Enes Gündoğdu

Yeryüzünün bütün kara parçalarında neredeyse eş güdüm etkinleşen popülist otoriter yönetimlerin toplumlar üstündeki basıncını hafifletmek için, uzun zamandır, çeşitli kontra/protest stratejiler önce teorik zeminde tasarlanıyor, ardından uygulama alanlarında değerlendirilmeye çalışılıyor. Bu stratejik eylem planlarını kabaca iki gruba ayırmak mümkün.

Sağ popülizme karşı ilk bulaşıcı/popüler tepki, yeni statükoyu üreten sosyal dinamiklerin negatifini çıkararak mütekabiliyet esasıyla hareket edilmesi yönünde gelişti. Destekçileri tarafından gocunmadan “Sol Popülizm” ismi verilen bu yönelim, temelde “popülizmin tekniğini al, ahlakını alma” mottosu etrafında örgütlenmiştir. Kitlelerin ajitasyonuna odaklanan, ekonomik çıkarların patetik/duygusal paketler içinde sunulduğu, sol diskuru reddetmeden demiliter-parlamenter bir cephe siyasetini güdüleyen bu postmodern Leninist parti programı, normatif iç çelişkilerinin ideolojik hegemonya mücadelesi boyunca aşama kaydettikçe kendiliğinden sönümleneceğini varsayıyordu. İçeriden ve dışarıdan agresif bir muhalefetle karşılaşmasına rağmen SYRİZA’nın ve Podemos’un art arda gelen şaşırtıcı seçim başarıları, sol popülizmin gittikçe ırkçılaşan muhafazakâr milliyetçi angajman karşısında sonuç veren alternatif bir yöntem olarak “teoriden pratiğe” sıçramasını garanti altına aldı. Ancak, sağ popülizmin kronik rahatsızlığı sosyalist ikizinde de mevcuttu.

Popülizm her ne kadar parlamenter demokrasinin meşru sınırları içinde mevzi savaşı yürütürken etkili bir saldırı stratejisi olsa da uzun erimli yönetişim modellemelerinden yoksundur. Savaşı kazanmaktaki mahareti barışı kazanmakta gösteremez. Suistimal ettiği sosyal sorunların hiçbirine doğru dürüst çözümler getirecek bir iktidar programına sahip değildir. Nitekim SYRİZA da Podemos da halklarına verdikleri büyük sözlerin altında kaldılar. Sol popülizmin yarattığı hayal kırıklığına paralel olarak “geniş tabanlı ittifak siyaseti” adı altında neoliberal tekno platformlar yürürlüğe sokuldu.

Platform siyaseti basitçe merkezin yeniden inşasına indirgenemez özgül taraflarının yanı sıra, post-geleneksel forum politikalarıyla çelişen monolojik karakteriyle de öncüllerinden ayrışıyor. Genellikle iletişimsel siyasetin etik kodlarıyla çerçevelense de aslında bu akışkan teknokratçı model, etkileşimin ve sentezin yerine monologların ilişkisiz bir aradalığına dayanan eklektik bir yapıyı geçirmeyi amaçlıyor, ya da belki de zorunlu sonuç bu. Bu yazının ilgileneceği iki ana problem var: birincisi, farklı kesimleri uzlaştırma siyasetinin çatışmacı popülist paradigmadan ancak Aynı’nın despotizmine kaçarak kurtulabileceğimizi dikte eden ahlaken çelişik tutumudur. İkinci sorun ise Türkiye’de denenen ittifak siyasetinin Batı’daki emsallerinin aksine diyalojik değil monolojik olmasıdır. Muhalif gruplar/partiler kendi mahallelerinin uçlarından koparak orta yerde buluşmak yerine, oldukları yerde durarak aynı yere aynı anda ateş etmekten ibaret bir ittifak stratejisi izliyorlar. Dolayısıyla, sorunların çözümüne ilişkin ortak bir vizyon geliştirmenin çok uzağında kalıyorlar. Çünkü sorunlar ve olası çözüm yolları üzerine her konuşma/polemik denemesi, ittifakın konsolidasyonunu sarsıyor ve aktif bir diyalog-müzakere imkanı alelacele mahallenin akil insanları tarafından bastırılıyor. Adeta muhalefet cephesinde adı konulmamış bir Takrir-i Sükun kanunu (ki pratik karşılığı sessizlik yasasıdır) yürürlükte. Slogan belli: tatava yapma uzlaş. Biri etik diğeri pratik bu iki problemin Türkiye için orta ve uzun vadelerde ne gibi sorunlara yol açabileceğini açıklamaya çalışacağım.              

