Tarihi meseleleri analitik düzleme çekip bunlar üzerinde sağlıklı bir tartışma yapamadığımız için aynı konular dönüp dolaşıp tekrar önümüze geliyor. Bu hiç bitmeyen kısır döngü içinde konu, geçtiğimiz günlerde tekrar halifeliğin kaldırılması meselesine geldi. Elbette bu konu üzerinde söylenecek çok şey var. Ancak, bu yazıda önemli gördüğüm bir noktayı açıklamak istiyorum. 

Öncelikle Halife, Papa’nın İslam’daki muadili değildir. Papa’nın aksine halifenin dini otoritesi yoktur. Tamamen siyasi bir makamdır. Her ne kadar 19. yüzyılda “müçtehit-halife” tartışmaları ortaya çıkmış ve halifenin dini konularda en üst derecede bilgiye sahip olması gerektiğini söyleyenler olmuşsa da bu fikir, halifeliği Türklerden almak isteyen Arap İslamcılarının, Osmanoğullarının halifeliğe uygun olmadığını göstermek için kullandıkları bir argümandı. 

Mısır ulemasından Ali Abdürrazık, halifeliğin kaldırılmasından sadece bir sene sonra yazdığı eserinde, halifeliğin tamamen siyasi bir kurum olduğunu ve insanların menfaatlerinin gerektirmesi durumunda kaldırılıp yerine başka bir siyasi kurumun rahatlıkla getirilebileceğini iddia etmişti. 

Muhammed İkbal, meseleyi daha ileri taşımış ve halifeliğin kaldırılmasının İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu iddia etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla egemenlik bir kişiden alınıp halkın seçtiği vekillere verilmiş ve böylelikle İslamiyet’in meşveretçi ruhuna daha uygun bir sistem kurulmuştur. İkbal’e göre halifeliğin kaldırılması İslamiyet’i emperyalist despotizmden kurtarmıştır. Eğer bir gün Müslümanlar arasında birlik kurulacaksa bu, emperyalizm veya milliyetçilikle değil, Milletler Cemiyeti gibi eşitler arasında kurulan bir yapıyla olacaktır. 

Yani, halifeliğin kaldırılması İslam dünyasında sanıldığı kadar büyük bir kriz yaşatmadı. Öyleyse neden hala bu meseleyi tartışıyoruz?

Bunun en önemli sebeplerinden biri halifeliğin Türkiye’deki muhafazakâr kesimin emperyalist hayallerinin önemli bir parçası olmasıdır. Dünyanın her yerindeki Müslümanların bir halifeye bağlı olması demek, Türkiye’nin de dünyanın her yerinde etki sahibi olması anlamına geliyor. Zaten bunu açıkça söylüyor, halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye’nin liderlik vasfını kaybettiğini iddia ediyorlar. 

Peki, halife gerçekten dünyadaki bütün Müslümanların gönülden bağlı olduğu, emrine amade olduğu biri miydi? Halifenin birleştirici bir vasfı var mıydı?

Bu sorunun cevabı net bir şekilde “hayır”dır.   

Osmanlı’yı merkeze koyan tarihçiliğin en büyük sorunlarından biri Osmanlı’nın temas içinde olduğu diğer Müslümanların ve Türklerin iradelerini, stratejilerini ve çıkarlarını yok sayması ve meseleyi sadece Osmanlı’nın çıkarları doğrultusunda ele almasıdır. Bu meseleyi birkaç örnek üzerinden açıklayalım.

1916 yılında Afganistan emiri Habibullah Han, Osmanlı hükümetine bir elçi gönderir. O sırada Birinci Dünya Savaşı devam etmektedir ve Osmanlı’nın her türlü desteğe ihtiyacı vardır. Habibullah Han halifeye sonuna kadar bağlı olduğunu ve Osmanlı’nın savaştığı İngiltere ve Rusya’nın kendi ülkesinin de düşmanı olduğunu söyler ve bir teklifte bulunur. 

Afganistan’da düzenli bir ordu olmadığı için Osmanlı’nın düşmanlarına karşı savaşmaları mümkün değildir. Bu sebeple Osmanlı’dan Afganistan’a subaylar göndermesini, bu subayların Afganistan’da bir ordu kurmasını ve bu ordunun Osmanlı tarafından gönderilecek silahlarla silahlandırılmasını ister. 

Yani subayı Osmanlı gönderecek, silahı Osmanlı tedarik edecek, askeri Osmanlı toplayacak. 

Üstelik bu “yardıma” karşı Habibullah Han’ın bir isteği var: Osmanlı Devleti Afganistan’ın Belücistan’ı işgal etmesine destek olacak (kaynak: Osmanlı Arşivi, BOA, HR. SYS, 2294/5).

Habibullah Han, ekonominin ve ticaretin gelişmesinin birinci şartı denize ulaşmaktır, limanlar olmadan ekonomik gelişme olmaz deyip, denize kıyısı olmayan ülkesinin gelişebilmesi için Belücistan’a göz koymuştu. 

Bu hikâyede halifeye körü körüne bağlı, halifeye olan sadakatini her şeyin önüne koyan bir Afgan emiri mi görüyorsunuz yoksa ülkesinin menfaatlerini korumak için halifeyle pazarlık yapan rasyonel bir hükümdar mı?

Bu hikâyede halifelik Osmanlı’yı diğer Müslümanlar üzerinde hâkim kılan bir güç mü yoksa zayıf Müslümanlara Osmanlı ile pazarlık etme fırsatı tanıyan bir platform mu?

