2008 yılının altı ayını Tahran’da geçirdim. İran’a ilk gidişim değildi. Burada daha önce de turist ve dil kursu öğrencisi olarak bulunmuştum. Ama bu dönem farklıydı. Ziyaretçi araştırmacı olarak bulunduğum Tahran Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nün koridorları, o dönem Ahmedinejad’ın hâkim olduğu İran siyaseti kadar sıkıcıydı. Bu ortamdan kaçmak için her fırsatta yakınlardaki Güzel Sanatlar Fakültesine yolumu düşürürdüm. Burada her zaman zorunlu kıyafet kodlarını delmenin yaratıcı biçimlerini bulan kadın öğrenciler olurdu. Bunlarla beraber çoğu zaman bu kadınlardan daha muhafazakâr giyinmiş birkaç transseksüel kadın da olurdu. O dönem, Türkiye’nin en özgürlükçü üniversitelerinden birinde okumama rağmen İran’da bir üniversite kampüsünde transseksüellerin varlığının bana garip geldiğini itiraf etmeliyim. Bir İslam devletinde transseksüelliğin alışılmış bir görüntü olmasına ve daha önemlisi bunun bir dini meşruiyeti olmasına şaşırmıştım.   

Bu meşruiyetin Şiilikten gelmediğini belirteyim. Neden? Çünkü, bu meşruiyet bütün Şii dünyasında geçerli değil. Aksine Irak’ta Sistani gibi Şii din adamları transseksüelliği büyük bir günah olarak görmeye devam ediyorlar. İkincisi transseksüelliğe belirli bir düzeyde fetva veren görüşler sadece “Şii” İran’a has da değil. Söz gelimi Mısır’da Sünni Ezher Şeyhi Tantavi’nin cinsiyet değiştirme ameliyatlarına yani transseksüelliğe cevaz veren fetvaları var. 

Yanlış anlaşılmak istemem. Bu yazıda iki şeyi yapmayacağım. Transseksüelliğin dini meşruiyetinin olmasının İran ve Mısır’ı LGBT hakları acısından özgürlükçü yerler yaptığını iddia etmeyeceğim. Hem İran hem de Mısır’da transseksüellerin gördüğü toplumsal baskıların farkındayım. Bir de tabii LGBT haklarının İslam açısından tartışmasız meşru olduğunu savunmayacağım. Bu benim uzmanlık alanım değil, haddim de değil.

Ben sadece bir Ortadoğu uzmanı olarak Mısır ve İran örneklerinin bize şunu hatırlatmasını istiyorum. Birçok Müslüman açısından en kabul edilmez gibi görünen bir alanda, LGBT başlığında bile alternatif dini yorumlar var. Bunları Diyanet İşleri Başkanının son açıklaması üzerinden düşünürsek bu söylediklerim şu anlama geliyor: Ali Erbaş eş cinsellik konusunda görüş açıkladığı zaman “ne yapacaktı ki, İslam’ın emrini zikretti işte” demek bir şeyi açıklamıyor. Bunlar tartışmaya açık konular. İslam ve LGBT ilişkisi açısından alternatif yorumlar mümkün ve var. Din devletlerinde bile var. 

O zaman biz neden Türkiye’de LGBT ve İslam tartışması çoktan bitmiş gibi davranıyoruz? Diyanet, konu ne zaman LGBT konusuna gelse “Lut kavmi lanetlenmiştir” diyor da başka bir şey demiyor. Mesela faiz konusunda ana akıma aykırı şeyler iddia edebilen, en azından farklı tartışmaların meşruiyetini kabul eden Diyanet, neden LGBT ve İslam konusunda herhangi bir tartışma yokmuş gibi davranıyor? Ben bunun iki temel nedeni olduğunu düşünüyorum. Birincisi siyasal, ikincisi kurumsal. Açmaya çalışayım.

