Toplumsal kutuplaşmaya dair farkındalığımızın zirve yaptığı günler yaşıyoruz. Toplumun farklı katmanları mevcut durumun iyileştirilmesi gerektiği konusunda mutabık. Herkes yüksek sesle demokrasi, adalet, özgürlük gibi ortak değerler çatısı altında hep birlikte ve uyum içerisinde yaşama isteğini dile getiriyor. Madem hepimiz aynı şeyi istiyoruz, o halde neden aramızda yüzünü çözüme dönen gerçek bir diyalog kuramıyoruz?

Önce Duygusal Çözülme

Yakın tarihi derin travmalarla (darbeler, baş örtüsü konusu, iltica, zorunlu göç, ekonomik krizler, depremler vb.) örülü olan bir toplulukta, toplumsal diyalog için öncelikle bu travmaların çözülmesi gerekir. Özeleştiri yapabilmek ve diyalog kurabilmek için birikmiş duygusal gerilimlerin boşaltılması elzemdir. Bireysel iyileşme sürecinde muhataba karşı önce öfke, çaresizlik, hayal kırıklığı vb. duygular çıkar. Sonra kişiler sakinleşir ve diyalog başlar. Artık sağlıklı bir yas süreci başlayabilir. Kitle psikolojisinde de bu durum farklı değildir. Dünya tarihine baktığımızda ötekinin öfkesinden korkmayıp bu öfkeyi sağlıklı bir uzlaşma ortamında işleyen toplulukların, yüksek toplumsal uyum ve diyalog başarısı gösterdiklerini görebiliriz. Örneğin, II. Dünya Savaşı’nda dünyanın gördüğü en büyük toplumsal yıkımı yaşayan Almanya, yıkımın boyutuna oranla çok kısa bir sürede toplumsal barışını tesis etmiş, bunu da ekonomik ve politik başarıya dönüştürmüştür. Bunun arkasında o dönem oluşturulan Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları’nın payı büyüktür. Buna rağmen psikanalistler mağduriyet yaşayanların çocuklarında ve torunlarında geçmişin psikolojik etkilerine rastlamıştır.

Ne yazık ki, ülkemizin yakın tarihine bakarsak mağdur edilen gruplar ile mağdur edenlerin arasında herhangi bir sağlıklı hesaplaşma ve uzlaşma sürecine rastlayamayız. Bizdeki siyaset kültürü yanlış bir metodolojiyi benimsemiş durumda. Her radikal değişim sonrasında (darbeler, hükümet değişimleri, partilerdeki lider değişimleri, anayasa değişiklikleri gibi) geçmişle gerçek manada yüzleşmekten imtina eden siyasal yapılar ilk geldiklerinde herkesi kapsayan toz pembe bir gelecek vadediyor. Ancak yok sayılan geçmişin hayaletleri en küçük bir gerilimde geçmiş travmaları tetikleyip ötekileştirmeyi ve toplumsal kutuplaşmayı körüklüyor.

Mevcut iktidar gücü eline alırken en etkili politikası kapsayıcı yaklaşımıydı. Bu kapsayıcılık, normal koşullarda aynı çatı altında birleşemeyeceği bazı grupların bile desteklerini almasını sağladı. Bu tavrı bir cümleyle somutlaştırmak gerekirse verilen mesaj şuydu: “Biz her türlü mağduriyeti yaşadık ama biz hiç kimseyi mağdur etmeyeceğiz.” Samimi olarak verilen bu mesaj başta olumlu sonuçlar verdi. Ancak gözden kaçırılan bir şey vardı: Geçmişteki travmatik deneyimlerin üzeri örtülmüş ve gerçek bir hesaplaşma-uzlaşma yapılamamıştı. Sonuç olarak 2013 yılında vuku bulan sokak olaylarıyla travmalar tetiklendi, güvenler sarsıldı ve yalancı bahar sona erdi. Yani gerçek diyalog ve toplumsal uyum için önce gerçek duygular ve karşılıklı uzlaşma gerekiyor. Bilişsel düzeyde kalmış vaatler iyi niyetli olsa da uzun vadede işlevsiz. Sadece iktidar açısından değil, ana muhalefetin üzerine yapışan bazı etiketler de benzer süreçlerin bir sonucu.