Siyasalın kurucu nosyonu olarak düşman imgelemi

Söylemi taşıyan bütün konseptler, sadece kolektif kimlikler değil, standart dışlama pratikleriyle çalışır. Henry Staten’in kurucu dışsal dediği bu ontolojik koşuta göre her kimlik zorunlu olarak ilişkiseldir. Bir farklılığın olumlanması herhangi bir kimliğin varlığının ön koşuludur ve kimliğin dışını kuran öteki imgelemiyle bağlantılıdır. Böylece kolektif kimlikler özelinde, Etienne Balibar’ın toplumsal dışlama kavramını ters yüz ederek, her toplumun kaçınılmaz olarak dışlama toplumu olduğu sonucuna varabiliriz. Kolektif kimlikler alanında daima “onlar”ın sınırlarının belirlenmesiyle var olabilecek bir “biz”in yaratılmasıyla uğraşırız.¹ Herhangi bir dinsel, ahlaki, ekonomik, etnik ya da başka bir farklılık, insanları dost ve düşman olmak üzere etkili biçimde ayırmayı başaracak kadar güçlüyse, doğrudan politik bir karşıtlığa dönüşeceği ve bu dönüşümün politikanın oluşumuyla özdeş olacağı fikrinin, yani bilindik şekliyle Schmittyen paradigmanın felsefi kökenleri bu noktadan daha rahat görülecektir. (Çatışmanın insaniliği/doğallığı savı epistemolojinin yanı sıra her zaman psikanalizden ödünç argümanlarla desteklenir.) Chantal Mouffe, hoşgörülü aklın eleştirisine geçmeden önce- çatışmayı mutabakatla ikame etmeyi öneren ideoloji sonrası (post politik) görüşleri disipliner dayanaklarına göre iki gruba ayırmıştır: kucaklayıcı model ve müzakereci model. Kucaklayıcı (aggregative) model, siyaseti toplumdaki farklı rakip güçler arasında kurulacak bir uzlaşma olarak görür. Bireyler kendi çıkarlarının maksimizasyonuyla güdülenen ve siyasal dünyada araçsal biçimde hareket eden rasyonel varlıklardır. Bu, piyasa fikrinin iktisattan ödünç kavramlarla siyaset alanına uygulanmasıdır. Müzakereci (deliberative) modele göre ise ahlak ve siyaset arasında bir bağlantı kurulması gerekir. Araçsal rasyonalite yerine iletişimsel rasyonaliteye başvurulmalıdır. Bu modeli savunanlar siyasal tartışmayı ahlakın uygulanacağı özgül bir alan olarak sunarlar ve siyaset alanında serbest tartışma aracılığıyla rasyonel, ahlaki bir mutabakat yaratmanın mümkün olduğuna inanırlar. Bu modelde siyaset ekonomi üzerinden değil etik ya da ahlak temelinde anlaşılır.² Kısacası çatışmayı sonlandırmak için önümüzde iki seçenek vardır: çıkarların rasyonel bir şekilde hesaplanması ya da normatif müzakere. Ulrich Beck, ideolojik çatışmalara bağımlı geleneksel siyasetin -risk toplumuna doğru- çökmekte oluşunu süpriz fenomeniyle ilişkilendirir. Günümüzde hakim olan belirsizliğin genelliği ve şüphenin merkezi önemi antagonizmaların ortaya çıkmasını engellemektedir. İnsanlar sahip olabilecekleri bir gerçeğin varlığına inanmaktan vazgeçtikleri anda başkalarının görüşlerine karşı hoşgörülü olmayı başarabilecekler ve kendi fikirlerini empoze etmektense uzlaşma sağlamaya çalışacaklardır.³ Beck’e göre, devletler ve toplumlar artık düşmanlarla değil tehlikelerle yüz yüze gelmektedir. Dikkatli bakıldığında, bütün bu revizyon taleplerinin altında çatışmanın daha düşük bir debide olsa bile akmaya devam ettiği görülecektir. Eski siyasete karşı yeni siyaset, ideologlara karşı teknokratlar, gelenekselcilere karşı yenilikçiler, ihtiyarlara karşı gençler gibi sahte cepheleşmelerle çatışma başka düzlemlerde yeniden üretilmektedir. Bugün, özellikle Türkiye’deki, ve tabii başka ülkelerdeki, kuşak fetişizmini (her seçimden sonra ortalığa saçılan demografik göstergelerle beraber) bir de buradan okumak gerekiyor.

