1848 yılının yazında Normandiya’daki bazı gazetelerde küçük bir haber çıkar. Delphine Delamare adında 27 yaşında evli bir kadın, kullanmayacağı kıyafetler ve ev eşyalarıyla doldurduğu evinde intihar etmiştir. Geride küçük bir kız çocuğu ve perişan bir koca bırakarak. Çoğu kişinin gözünden kaçan bu haber yirmili yaşlarını süren genç bir yazar adayını ise derinden etkilemiştir.

Madame Bovary 1856 yılında Revue de Paris’te tefrika roman olarak yayımlanınca tüm Fransa’da büyük bir infial koptu. İlk kez yüksek edebiyat kadın cinselliğini bu kadar doğrudan ve içeriden anlatma cüreti göstermişti. Üstelik Flaubert’in parlak üslubu, toplum tarafından kabul edilemez ve ahlaksızlık olarak nitelendirilecek bir sürü davranışın altındaki saikleri incelikle ortaya koyuyor, bu iffetsiz karakteri sadece kendi anlamıyor, okuyucudan da anlayış ve sempati bekliyordu. Okuyucu belki de ilk kez taraflardan ikisi de kötü olmadığı halde sefil bir evlilik yapılabileceğini görüyordu. Flaubert, Emma Bovary karakteriyle kadınların karmaşık dünyasını ve yalnızlığını, evlilik, cinsellik, alışveriş ve romanlar düzleminde daha önce olmadığı kadar gerçekçi bir şekilde ortaya koymuştu.

Tüketim alışkanlıklarıyla cinsellik arasındaki ilişkiyi inceleyen sadece ilk romancı değildi Flaubert, aynı zamanda ilk sosyal bilimciydi belki de. Her ne kadar bu konuda bir formasyonu ya da iddiası olmasa da, Flaubert bir romancı sezgisiyle adeta tüketimle cinsellik arasındaki ikame ilişkiyi formüle etmişti. O zamanın okurunu hayrete düşüren ve kitabın yargılanmasına neden olan sadece Emma’nın zina işlemesi değildi, zira onu felakete götüren şey erotik düşlerinden ziyade, alışverişe duyduğu tutkuydu. Emma yaşadığı ilişkilerde aradığı duygusal tatmini bulamadıkça, bu tatmini nesneler dünyasında aramaya başlamış ve sürekli yeni şeyler satın alarak borç yığını altında ezilmişti. Para harcamak Emma Bovary için libidonun dışavurumuydu.

Cinsel ve tüketimsel orgazmın felakete sürüklediği Madame Bovary tam da endüstriyel kapitalizmin palazlanmaya başladığı dönemin karakteridir. Marx Kapital’i Madame Bovary’den on yıl sonra yayımlayacaktır. Sadece edebiyat tarihi değil aynı zamanda dünya tarihi boyunca da, ihtiyaç temelli olmayan tüketime yönetilen saldırıyla, üreme temelli olmayan cinselliğe yönetilen saldırının tam ortasında kalacaktır Flaubert’in, “benim zavallı Emma’m,” dediği karakteri. Flaubert bunun adını cesurca koymuştur, bu aslında sistem tarafından hazzın kışkırtılması ve yine aynı sistem tarafından eyleme geçen hazza yönelik bir saldırıdır. Bir yönüyle balans ayarı yapılmaktadır.

Tutkuları, zina suçu işlemesi ve romanın sonunda kendini öldürmesiyle dönemi için “kötü örnek” olan Emma karakteri lanetlenirken, yazarı edebiyat tarihine girmiş o meşhur cümleyi söyleyerek ateşe bir har daha atmaktan çekinmemiştir. Madame Bovary benim! Bu cümleyle sadece karakterini anladığını, onun içinde yaşadığını ya da hemen arkasından “Emma Bovary şu anda en az yirmi Fransız köyünde acı çekiyor,” derken karakterinin sadece gerçek olduğunu söylemez, aynı zamanda modern yazarın tavizsiz ahlak anlayışını da ortaya koyar. Yazdıklarının sonuna kadar arkasındadır.

Flaubert bu tavizsiz kişiliğinin izlerini daha önce de göstermiştir. 29 yaşındayken bir Doğu yolculuğu sırasında, beraber yaşadığı annesinin evlilik baskıları üzerine ona yazdığı mektupta aynı tavizsiz tavrı sergilemiştir. “İnsan şarabı, aşkı, kadınları ya da zaferi ancak sarhoş, âşık, koca ya da asker olmadığı zaman tasvir edebilir. Hayatın içine çok fazla karışırsa insan, hayatı çok da açık bir şekilde göremez. Ya çok acısını çekeriz hayatın ya da çok fazla keyfini süreriz.” Bizim için burada ilginç bir husus daha vardır. O da, Flaubert’in bu mektubu İstanbul’dayken yazmasıdır annesine. Hem de hayatın içine fazlaca girip acı çektiği bir dönemde. Bir hayat kadınından kaptığı frengi yüzünden vücudunda çıkan yaralarla uğraşırken.