Görecelilik

Her ne kadar herkesin talep ettiği “evrensel” kavramlar retorik olarak aynı olsa da bu kavramların pratikte uygulanışı ve kişiler tarafından algılanışı çok farklı ve göreceli. Ne yazık ki insanoğlu -özellikle ahlaki hususları- muhakeme etme konusunda oldukça yanlı. Kişilerin ahlaki değer yargılarını etkileyen birçok unsur var: din, dil, hormon ve stres düzeyleri, ait hissettikleri kimlik gibi. Ülkemizde, bir tutumu veya davranışı değerlendirirken, tutumun veya davranışın kendisinden ziyade kim veya hangi grup tarafından sergilendiği daha çok önem arz ediyor. Aynı lider birbirine çok yakın tarihlerde birbirine çok zıt tutumlar sergilemesine ve kendisiyle çelişmesine rağmen her iki tutum da takipçileri tarafından rasyonelleştiriliyor.

Sosyal psikoloji literatürü, kendimizi veya içinde bulunduğumuz grubun davranışlarını niyetlerle, ötekilerin davranışlarını ise sonuçlarıyla değerlendirdiğimizi söylüyor. Yani kendi kötü hareketimizde “iyi niyetliydik.”, “Sonuca giden yolda bunu yapmamız gerekiyordu.”; başkasının kötü hareketinde “vatan/millet/din düşmanı” diyebiliyoruz. Burada dürüstlükten, hakkaniyetten söz edilebilir mi? Ya da niyetlerimizin iyi olması hatalarımızı ne kadar kabul edilebilir kılar?

Ya Hep Ya Hiç

Televizyondaki tartışma programları bize ülkemizde diyaloğun neden gelişmediğine dair fikir sunuyor. Konukların birçoğu diğerlerini aktif olarak dinlemek yerine, sürekli olarak zihinlerinde kendi diyeceklerini gözden geçiriyor. Önce diyaloğu bir monoloğa çeviriyor, sonra da konuyu iki kutuplu bir söyleme hapsediyor.

Neredeyse tüm tartışma programları “ya sev ya terk et” felsefesiyle sürdürülüyor.  İlginç bir şekilde birisi özeleştiri yaptığında veya ötekinin fikrini kabul ettiğinde, o an her şey yıkılacakmış gibi bir tavır takınıyor. Çünkü bütün farklılıkları kendisi ve inandığı değerler için potansiyel birer tehdit olarak görüyor.

Özeleştiri ve eleştiriye tahammülden yoksun ortamlarda diyalog kurulamaz.  Üzücü bir şekilde, son yıllardaki siyasal konjonktür bizleri çift kutuplu düşünmeye itti. Ya hep ya hiç; ya bizdensin ya onlardan; bitaraf olan bertaraf olur; ya desteklersin ya karşısın… Hatta ülkede hükümetin icraatlarını eleştirmekle, vatan haini olmak arasında ince bir çizgi olduğu için insanlar muhalif olmaktan ve muhalefet yapmaktan çekiniyorlar.

Sosyal Psikoloji’de “Kara Koyun Etkisi” diye bir şey vardır. Buna göre kendi grubu içerisinde aykırı düşebilecek tutum sergileyenler, karşıt gruplara dahil olanlardan bile daha olumsuz değerlendiriliyorlar. Son günlerde, farklı düşüncelerini dile getirdikleri için tabiri caizse partilerinden aforoz edilen siyasetçiler bunun en güzel örneği. Bunun bir sonucu olarak, korkudan doğan ve hayatta kalma dürtüsüyle gelen bir tek taraflılık hâkim siyasi hayatımıza.  Grup içerisinde var olabilme ve gruba uyum sağlama arzusu yansız değerlendirmeleri ve açık görüşlülüğü engelliyor. Bu tek taraflılığın ve tahammülsüzlüğün ana akım medya tarafından benimsenmesi de süreci daha vahim bir hale sokuyor ve toplumun tüm katmanlarında kurulabilecek her türlü diyalog başlamadan sona eriyor.

Lider-Takipçi Füzyonundan Ayrışma-Bireyselleşebilmeye Doğru

Konuyu her bir seçmen düzeyinde irdelersek; gerek ataerkil bir toplum içerisinde yetişmiş olmaktan, gerek ayrışma-bireyleşme ile ilgili sorunlar yaşamaktan, gerekse düşük kendilik algısından dolayı ülkemizde genç-yaşlı birçok insan mevcut otorite ile özdeşleşmiş durumda. Yani, bilinçdışı olarak liderlerinin imajını kendi içlerine alıp onunla benzeşiyorlar. Seçmenlerin büyük bir bölümü liderleriyle aynı şeyi düşünüyor, hissediyor ve hatta yaşıyormuş gibi deneyimliyor. Mesela, gecekonduda yaşayan bir seçmen oy verdiği liderin sarayda yaşamasını yadırgamıyor; tam aksine sarayda yaşayan kendiymişçesine bundan haz alıyor. Toplumumuz otoriter gördüğü önemli figürlerle özdeşleşmeye çok yatkın. Kurtlar Vadisi, Diriliş Ertuğrul, Payitaht Abdülhamit gibi dizilerin büyük ilgi görmesi abartılı özdeşimin ve düşük kendilik imgesinin sonucu.