Saint Schmitt: azizler ve şeytanlar retoriğinin sakıncaları üzerine

Neoliberal rasyonalizm insanların salt akılsal varlıklar olmadığı ve davranışlarını çoğu zaman irrasyonel duygulanımların yönlendirdiği gerçeğini yadsır. Popülist propagandanın kitleler üzerindeki etkisini anlamaya yönelik akademik çalışmaların gittikçe daha fazla “duygular sosyolojisine doğru” ilerliyor olmasının bir açıklaması da bu olabilir. Kitlelerin mobilize edilmesi için siyasallaştırılmaları gerekmektedir, fakat siyasallaşma insanların karşı kamplarla özdeşleşebilmelerine ve dolayısıyla duyguların demokratik sürecin çeşitliliği içinde harekete geçmelerine olanak sağlayan çatışmalı bir dünya temsili üretilmeden var olamaz. Siyasal söylem insanlara politikalar sunmanın yanı sıra onlara deneyimlediklerini kavrayabilmelerine yardımcı olan ve gelecek vaat eden kimlikler de sunmalıdır.⁴ Bu duygu siyaseti çoğu zaman liberaller tarafından halkın manipüle edilmesi olarak teşhir edilir.⁵ Ancak antipopülist liberal ittifak aslında olumsuzlar gibi göründüğü kutuplaştırıcı dili de duygu sömürüsünü de başka bir düzlemde, ahlak düzleminde sürdürmektedir. Geleneksel politik/ideolojik kalıpları kullanmadan siyasal alan ahlakçı bir dizgeyle iyi-demokratlar ve kötü-otoriterler olarak iki kampa ayrılmıştır. Duyguların “aşırı sağ”a karşı mobilize edilmesiyle insanlar basitçe “şer güçler”in kınanmasına katılarak kendilerini iyi ve erdemli hissedecekleri bir katarsis anında rahatlama ve duygusal tatmin imkanı bulurlar. Elbette bu, duyguların mobilizasyonu olarak değil, evrensel değerleri savunmak isteyen ahlaklı insanların rasyonel tepkisi olarak sunulur.⁶ Bu şekilde duygu sömürüsü neoliberal rasyonalist perspektifle uyumlu hale getirilir. Antifaşist/popülist söylemin kurulması için kültürel (seküler veya dindar), etnosembolist (milliyetçi veya kozmopolitan) ve ekonomik (komünist veya piyasacı) itirazlar ahlak zabıtaları tarafından susturulur. Siyasi dili ahlakileştirmenin sakıncalarından ayrıca bahsetmeyeceğim. Dileyenler Google’a 11 Eylül ve kötülük ekseni yazıp aratabilirler. Bu konuda halihazırda ciddi bir literatür var zaten. Hem illiberal popülistler hem de antipopülist liberaller meşru siyaset alanını ağır ceza mahkemesine çevirme konusunda mutabık görünüyorlar. Siyasetçilerin rakipleri hakkındaki ithamlarını ciddiye alırsak, toplumun faşistlerden ve teröristlerden müteşekkil olduğuna inanırız. Belki eleştirimde abartıya kaçtığım düşünülebilir. Böyle düşünenlere karşı, iktidarın siyaseti bir counter-terör harekatına çevirmesinden önce, muhalefetin en başta gelen seçim vaatleri arasında AKP yöneticilerini uluslararası savaş suçları mahkemesinde (Lahey) yargılatmak olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır. HDP’nin ve onunla ilişkili olarak CHP’nin iktidar tarafından şeytanlaştırılması ile Almanya’nın Thüringen eyaletindeki seçim “skandalı”nın gösterdikleri arasındaki benzerliği göz ardı edemeyiz. Türkiye’de iktidar bloğu muhalefeti yerel seçimlerdeki başarısını “terörist” HDP desteğine borçlu olduğu için kınarken (üstelik bu görece etkisiz bir kınamadır), Almanya’da ise liberal demokratlar merkez sağın başbakan adayını eyalet seçimlerini “faşist” AfD desteğiyle kazandığı için istifaya zorlayabildi. Ya da son Cumhurbaşkanlığı seçimlerini anımsayalım; milyonlarca insan nasıl oldu da seçim gecesi iktidarın seçimi gasp etmek için muhalif adayın karısını kaçırabileceğine inanabildi. Burada iktidar partisinin otoriter politikaları kadar muhalefetin ahlakçı gramerinin; azizler ve şeytanlar retoriğinin de etkili olduğu açık. Her ne kadar son dönemde muhalefet dilini yumuşatmış olsa da, devam eden otoriteryanizme karşı demokrasi ittifakı söyleminin taşıdığı yoğun ahlaki yük politik rekabeti mutlak düşmanlığa dönüştürme potansiyeline sahip. Böyle bir ortamda siyaseti olağan demokratik sınırları içinde tutabilmek oldukça zorlaşıyor.