Bu hikâyede, Afgan emiri kendi tebaasını Osmanlı’nın hizmetine mi sunuyor, yoksa bütün maliyeti Osmanlı’ya yükleyerek bedavaya ordu kurmaya mı çalışıyor?

19. yüzyıldaki Afgan emirleri dünyayı iyi okuyan, dünyanın gidişatından haberdar, vizyoner reformculardı. Habibullah Han; günümüzde ekonomik kalkınmanın temeli ticarettir, ticaret için de limana ihtiyacımız var, diyor. Bilimden ve refahtan mahkûm milletler yok olmaya mahkumdur, diyor. Burada Halife’ye körü körüne sadakat duyan bir Afgan emiri yok, Halife ile pazarlık yapan bir Afgan emiri var. Hilafet Afganistan’ı Osmanlı’nın uydusu yapmıyor, Afganistan’a Osmanlı ile pazarlık etme gücü veriyor.

Bir başka örmek verelim. Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı orduları İran’a girdi ve İran’daki Kürt aşiretlerinin cihada katılmaları için çok yoğun propaganda yapıldı. Çok sayıda Kürt aşireti bu çağrıya olumlu cevap verdi ve Osmanlı ile İran’daki Rus birliklerine karşı savaştı.

Ancak, meselenin biraz daha derinine baktığımızda bu aşiretlerin Osmanlı ile karşılıklı menfaat ilişkisi içinde olduğunu görüyoruz. Aşiret reislerinin kimisine maaş bağlanmış, kimisine de makam verilmişti. Üstelik bu aşiretlerden bazıları Rusların kendilerine saldırması durumunda Osmanlı’nın zararlarını karşılamasını, kendilerine Osmanlı topraklarından arazi verilmesini ve devletin kendilerine silah sağlamasını istemişti. Yani hiç kimse gözü kara bir şekilde, hesapsız kitapsız savaşmadı. Bırakın milyonlarca Müslümanı peşine takmayı, halifenin gücü küçük aşiretleri bile karşılığında bir şey almadan savaşmaya ikna edememişti (kaynak: Osmanlı Arşivi BOA, HR. SYS, 2339/58).

Son olarak Libya’daki Senusiler üzerinden meseleyi açıklayalım. Bilindiği üzere Senusiler ile Osmanlı arasında çok yakın ilişkiler vardı ve Libya’nın en güçlü sosyal hareketlerinden olan bu tarikat birçok meselede Osmanlı ile hareket etmişti. Bugün bile Türkiye’nin Libya’daki varlığı konuşulurken Senusilere gönderme yapanlar çoktur. 

Peki, bu birlikteliğin arkasında Senusilerin halifeye olan bağlılıkları mı vardı?

Libya’nın İtalya tarafından işgalinden hemen önceki durumuna baktığımızda Osmanlı-Senusi ilişkilerinin çok da iyi olmadığını görüyoruz. Senusiler ile Osmanlı arasında vergi meselesi üzerinden büyük bir gerilim vardı. Hiçbir vergi vermek istemeyen Senusiler bazen telgraf direklerini yıkmış, hatta Osmanlı askerleriyle çatıştıkları zamanlar bile olmuştu. 1905 tarihli bir Osmanlı belgesinde Senusilerden “40-50 seneden beri Bingazi havalisinde türemiş” bir grup olarak bahsediliyor (kaynak: Osmanlı arşivi, DH. MKT, 1004/43). Buradaki kelime seçimi bile aslında çok şey anlatıyor. Türemek, hoş bir kelime değil, genellikle hayvanlar için kullanılır. Bu kelime seçimi bile Osmanlı’nın rahatsızlığını gösteriyor.

Peki ne oldu da vergi vermemek için Osmanlı’ya karşı mücadele eden Senusiler, Osmanlı’nın yakın müttefiki oldu?

Senusiler İtalyanların planlarından haberdardır ve gelmekte olan işgale karşı tek alternatiflerinin Osmanlı ile ittifak yapmak olduğunu bilmektedir. Bu sebeple onları Osmanlı’ya yaklaştıran şey hilafet değil işgal tehlikesidir. Osmanlı Senusi ilişkileri kesinlikle bir tarikatın halifeye tam teslimi değil, ortak çıkarları doğrultusunda otonomilerini korudukları bir ilişki biçimidir. Aksi takdirde her durum ve şartta halifeye bağlı olmaları gerekirdi. 

Kısacası, Türk İslamcıları büyük abi tavırlarını bırakmalıdır. Geçmişte Müslümanlar Osmanlı halifesinin önünde ip gibi dizilmediği gibi bugün de Müslümanlar “Türkler gelse de bizi kurtarsa” diye beklemiyorlar. Halifelik, Osmanlı’yı diğer Müslümanlar üzerinde egemen kılmak yerine, zayıf durumdaki Müslümanlara çıkarlarını koruyabilmek için Osmanlı ile pazarlık yapma imkânı sağlamıştır. Halife’ye koşulsuz sadakat şöyle dursun, sıradan bir aşiret reisi bile mümkün olduğu kadar menfaatini korumaya çalışmıştır. Müslümanlar arasında bir yakınlaşma olacaksa bu, bir kişinin şahsında toplanan hilafetle değil, İkbal’in bahsettiği gibi, ancak eşitler arasındaki bir iş birliği ile olabilir.