Özdeşim kurulan kişiler bundan memnun olmalı ki siyaseten bu tutumu destekleyecek aksiyonlar alıyorlar. Örneğin, yakın tarihte iktidar partisinin gençlik kolları için yaptığı reklam filminde “Sen kimsin?” sorusu eşliğinde gençler tarihteki önemli figürlerle özdeşleştirilip en sonunda liderin resminde bütün kareler birleşiyor. Verdiği alt mesajı okursak: “İşsizliğe, enflasyona, geçim sıkıntısına takılma; bizim davamız çok daha büyük, ulvi. İş bulamıyorum deme; sen milleti ve ümmeti kurtaracaksın. Nasıl mı? Bana oy vererek kurtaracaksın.” diyor. “Sen bensin, ben de senim.” diyor. Aslında, gençlere hitap edecek bir mesajın özü şu olmalıydı: “Sen özgün bir şekilde kendin ol. Ben de senin arkandayım. Seni kapsıyorum, destek veriyorum.” ama olamıyor. Nitekim, hamimiz devlet her fırsatta bizlere dönerek destek istiyor (sürekli yapılan bağış kampanyaları), sağlığımızı koruyamıyor (pandemi ortamında geçinebilmek için çalışma zorunluluğu) ve en temel hakkımız olan eğitimi veremiyor (internete ulaşımı olmayan öğrenciler).

İnsanın doğası kusurludur ve her topluluğun (parti, cemaat, ideoloji vb.) hataları vardır. Ancak, kendi içsel dünyası ile yüzleşmekten ve sorumluluktan kaçan bireyler, birini omnipotent (tümgüçlü) algılayıp onunla fantezi bağı kurarak birleşme ihtiyacı duyarlar. Dolayısıyla, özdeşleştikleri kişiyi/topluluğu kusursuz görürler. Böyle kişiler kendi ruhsal yapılarını dağılmaktan korumak adına, kendileriyle aynı fikirde olmayan insanlarla diyalog kurmaktan kaçınırlar. Günlük hayatta farklı görüşteki insanlar arasında siyaset konuşulamamasının en temel sebebi budur.

Lideriyle füzyona giren kimseler bireyselliklerinden, kendi özgün kimliklerinden ödün verirler. En azından belirli konularda kendilerine özgün fikirleri ve kararları olmadığı gibi sorumluluk duyguları da olmaz. Ancak ayrışma-bireyleşmesini tamamlamış kişiler tam manasıyla sorumluluk sahibi olabilir. Diğer türlü sorumlu olan üst-otorite olduğu için her türlü kötü duygudan sıyrılıp kendilerini aklarlar. Nitekim, ülkemizde en üst düzey bürokratlar bile tüm karar süreçlerinin bir kişinin direktifleriyle sürdürülmesinden kendilerince memnun gözüküyorlar.

Sağlıklı iletişim kurabilmemiz için siyasi görüşümüz veya yaşam tarzımız ne olursa olsun yanlış olana “yanlış” deme cesaretine sahip olmalıyız. Haksızlık -bizden veya değil- her kime yapılıyorsa yapılsın karşısında durabilmeliyiz. Bunun için otoriteyle füzyonu çözmeli ve gerçek kendiliğimize sahip çıkmalıyız. Sağlıklı bireyselleşmek toplumsal diyaloğa atılan ilk adımdır. Bireyselleşme ve diyalog sadece birey-birey ilişkisinin değil seçmen-lider ilişkisinin de kalitesini artırır. Lideriyle füzyon içerisindeki seçmen her şeyi şartsız kabul ettiği için diyalog otomatik olarak devreden çıkar. Kendini eleştirebilen bir yapı, hatalarını fark edebilir, dönüşebilir ve ilişkilerini tamir edebilir. Bugünün giderek sıkışan siyasi hayatında iktidarın da muhalefetin de ihtiyacı olan budur.

Fotoğraf: Patrick Fore