Meclis bombalandıktan sonra: savaş makinesi ve takrir-i sükun siyaseti üzerine

15 Temmuz’da Meclis’in kendi savaş uçakları tarafından bombalanması hem sembolik hem de ampirik bir yeniliğe işaret eder. Mouffe, parlamenter kurumların yok edilmesi veya güçsüzleştirilmesi durumunda agonistik-rekabetçi bir cepheleşme imkanının yok olacağını ve düşmanca-antagonistik bir biz-onlar ilişkisi oluşacağını saptamıştı. Almanya’da parlamenter demokrasi çökünce Yahudilerin nasıl çarçabuk insanlık kategorisinden sürülebildiği bu duruma çarpıcı bir örnek teşkil eder. Parlamenter kurumlar insan toplumunda her daim var olan ve düşmanlığa yol açabilecek libidinal-duygusal güçleri etkisiz hale getirmeye agonistik-rekabetçi bir biçimde katkı sağlayabilir.⁷ Gerçekten de başkanlık sistemine geçişle birlikte insanların somut seçenekler-projeler arasında tercih yapma hakları ellerinden alınmış oldu. Bu, ortodoks Schmittçilikle uyumlu bir durumdur. Çünkü siyasetin dost-düşman ayrımı ekseninde kurulması ulusal birliği yok eder. Haliyle “iç siyaset” tabiri bir oksimoron konumuna indirgenmiş olur. Siyasal kavramı sadece devletler arası ilişkileri tanımlarken içerdeki makbul yönetim modeli Schmitt’in en demokratik (halkçı, popülist) yönetim dediği siyaset üstü/ metapolitik “Diktatörlük”tür. Bu anlamda diktatörlüğün liberal eleştirisi de en az diktatörlük kadar anti parlamentarist özelliktedir. Nitekim Millet ittifakının kurulabilmesi ancak parlamentonun ilga edilmesinden sonra mümkün olmuştur.

