sisteminin, gelir adaletsizliğinin, gelir ve kriz yönetimi sorunlarının açığa çıkmasında neden değil sadece bir sonuç!

Bildiğimiz Dünyanın Sonu ile Amerikan Hegemonyasının Sonu kitaplarının yazarı sosyoloji profesörü ‘dünya sistemleri analisti’ Immanuel Wallerstein değerlendirmelerinde çözüme yönelik olarak öncelikle zihinsel değişimi önerir: Her birimiz kendi toplumsal hapishanelerimizi analiz ettiğimiz ölçüde, kendimizi o kısıtlamalardan özgürleştirebildiğimiz ölçüde özgürleştiririz.’’.  Bir başka kitabı Ütopistik ya da 21. Yüzyılın Tarihsel Seçimleri’nde kapitalist üretimin basit, gerçekçi, liberal dokunuşlarla revize edilmesini savunur: “Bazı düzenlemelere ihtiyacımız olmayacak mı? Düzenlemeler; sahtekarlığa karşı önlem almak, bilgi akışını güçlendirmek, aşırı ve düşük üretim konusunda uyarıcı sinyaller göndermekle sınırlı olabilir.”.

Dönüşümü Doğru Yerden Başlatmak

Bilimkurgu sinemanın dikkat çeken örneklerinden Perfect Sense filminde virüs salgınına maruz kalan bir ülke ve bir çiftin gündelik davranışları anlatılır. Salgın ilk önce insanların koku duyusunu yok eder, sonraki semptomu körlüktür. Gelen tüm felaketlere rağmen hayata aşkla tutunmaya çalışan insanların dayanışması merkezdedir. Film modern toplumların sistemin manipülasyonuyla körelttikleri insani yanlarını, sezgileri hatırlatmak için odağına ancak sevgiyle kurulabilecek bir dayanışmayı koyar.

Biz de benzer bir süreçten geçiyoruz. Küresel pandemi, gündelik sosyo psikolojik davranışlarımızı değiştirmeye, dönüştürmeye, kriz üzerinden düşünmeye bizi zorluyor. Salgın, bireysel-sosyal davranış reflekslerini yeniden üreterek ancak bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz, kitaplarında okuduğumuz sahnelerle karşı karşıya bırakmakta bizleri. Kaybedildiği hızdan, telaştan anlaşılmayan ve yerine zor geri çağrılan. Covid19 günlerinde sıkıyönetimler ilan edildi, sokaklar bomboş, sevdiklerimiz, dostlarımızla yalnızca sosyal medya ve telefonlar sayesinde iletişim kuruyor, sokakta yürürken öksüren bir insan gördüğümüzde ondan metrelerce uzağa kaçıyor, kişisel mesafe alanını yakınımızdaki insanlara, sevdiklerimize uyguluyor, marketlerin boş zamanını kolluyor, teması asgariye indiriyoruz. Papa, artık meydanlarda milyonlara değil boş, tekinsiz caddelerde dua ediyor. Yollar, çöl ıssızlığında.

Öte yandan, küresel pandemi hiç şüphesiz kısa vadede fırsatçı otokratlar için otoriter eğilimleri güçlendiren politikaları tetikleyecek, hiçbiri bu fırsatı kaçırmak istemeyecektir. Liberal özgürlük kalesi Avrupa’da şimdiden ordu sokaklara indi. Sosyal davranışlar tektipleştirilmeye, bireysel refleksler birörnekleştirici görünümlere bürünmeye başladı. Kitle psikolojisinin doğası gereği korku, endişe zamanlarında içe kapanma eğilimleri, grup davranışları artar, makul görünür. Kolektif corperatif davranışların otoriter mecazlarla yorumlanışı tam bir şark kurnazlığı. Slavoj Žižek ‘kurtuluş komünizmde’ sloganıyla sahaya ilk çıkanlardan oldu. Muhafazakar Psikiyatrist Kemal Sayar ise bizi, ‘hayatın anlamını yeniden düşünmeye’, din’e davet ediyor, salgın “fırsatçısı” Zizek ve Sayar’ın davet ettikleri yerleri tarihsel pratikleriyle deneyimledik, yaşadık, gördük, biliyoruz; teşekkürler üstü kalsın, almayalım.

Peki ne yapmalıyız ?

Sosyalpsikolojiyi, gündelik davranış pratiklerini, üretim dayanışma ilişkilerini yeniden üreten, yeni anlamlar(l)a açan kazananı belirleyecek. Benim önerim basit; bilimkurgu edebiyatın üstadlarından John Shirley  “Eski negatif tabuları yıkmalı, yeni pozitif tabular üretmeliyiz.” diyor. “Tabular davranış değişikliği oluşturmak için tasarlanmış psikolojik mekanizmalar, ‘yeni etik anlamlardır.”,  ve maddeler halinde önermelerini sıralıyor:

1. Fahiş kârlar elde etmek bir nevi hırsızlıktır, tabu olmalı.

2. Irk, biyolojik cinsiyete veya toplumsal cinsiyete dayanan ayrımcılık tabu olmalı.

3. Kötü çalışma şartları altında düşük ücretli işçiler çalıştırmak tabu olmalı.

4. Maliyetleri aşağı çekmek uğruna işçilerin sağlık riski taşıyan işler yapmasına izin vermek tabu olmalı.

5. “Çoğunluğun iyiliği” için bile olsa işkence yapmak tabu olmalı.

6. Ulusal liderlerin halkı kandırarak ülkesini savaşa sokması ve en zaruri haller dışında savaşa girmek tabu olmalı.

7. Politik nüfuzu kişisel çıkarlar için kullanmak tabu olmalı.

8. Çevre kirliği kavramı başlı başına itici, tabu olmalı.

Gelecek ve gerçek ne ütopik, düşsel önermelerde ne de distopik otoriter karamsar umutsuzlukta. Küresel eşitsizliğin, iklim bozukluğunun, neoliberal vahşi kapitalizmin ürettiği politikaların, sistem sorunlarının herkes farkında. Çözümü için basit, ama cesur kararlara ihtiyaç olduğunun da.

Shirley’in makul, uygulanabilir önerilerini düşünürken İmmanuel Wallerstein’ın uyarılarının  da fakındayız: İktidarlar basitçe imtiyazlarından vazgeçecek mi ? Tabii ki geçmeyecekler, hiçbir zaman vazgeçmezler. Bazen imtiyazlarının bir kısmını taviz olarak verirler; fakat yalnızca vazgeçilmez güçlerini elde tutmak için bir taktik olarak yaparlar bunu. İktidar sahipleri hiçbir zaman çağdaş dünyada oldukları kadar güçlü ve zengin olmadı. Ve iktidarın çemberi dışında kalanların çoğu, kuşkusuz göreli ve önemli ölçüde de mutlak olarak hiçbir zaman bu kadar yoksunluk ve yoksulluk içinde değillerdi. Dolayısıyla çağımızda kutuplaşma hiçbir zaman olmadığı kadar büyüktür. Ve bu da imtiyazlardan soylu bir şekilde vazgeçmenin son derece düşük bir ihtimal olduğunu bize anlatır.

Son söz; “Yeni  bir dil olmadan yeni  bir dünya yaratılmaz.” İngeborg Bachmann’a sevgiyle.

Bizi biz yok edebiliriz, bizi biz var edebiliriz.