Karl Ove Knausgaard’ın Kavgam serisi sadece ülkesi Norveç’te değil, çevrildiği her dilde büyük bir heyecan ve merakla karşılanıp son yılların en büyük edebiyat fenomeni haline geldi. Öyle ki, yazarı bile bundan sonra kitap yazamayacağını, zira tüm benliğini artık tükettiğini söyleyen açıklamalarda bulundu. Öncelikle belirtmek gerekir ki, serinin sunumu bir edebiyat kitabından ziyade Anglosakson pazarlama tekniklerinin seferber edildiği ambalajı son derece havalı ticari bir ürünü akla getirmekte. Buradaki ürün ise altı ciltlik bir roman dizisinden çok, yazarın bizatihi kendisi. Kitap kapaklarının seçimlerinden kolayca anlaşılacağı gibi Türkiye’de de kitaptan çok, Karl Ove Knausgaard pazarlanmakta.

Biraz düşününce bu durumda ters bir şey yok gibi görünebilir. Zira yazar kendisini ve yakın çevresini en mahrem ayrıntısına dek metninin merkezine yerleştirmiştir. Üstelik serinin başlığı -her ne kadar Anglosakson yayıncılar her kitaba ayrı bir isim verseler de- yeryüzünün en nefret edilen insanlarından biri olan Adolf Hitler’in otobiyografisiyle aynıdır. Bir noktada ikisi de hayatla giriştikleri kendi mücadelelerini anlatmaktadır ya da ortada bilinçli yaratılmış böyle bir yanılsama vardır. Kitabın Norveç gibi küçük bir ülkede yarım milyon satması, aile bireylerinin dava etmesi, yazarın evliliğine mal olması gibi bilgiler, her Knausgaard okurunun ve hatta onu okumayanların bile bildiği klasik olaylar artık. 

Peki Knausgaard’ı sadece bir pazarlama harikası olarak görmek ne kadar hakkaniyetli olur? Knausgaard 21. yüzyıl edebiyatında neyi temsil etmektedir?

Umberto Eco, yazar ile okuyucu arasında yanılsama üzerine kurulu gizli bir sözleşme olduğundan söz eder. Okuyucu belki de daha ilk cümleyle bir çeşit yanılsamanın içine girmekte, elindeki kurmaca eserin bir tür gerçek olduğuna inanmaktadır. Bu kabulle elindeki romanı ya da hikâyeyi okuyarak bir çeşit hakikat penceresi açmaktadır kendine. Knausgaard’ın etrafında oluşan tanıtım bombardımanı en baştan itibaren yazılan her şeyin gerçek olduğunu, daha önce kimsenin yazmadığı kadar dürüst bir metni elimizde tuttuğumuzu söylemektedir. Gerçeklik ve hakikatle zaten sorunu olan 21. yüzyıl bireyi için son derece iddialı ve bir o kadar da çekici bir davettir bu. Yazar anlatımı ve hikâyesini kuruş biçimiyle beş cilt boyunca bu iddiayı destekleyen bir üslup tutturmuştur. Hatta onunla yapılan çoğu röportajda çocukluk anılarını nasıl bu kadar iyi hatırladığına dair safça sorularla muhatap bile olmuştur. Bu gerçeği olduğu gibi yazma konusuna geri dönmek üzere Knausgaard’ın üslubuyla ilgili bir parantez açmak istiyorum.