15 Temmuz sonrası süreçte fiilen bir savaş makinesi inşa edildi ve resmi olarak 16 Nisan referandumuyla devletin yerine geçirildi. Deleuze ve Guattari’nin gösterdikleri gibi savaş makineleri kesinlikle devlete indirgenemez yapılardır. Bir savaş makinesi dengeye karşı öfke, ağırlığa karşı çabukluk, kamusal şeffaflığa karşı karizmatik bir gizem, egemenliğe karşı kuvvet, aygıta karşı bir makina değerini taşır. Mafyalaşma tabiri burada önem kazanır, çünkü savaş makinesi tüm devlet aygıtından biçimsel açıdan farklı olarak çetelerin başkalaşmış konsantre bir üst modelidir.⁸ Mafya çetelerini devletlerden ve yakın akrabaları olan terör örgütlerinden ayıran depolitik doğalarıdır. Mafyalar bireysel çıkarların örgütlediği duygusal birliklerdir. Savaş makinesi ve mafyokrasi kavramları bir süredir Türk siyasetini şekillendiren sessizlik yasasını ve takrir-i sükun siyasetini anlayabilmemize yardımcı olacak önemli semptomlar. Parlamenter demokrasinin çöküşü, siyasi ikballeri bireysel duyguların mobilizasyonuna bağlı olan popülistlerin ve gelecek vizyonları bireysel çıkarların uzlaştırılmasından ibaret kalan liberallerin birlikte istifade ettikleri post politik bir sürekli savaş hali yarattı. Egemen-İktidar da onun otoriter politikalarına karşı ayaklanan Asi-Muhalefet de siyasetin özünü oluşturan ideolojik tartışmaları ve normatif eleştirileri -savaş koşullarını bahane edip- “şimdi zamanı değil” diyerek geçiştiriyor. Belki muhalefetin ahlakçı pozisyonu “savaş” karşıtlığıyla, uzun erimli meseleleri tartışmayı “zafer günü” ertesine bırakması da yine aynı bağlamda “direniş”in selameti düşünülerek meşrulaştırılabilir. Güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş vaadinde birleşilmesini ilerisi için -şimdilik- yeterli bir iyi niyet göstergesi olarak görmek mümkün. Fakat içinde bulunduğumuz sınırsız savaş hali parlamentonun ilgasıyla ilişkili olsa da savaşın nedenleri her savaşta olduğu gibi savaşın dışında aranmalıdır. Kabul etmeliyiz ki yüzleşmemiz gereken sorunların hiçbirinin kaynağı başkanlık sistemi değil. Parlamenter sisteme dönüş; ekonomik krizden nasıl çıkılacağına, sürdürülebilir kalkınmanın planlanmasına, kapsamlı bir eğitim reformuna, mültecilerin entegrasyonuna veya dışlanmasına, gelir eşitsizliğinin ya da Kürt sorununun çözümüne dair hiçbir şey söylemiyor. Demokrasi ve diyalog vaadi kendinden menkul bir söylem üstünlüğünü garanti edecek püriten angajmanlar olarak görülemez. Demokrasi basitçe ondan bahsettiğiniz anlarda değil, kamusal problemler üzerine derinlikli ve komplekssiz bir şekilde konuştuğunuz zaman ortaya çıkar. Siyasetin demokratik merkezini inşa etmek ancak aktif bir diyalog mekanizmasının kurulumuyla mümkün olabilir. Türkiye’deki anti-popülist ittifakın geneline bakarsak, diyalojik ve progresif bir etkileşimin varlığından çok, monologların ilişkisiz bir aradalığına dayanan ve geleneksel ideolojik retoriklerin büyük ölçüde korunduğu, sonuç odaklı bir suikast/ doğrudan eylem (action directe) birliğinden söz edebiliriz: hem aşırı pragmatik hem aşırı normatif. HDP’nin kendine ait bir monologu var, İYİ Parti’nin de öyle. İki partinin monologlarının “yüce” nesnesi ortak, ancak temel önermeleri birbirine kökten karşıt. Demokrasiyi koşullarken başvurdukları sosyal göstergeler liberallerin iyimser dileklerinin aksine ultra ultra politik duygularla çekimliler. Andımızı geri getirecek kadar tavizsiz-totaliter bir Türkçülük ile bölgesel özerklik vaadinde bulunacak kadar ileri-maksimalist bir Kürtçülük sorunsuzca, birbirlerini kesmeden -sanki paralel evrenlerde gibi- hareket edebiliyorlar. Bu “herşey-olma-hali” CHP’nin ekonomiye dair öneri ve itirazlarında rahatlıkla göze çarpıyor. Bir liberal demokrat gibi yabancı yatırımcıları çekecek siyasi koşulların yaratılmasından söz ederken, bir ulusalcı gibi kamu şirketlerinin özelleştirilmelerini eleştirmeye devam edebiliyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Suriye tezkeresiyle ilgili söylediği “İçimiz kan ağlayarak evet diyoruz” sözü muhalefetin yok-ideoloji ile çok-ideoloji arasına sıkışmışlığını resmeden tarihi bir gaf bence. Toplumsal kutuplaşmanın yalnız farklı ideolojik kesimlerden insanların birbirlerine doğru adım atmalarıyla veya karşıt siyasetlerin ve düşüncelerin sentezlenmesiyle aşılacağını vaz eden liberal dostlarımızı anlayabiliyorum. Burada gözetilmesi gereken gerçek şu: sentez eklektik değildir. Sentez, farklı renklerin karıştırılmasıyla yeni bir renk elde edilmesidir; eklektik ise bir rengin farklı tonlarının yan yana getirilmesidir. Batı Avrupa siyasetinde sıkça karşılaştığımız koalisyonlar eklektik bir yapıdadır mesela. Koalisyonların bileşenleri arasındaki ideolojik makas genelde oldukça dardır. Yeşiller hareketi ile AfD ya da Ulusal Cephe ayarında bir partinin koalisyon ortağı olduğunu duymayız. İdeolojik bir başlık olarak “sosyal demokrasi” ise sosyalist ve liberal kökenlerine rağmen iç tutarlılığı sağlam, organik bir bütün teşkil ettiği için sentez oluşumlara örnek gösterilebilir. Kimya diliyle konuşursak; sentez bir çözeltidir, eklektik heterojen bir karışımdır. Yüksek voltajlı toplumlarda eklektikçi siyasetin sürdürülebilir bir yönetim mantığı üretmesi zordur.