Püritenler Madame Bovary’ye saldırırken, Flaubert de romanında dönemin kötü yazılmış romantik romanlarına saldırır. Emma Bovary’nin hayatını altüst eden şey, o dönemde ev kadınlarının en büyük eğlencesi olan ve bir anlamda bugünkü dizilerin işlevini gören romanslardır. Tümüyle fantezilere dayanan bu ucuz aşk romanlarında arzular ve çekilen acılar çok keskin bir dille anlatılıp, okuyucular gerçek dünyadan çok daha renkli ama yapay bir dünyaya çağrılmaktadır. Emma bu çağrıya kayıtsız kalamadığı için suçludur.

Madame Bovary iki ayrı dünyada yaşamaktadır. İlkinde, günlük yaşamın sıkıcılığı, içine hapsedildiği küçük köy ve köylülerin bayağı varlığı, evlilik hayatının tekdüzeliği, yanında horultuyla uyuyan silik koca vardır. Diğerindeyse romanlardan çıkmış, ışıltılı bir dünya onu beklemektedir. Gösterişli balolar, yakışıklı ve zengin erkekler, anlam yüklü mektuplar, aşk dolu fısıltılar vardır. Flaubert tüm bunlarla yeni yeni oluşmaya başlayan tüketim toplumunun eleştirisini de yapmaktadır. Dönemin ucuz romanslarını, bugün mutluluk ya da yeni hayatlar satan modern reklamlara benzetebiliriz. Bir hayat pazarlanmaktadır ve mutluluk vaat eden bu hayata da daha çok şeye sahip olarak geçilebilmektedir. Bir düşesin hayatını yaşayamazsınız, ancak düşesin elbiselerine benzeyen elbiseler giydiğinizde o hayata yaklaşabilirsiniz. Bugün reklamların dediğini o gün bu ucuz romanslar dile getirmektedir. Modern pazarlamada kullanılan birçok tekniğin içyüzünü ve aslında bize hangi yollardan ulaştıklarını Flaubert açıkça yazmıştır. Madame Bovary’deki romanslar, Don Kişot’daki şövalye romanları gibi, Emma’nın içinde yaşadığı ikili hayattan gerçek olmayanına çağırmıştır onu.

Henry Troyat ünlü Flaubert biyografisinde, yazarın tıpkı kahramanı Emma gibi çelişkilerle dolu olduğunu söyler. Burjuvalara ve onların tüketim alışkanlıklarına duyduğu tiksinti çok güçlüdür, ancak düzene ve rahatlığa düşkünlüğü ve toplumsal hiyerarşiye verdiği önemle de tam bir burjuva hayatı yaşamaktadır yazar. Dünya üzerindeki bütün hükümetlerin suçlu olduğunu söyler, ama ayak takımının yönetime dil uzatmasına katlanamaz. Rahipleri baş düşmanı olarak görür, ancak dini meseleler ziyadesiyle ilgisini çeker. Kadınlara ve onların baştan çıkarıcılığına kafayı takmış olmasına rağmen hiçbir kadına bağlanmaz. Sanatta devrimcidir, ama günlük yaşamda fazlasıyla tutucu. Bunlar Henry Troyat’ı şaşırtan davranışlardı. Ama belki de Mösyö Troyat bir insanın çelişkilerle dolu bir varlık olduğunu, birbiriyle bağdaşmaz öğelerden bir araya geldiğini Gustave Flaubert kadar anlayamamıştı. Emma Bovary bu çelişkiler üstünde yükseldiği için edebiyat tarihinin en gerçekçi ve en unutulmaz karakteri olmuştu. Belki de Flaubert “Emma Bovary benim,” derken sanılandan da fazla şey söylemek istiyordu.

Sanatta ve edebiyatta Orta Çağın sonuna kadar aşk denildiğinde kastedilen ilahi aşktı. Daha sonra Rönesans hümanizmiyle bu temanın yerini kusurlu bir insanın yine bir başka kusurlu insana duyduğu aşk aldı. Ancak iki kusurlu insan bir kusursuz aşkın arzusuyla dolmaktaydı. Yani ilahi aşk bir anlamda bireyler arasında aranıyordu artık. Sözde kanlı canlı dünyevi bir ilişkiydi arzulanan, ancak düşlerde beklenen âşık gerçek olamayacak kadar muhteşem, lirik ve kutsaldı ve elbette cinsellik bu kutsal aşka yakışmazdı.

Roman tarihinde kabaca özetleyecek olursak, tutkulu kadın karakterlerin üç ayrı aşkı olduğu iddia edilebilir. Bunlar; tanrı aşkı, alışveriş aşkı ve aşka duyulan arzudur. Emma hayatının faklı aşamalarında üçünü de yaşayarak kendisinden sonra gelen tüm modern kadın karakterlerin ve belki de gerçek kadınların atasıdır bu yönüyle.

Flaubert arzuları ve bunların ikame edilebilirliğini gerçekçi bir şekilde romana sokan belki de ilk büyük romancıydı. Evli bir kadının kocasını aldatmasını, çocuğuna duyduğu ilgiyi yitirmesini, delice alışveriş yapmasını ve borç batağına saplanarak sonunda intihar etmesini karakterini hiç yargılamadan anlatmıştır. 19 yüzyıl okuyucu ise bunları okurken hem Emma’ya ve kocasına üzülmüş, hem de hayatın anlamsızlığından korkmuştur. Muktedirler ise başka şeylerden korkarak romanı yargılamışlardır.

Emma bugün Fransa’nın yirmi köyünde değil ama çok daha fazla ülkede ve şehirde hala yaşamaktadır.