Siyasi nedenleri tahmin etmek zor değil. Eş cinsellik ve İslam tartışması basitçe üç açıdan AK Parti hükûmeti tarafından kullanılıyor. Birincisi, bu tartışma gündem değiştirmek için çok iyi bir araç. Mesela bu konjonktürde salgınla artan ekonomik sıkıntıların, infaz düzenlemesinin ürettiği memnuniyetsizliğin ve dış politika sıkıntılarının daha az görünür olmasını sağlıyor. İkincisi, bu tartışma aracılığıyla hükûmetin karşısında zaten hassas dengeler üzerinde duran blok sarsılıyor. Bir başka deyişle, Saadet Partisi ve İYİ Parti seçmenleri ile CHP seçmeni arasındaki fark belirginleşiyor. Üçüncüsü, Türkiye siyasetinde LGBT haklarına en açık desteği veren parti olan HDP’nin kendi dindar seçmeni ile arası açılıyor. Bu sonuncu etkenin nasıl bir işlev gördüğünü kendi deneyimimden aktarayım. 2015 seçimlerinde Van’da AK partili siyasetçilerin en çok ön plana çıkardığı tema HDP’nin eş cinselliği savunması idi hatta bu amaçla, muhtemelen AK Parti teşkilatı tarafından, Erciş yolunun en görünür yerinde ve baya büyük puntolarla “Eş cinsellik için oyum HDP’ye” diye bir duvar yazısı da yazılmıştı. Yani Diyanet’in LGBT mevzusunda ana akım görüşü sıklıkla dillendirmesi AK Parti siyaseti açısından fazlasıyla işlevsel.  

Ama bütün mevzu siyasal değil. Zaten Diyanet’in tamamen siyasetin dümen suyunda yüzdüğünü iddia etmek de doğru değil. Diyanet’in AK Parti’nin “bile” siyasi tavırlarına direndiği örnekler var. Söz gelimi, Alevi açılımı döneminde Cem Evleri’ne ibadethane statüsü verilmesi konusunda AK Parti’nin ikna olduğu ama Diyanet’in direnişi nedeniyle bunun gerçekleşmediği sır değil. Diyanetin kurumsal yapısı sadece gündelik siyaset ile şekillenmiyor. Zaten sorun biraz da burada. Diyanet bir devlet kurumu ama her devlet kurumundan bir farkı var. İçinde bulunduğu Türkiye toplumuna göre son derece homojen bir kurum. 120.000 personelinin içinde hiçbir Alevini, açık eş cinsel hatta belki açık CHP seçmeni bile olmayan bir yerden bahsediyorum. Geleneksel Sünni İslam’ın belirli bir varyantının dışında personel kabul etmiyor. Bir şekilde kuruma kabul ettiklerini ise saklanmaya mecbur bırakıyor. Eş cinsel olduğu için, içki içtiği için kurumdan çıkarılanların haberlerini sıkça duyuyoruz. Yani Türkiye toplumunun çeşitliliği Diyanet’te temsil edilmiyor. Diyanet, bu anlamda özerk bir kurum. 

Bu özerkliğin bir başka boyutu da Diyanet’in yasama ile ilişkisinin zayıflığında yatıyor. Diyanetin fetvalarının yasal bir karşılığı yok. Yani, bu anlamda, söz gelimi Maliye Bakanlığından farklı. Maliye Bakanlığı bir “fetva” verdiği zaman bunun gereğini yapması beklenir yani konu ile ilgili yasa önerisi vermesi ve bunu bir somut karşılığa evirtmesi. Oysa Diyanetten böyle bir beklenti yok. Bu da kuruma, her konuda toplumsal hayatla ilgili sınırsız ve sorumsuz söylem üretme özgürlüğü veriyor. Yani Diyanet ana akım İslami görüşe dayanarak eş cinselliği Lut kavmi ile özdeşleştirdiği zaman kimse Diyanet’ten eş cinselliğin cezasına dair eski ulemanın sözlerini karşımıza getirmesini beklemiyor. Kararlarının bir yaptırımı olmayacağından emin olan bir kurumun Türkiye toplumunun çeşitliliği ile hemhal de değilse ana akım görüşleri tekrar edip durması doğal. 

Esasen, Diyanet de bu çeşitlilik ile karşılaştığı yerlerde görüşlerini değiştirebiliyor. Buna dair bir eski tartışmayı hatırlatıp yazıyı bitireyim. Diyanet’in eski “Cenaze Hizmetleri Rehberi’nde “cinsel organı kesilmiş ya da yumurtalıkları alınmış erkeklerin de erkekler tarafından yıkanması gerekir” diye yazması tepki çekmişti. Bunun üzerine Diyanet kararını değiştirdi ve “Tıp ve biyoloji, bir kişinin cinsel kimliğiyle ilgili en son vardığı noktada ne derse, o kişinin ölümü sonrası yapılması gerekenler de bu karara göre uygulanır” diye açıklama yaptı. Bu bir anlamda kişinin yeni cinsiyetinin Diyanet tarafından tanınması anlamına da geliyor. Yani bunlar tartışmaya açık konular. Dolayısıyla, bu konularda söylem üretenlerin gündelik siyasete mahkûm kalmadan ve toplumun çeşitliliğini hesaba katarak düşünmesinin iyi bir başlangıç olabileceğini düşünüyorum.   

Fotoğraf: daniel james