Bu haliyle, Gramsci’nin kavramlarıyla söyleyelim, muhalefetin gücü ancak çok sesli bir seçim ittifakı oluşturmaya yeterken; iktidar organik, bütüncül ve yoğun bir Türk-İslam sentezi politikası etrafında iktidar bloğunu örgütleyebiliyor. (Türkiye’nin sorunlarının sadece devrimci bir programla çözülebileceğini savunanlar iktidar bloğunu muhalefete doğru genişleterek yeni bir tarihsel blok -Türkiye ittifakı/Milli hükümet- oluşturmayı teklif etmişlerdi.) Muhalefetin geniş tabanlı seçim ittifakı yerel seçimlerde başarılı olmuş olabilir. Fakat bu en nihayetinde bir yerel seçimdi. Dolayısıyla iktidarın ultra politik, abartılı bekâ stratejisinin muhalefetin sakin ve kucaklayıcı apolitik teknokrat söylemi karşısında geri tepmesi anlaşılabilir. Belediye yönetimi görece tarafsız uzmanlara bırakabilecek basitliktedir. Bir ulusun idaresi ise hem ekonomik açıdan hem de siyaseten teknik müdahalelerle kotarılamayacak kadar karmaşık ve dinamik bir süreci imler. Türkiye’nin önündeki sorunların sebepleri son derece siyasidir, çözümü de öyle olacaktır. Erdoğan sonrasında işlerin şimdikinden daha çok kaotikleşmesini istemiyorsak toplumun bütün kesimlerine -umutsuzca- aynı çağrıyı yapmalıyız: diyalog, hemen! Öte taraftan, tam şu anda, diyalogun ve sentezin siyasetin olağan akışına ters düşen bir sterilizasyon süreciyle işlediğini hatırlamamız gerekir. Steril hem temiz hem de kısır anlamına gelir. Diyalogçu akıl ironik biçimde zihinsel bir etnik temizlik harekatıyla iş görür. Levinas’ın “Aynı’nın despotizmi” ismini verdiği bu felsefi hegemonya toplumsal huzuru aykırı sesleri bastırarak sağlar. Ve sonunda halkına muzaffer bir general soğukkanlılığı ile radikallerin yok edildiğini müjdeler. Buraya kadar “geniş katılımlı” bir diyalogun siyaseten imkansızlığını açıklamaya çalıştım. Son olarak olası bir diyalogun sonucunda varılacak “geniş tabanlı” mutabakatın sakıncaları üzerine, yani liberal “pirus zaferi” üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. 