Kavgam serisinin en ilginç özelliği Knausgaard’ın roman zamanı ile gerçek zaman ayrımını mümkün olduğu kadar kırmaya çalışması kanımca. Bu çaba, Kavgam serisinin bazı bölümleri için ciddi sıkıntılar doğursa ve yapıtın yer yer fazlasıyla sarkmasına neden olsa da serinin okuyucuya çekici gelen yönlerinden biri. Tatsız bir yemek, başıboş bir yürüyüş, çok da ilginç olmayan bir kavga ya da can sıkıntısından dolayı gitarıyla oynayan genç Knausgaard’ın anlatıldığı bir sahne veya bitmek tükenmek bitmeyen çocuk kaprisleri ve kavgalarıyla dolu sayfalar gerçek bir zaman akışıymış gibi uzun uzun anlatılır romanda. Özellikle serinin 6. ve son kitabında bu sahneler o kadar uzundur ki, yazarın içinde bulunduğu sıkıntıyı hissetmenin dışında kitaptan da sıkılmaya başlarız. Bu simultane zaman akışı, kitabı hayatın yerine birebir koyuş, aslında hayattan kaçmak için okuyan okura bunun imkânsızlığını da anlatmaktadır bir yönüyle. Kitabı kaldırıp atabilirsiniz, ama elinizde kalan sizin sıkıcı hayatınız olacaktır tekrar. O zaman akla hemen bir soru gelmektedir; ben kendi sıkıcı hayatıma dönmektense, neden son derece sıkıcı ve sıradan olan Knausgaard’ın hayatını okumaya devam etmeliyim? Bu soruyu sorduğumuz halde okumaya devam ediyorsak, orada yazarın bir hüneri olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Tam bu noktada, yani sıkıntının dibine battığınız sayfalarda, yazar çok iyi yaptığı, belki de kendisinin Proust ile aynı cümle içinde zikredilmesini sağlayan bir şey yapar… Knausgaard bir sahneyi anlatırken okuyucunun zihninde sahnenin canlanmasına yardımcı olacak unsurları, sahnenin kurulması sırasında anlatır. Ancak, bunu birçok romancı da yapar zaten. Ama Knausgaard’ın yaptığı esas çarpıcı şey, sahnenin ortasında temponun düştüğü anlarda fonu oluşturan unsurlara usta bir görüntü yönetmeni gibi kusursuz bir kamera kullanımıyla dikkat kesilmesi ve okuyucuya yaşattığı gerçeklik hissidir. Eğretilemeler ve benzetmelerle, ardı ardına birbirini tamamlayan cümlelerle sahne canlanmaya başlar. Tıpkı Proust gibi Knausgaard da resme duyduğu ilgiyi ve tutkuyu kelimeleri boyalar gibi kullanarak yansıtır ve bizler de tıpkı onunla bir tablonun karşısındaymış gibi hayranlıkla duygulanırız. Okuduğumuz sıkıcı birkaç sayfanın ardından, o gören gözün bir süre sonra devreye gireceğini ve bize son derece alelade bir sahnedeki, manzaradaki ya da sıradan bir yüzdeki daha önce hiç dikkat etmediğimiz bir ayrıntıyı anlatmaya başlayacağını biliriz. Hatta bu anların öyle müptelası oluruz ki, bir süre sonra sayfaları ardı ardına bunlar için çevirdiğimizi anlarız. Bu durum, pazarlama fırtınasından bağımsız olarak edebi haz açısından Knausgaardmania’nın oluşmasındaki en dikkate değer unsurdur kanımca.

Elbette bir kitabı okutan birçok unsur var. Kavgam serisinin her kitabında Knausgaard kimi zaman metnin odağıyla pek de uygun olmayan uzun denemeler de yazıyor. Özellikle 6. kitapta bu deneme bölümleri neredeyse metnin anlatıldığı bölümler kadar uzun. Bazen bu bölümlerin metinle arasındaki doğrudan ilişkiyi kurmak fazlasıyla yaratıcı bir hayal gücü istiyor. Ancak bu durum deneme bölümlerinin zevksiz olduğu anlamına gelmesin. Hitler’in oldukça uzun hayat hikâyesinden Hermann Broch Vergilius’una, Turner’ın tablolarından Zweig’ın Avusturya’sına, Jack London’dan Leonardo’nun anatomik çizimlerine, Borges’ten Don Kişot’a, Eski Ahit’teki hikâyelerden modern zamanlara, Hamlet’ten Yahudi soykırımına kadar birçok konuda Knausgaard hiç de ekonomik olmayan bir şekilde yazıyor. Öyle ki, bazen bir roman okuduğunuzu unutuyorsunuz.

Baştaki gerçeklik sorununa dönersek, 6. kitapta yazar bir kurgu eserin son noktada gerçekten hayal edilerek yazıldığını ve dünyanın birçok yerindeki okuyucuların ya da saf gazetecilerin sandığı gibi her şeyi bu kadar net hatırlamadığını, hatta bazı noktaları yanlış hatırladığını da itiraf ediyor. Kendisi için önemli olan birçok ayrıntıyı diğer aile bireylerinin farklı hatırladığını söylüyor, ama hemen ardından bunun kendi kitabı olduğunu ve istediği gibi yazabileceğini de ekliyor. Bilmem bu itiraf okuduğunu gerçek sanan saf okuyucu için büyük bir hayal kırıklığı yaratır mı?

Kavgam serisinin son kitabını da okuyunca serinin belki de şöyle özetlenebileceğini düşünmeden edemiyorsunuz: Yıllarca Hamlet ya da Moby Dick ile eş değer bir eser yaratma hayalini kurmuş bir yazar, çocuklarının altını değiştirip eşiyle kavga ederken bir Hamlet yazamayacağını anlamış ve çocuklarının altını değiştirip eşiyle kavga eden bir yazarı daha önce pek de anlatılmayan bir şekilde anlatmayı başarmıştır.