Aynı’nın despotizmi yahut Grup Pornosu  

Liberal entelektüellerin tartışmacı siyaset üzerine söyledikleri olumlayıcı sözlerin içeriği, Husserl’den Heidegger’e, Freud’dan Habermas’a süregiden öznelerarasılık probleminin toplumsalı kesen yan etkilerinden bağımsız değildir. İkinci Dünya Savaşı’nın dehşetengiz sonuçları ve faşizm deneyimi, klasik pozitivist modernleşmenin özneden özneye giden yollardaki pürüzleri düzelten/ temizleyen “dinibütün” arındırıcılığına karşı toplumlar arasındaki barışın güvencesi olacak bir farklılıklar etiğinin oluşturulması ihtiyacını gündeme getirmiştir. Ailesini soykırımda yitirmiş bir Yahudi olan Emmanuel Levinas, savaş halinin kaçınılmaz olarak ahlakı askıya aldığını fark etmişti. Savaş, modernleşmenin ve aydınlanmacı felsefenin bütünlüğü yakalamayı, tüm farkları tek bir kökensel ve kapsayıcı (kucaklayıcı, geniş tabanlı?) gerçekliğe- aynıya indirgemeyi arzulayan tavrının politik tezahürüdür.⁹ Bu yüzden, Levinas’a göre, Aynı’nın despotizminden yola çıkarak ötekine dair sahici bir düşünceye ve dolayısıyla ötekiyle ilişkili bir etiğe ulaşmak imkansızdır. Ötekiyi yok etmek yerine tanıma önerisi ilk bakışta makul ve insancıl gelebilir. Siyasal mantığı ilerletince başkalık/ötekilik deneyiminin aslında bir mesafe deneyimi olduğunu anlarız. Mesafeyi askeri ya da rızaya dayalı olarak kat ettiğimiz her teşebbüs farklılıkların yitirilmesiyle sonuçlanır. Badiou liberal hoşgörünün içerdiği ikircikli tavra dikkat çeker: “farklılıklara saygı” ve insan hakları etiği bir kimliği/aynılığı tanımlamaktadır. Meşhur öteki ancak “iyi” bir öteki olursa kabul edilebilirdir.¹⁰ Bu aslında şu demektir; farklılıklarını bastırmayı ve entegre olmayı kabul ettiğin takdirde hoşgörüleceksin, aksi halde fundamentalist bir arıza olarak dışlanacaksın! Her anlaşma gibi liberal mutabakatın da belli şartları vardır çünkü: müslüman olabilirsin elbette; ancak parlamenter-demokratik, serbest piyasa ekonomisi yanlısı, evrensel değerler, laiklik, feminizm ve LGBT taraftarı olman koşuluyla. İstersen kendini milliyetçi olarak da tanımlayabilirsin; fakat azınlık haklarına, küreselleşmeye, göçmenlere ve sınırların kaldırılmasına, AB üyeliğine, ayrılıkçı silahlı örgütlerle sürdürülen barış görüşmelerine muhalif olmaman şartıyla. Bu aşamada “fetihçi bir uygarlığın şu nihai buyruğu” çınlar: “benim gibi ol ki farklılığına saygı duyayım!”¹¹ Çoğulcu ve demokratik bir toplumsal mutabakatın paradoksu artık aşikardır; farklılıklarımız bizi ayrıştıramayacak kadar değersizlerse aynı zamanda korunmaya değmeyecek kadar önemsizdirler demektir. Böylece diktatörlüğün asimilasyoncu totaliter pratiklerine direnmemiz etik açıdan anlamsızlaşır.

Demokrasiyi olasılıklara tanıdığı şans üzerinden savunuruz. Kriz anlarında otoriter iktidarlar hızlı karar alma mekanizmaları ile ideal bir yönetişim sergiler gibi gözükseler bile bu aldatıcı olabilir. Evrimin temel prensibi bize şöyle söyler: kriz dönemleri geçilirken türün devamlılığı adına (genetik) çeşitlilik çok önemli bir rol üstlenir. Olasılıkların nicel artışı türün nitel kapasitesini güçlendirir (Genetik algoritma). Ayrıca demokratik yönetimler karar almadaki hantallıklarını, (yanlış) kararı değiştirmedeki rahatlıklarıyla telafi ederler. Bütün bu mukayeseli üstünlüğün arkasında, “çatışmacı müzakere”nin yönetici etkinliği vardır. Esas mesele, piyasa ekonomisinin işleyişine benzer biçimde, çatışmanın (rekabetin) uzlaşım ya da katliam yoluyla sona ermemesi, tekelleşmenin önüne geçilmesidir. İktisaden pratik olan zihinsel düzeyde tekrarlanır: serbest rekabet sürdürülebilir üretimin garantisidir. Bu yüzden anlamlı gelecek tasarımları/siyasi ütopyalar arasında süren soğuk savaşın dengede tutulması gerekir. Wallerstein’in sosyalizmin çökmesinin liberalizmin çöküşüne neden olacağı öngörüsü, demokratik paradigma açısından, bütün siyasi projeler için geçerlidir. Öteki’nin bastırılarak (totalitarizm) ya da özümsenerek (neoliberalizm) yok edilmesi krizin gerçek sebebidir. Neoliberal “geniş tabanlı ittifak” bütün ideolojilerin “iyi”lerini, kötülük eksenine karşı seferber ederek, siyaseti “hiç”liğe indirgemektedir. Çünkü popülizm ve otoriterleşme krizin sebepleri değil sonuçlarıdır. Kutuplaştıran popülizmden Aynı’nın despotizmine kaçarak kurtulamayız. Nasıl ki kapitalizmin doğasında rekabet varsa siyasetin doğasında da çatışma vardır. Çatışmayı sona erdirmeye çalışmak yerine, duygusal ve ahlaki sapmalara karşı, gerçeklikle bağını kaybetmeden sürmesine izin vermeliyiz. Krizden çıkmak için haritanın ölçeğini büyütmeye, gidiş yollarını çeşitlendirmeye, dolayısıyla sağduyulu girişimler yerine aykırı itirazlara, “ne pahasına olursa olsun birleşme”ye değil bölünerek çoğalmaya ihtiyacımız var.¹²

Fotoğraf: João Marcelo Martins


1. Chantal Mouffe (2010), Siyasal Üzerine, çev. Mehmet Ratip, İletişim Yayınları, İstanbul, syf. 23

2. a.g.e syf. 20-21, aggeragative-eserin türkçe çevirisinde “toplulaştırıcı” kelimesiyle karşılanmış, fakat ben bu yazıdaki bağlamı gözeterek “kucaklayıcı” olarak çevirmeyi uygun buldum.

3. Ulrich Beck (2013), Siyasallığın İcadı, çev. Nihat Ülner, İletişim Yayınları, İstanbul, syf. 251-

4. Mouffe, a.g.e syf.33

5.Son dönemde propaganda etiği üzerine yapılan tartışmaların genel değerlendirmesi için bkz:https://www.mesail.org/ucuncu-sayi/sosyal-medyada-ikna-ve-manipulasyon-yahut-cambridge-analytica/

6. Mouffe, a.g.e syf.87

7. Mouffe, a.g.e syf.31-32

8. G.Deleuze-F.Guattari (1990), Kapitalizm ve Şizofreni (I) , Çev: Ali Akay, Bağlam Yayınları, İstanbul, syf.25-27

9. Onur Kartal (2017), Başkasının Politikası, İletişim Yayınları, İstanbul, syf. 176-7

10. Alain Badiou (2019), Etik, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, syf.38

11.  a.g.e syf.38

12.Huzur (Sükun) arayışının entelektüel kısırlığa neden olduğu iddiasını kültürel psikoloji bağlamında temellendiren sağ ve sol entelijansiyanın karşılaştırmalı bir analizi için bkz: https://www.birikimdergisi.com/guncel/10224/islamci-zihinsel-tikanmanin-kulturel-kokenleri-uzerine-bir-deneme