Türkiye akademi camiasında -özellikle ilahiyat fakültelerinde-, sekülerleşme teorisinin çöktüğüne dair bir inanç var. Tezlerde, makalelerde, kitaplarda, gazete röportajlarında, televizyon programlarında ve konferanslarda genellikle sosyolog Peter Berger’in eserleri1  referans gösterilerek sekülerleşme teorisinin çöktüğü oldukça net ifadeler ile ortaya konmakta. En son geçen hafta, Yeni Şafak’taki köşesinde Prof. Dr. Yasin Aktay bir kez daha bu inancın altını çizerek vurguladı: “Peter Berger zaten teorinin çöktüğünü ortaya koymuştur.” Aktay’ın din sosyolojisi alanında çalışmalar yapan bir profesör olması ve aynı zamanda ilahiyat camiasındaki etki alanından dolayı, sekülerleşme teorisinin yanlışlandığı inancı bir kez daha geniş bir kitle ile buluşmuş oldu. 

Ancak, Aktay’ın referans olarak gösterdiği Berger’in eserleri dikkatlice okunduğunda, Berger’in sekülerleşme tartışmalarındaki temel yöntemlerden birkaçını kullanmaktan imtina ettiği ve akademik yazım kültürüne özen göstermediği anlaşılmaktadır. Bu durumda sorulması gereken soru şu: Bu yanlılık ve yöntemdeki sıkıntılara rağmen, Berger Türkiye’de neden sorgulanmaksızın kabul ediliyor? Bu soruya yanıt aramadan önce, kısaca Berger’in iddialarına ve yöntemdeki hatalarına değinelim:

İddiaları:

  1. Dünyanın birçok yerinde dinî inançla ilgili gerçek bir patlama söz konusudur.
  2. Sekülerleşme teorisi dünyanın dört bir yanında elde edilen deneysel bulguları açıklayamamaktadır.
  3. Hıristiyanlık içerisinde çok kuvvetli bir dinî canlanma vardır.
  4. Müslüman coğrafyalarda İslam yükselmektedir.

Ancak, Berger bu iddiaları savunurken, sekülerleşme tartışmalarındaki temel bilimsel yöntemlerden bazılarını kullanmak istememiş görünüyor:

  1. Berger eserlerinde veri kullanmıyor. Yani okuyucu, Berger’in sıklıkla atıf yaptığı o deneysel bulguların ve patlamaların neler olduğunu bilmiyor. Bu sebeple, Berger’e atıf yapan akademisyenler de (buna Aktay dahil) herhangi bir veri sunmadan sekülerleşmenin çöktüğünü iddia edebiliyorlar.
  2. Sekülerleşme tartışmaları geçmişteki bir nokta referans alınarak yapıldığı halde, Berger yer yer geçmiş ile kıyas yapmadan rakamlar veriyor. Örneğin, yeni Protestan gruplara üye olanların sayısının 400 milyona ulaştığını belirtiyor, ama bu süre zarfında kaç milyon insanın Katolik inancından çıktığını, ya da bu insanların Protestan olmadan önceki inançlarının ne olduğunu okuyucudan saklıyor.
  3. Berger’in bir diğer hatası ise iki farklı toplumu karşılaştırarak sekülerleşme tartışması yapmaya çalışması. ABD’nin kiliseye gitme oranları Avrupa’ya kıyasla daha fazla olduğu için, teori çökmüştür diyor. Ama iki farklı grup kıyaslanarak sekülerleşme tartışması yapılamamaktadır. Daha basit anlatımla, Türkiye’nin sekülerleşip sekülerleşmediğini, Bulgaristan’ın 1980’lerine bakarak değil, yine Türkiye’ye bakarak tartışabiliriz. Berger bu temel yöntemi es geçmeyi seçmiş.

Akademisyenlerden, kendilerine sunulan iddialara ya da bilgilere şüphe ile yaklaşmaları beklenir. “Şüphe” (ve anlama çabası), bilimsel çalışmaların temeli olarak akademisyenin başlangıç noktalarındandır. Muhakkak ki Berger’in zikrettiği ama okuyucu ile paylaşmaktan imtina ettiği veriler var olabilir. Ancak, bu verilerin nerede olduğunu ve neden Berger’in elindeki fırsatlara rağmen bu verilerden eserlerinde bahsetmediğini sorgulamak akademinin görevidir.

Örneğin, Berger’e göre Türkiye dindarlaşmıştır ve bunun kanıtı olarak okuyucu ile veri paylaşmaktansa, şöyle bir akıl yürütmesi sunuyor:

p. Ben Ankara’ya iki kere geldim son 20 senede.

q. Görüyorum ki geçen 20 senede bayağı cami yapılmış.

Sonuç: O zaman Türkiye dindarlaşmıştır.

Berger’in böyle bir akıl yürütme ile sonuca ulaşacağını düşünmüyorsanız, “Sekülerleşme Yanlışlandı” yazısındaki 278. sayfaya bakmanızı rica ediyorum. Bir toplumun dindarlaştığını iddia etmek için cami sayısındaki artışa bakmak sekülerleşme tartışmaları için oldukça sorunluysa da, Berger’in gözlemlerinin aksine, Türkiye’de kişi başına düşen cami sayısının (AK Parti’den önce de sonra da) düşmekte olduğu rakamlarla ifade edilebilir durumdadır.2 Gençlik yıllarında “Sosyoloji, görünenin ardındaki görünmeyeni ortaya koymaya çalışır.” diyen Berger’in, yaşamının son zamanlarında gördüklerine bu kadar güven duymuş olması ve en temel bilimsel bilgi üretim basamaklarını yok sayması üzücüdür. Ancak, ondan daha üzücü olan, din sosyolojisi alanında çalışma yapanların Berger’in bu “verisiz” ve “yanlı” yazıları karşısında sorgulayıcı pozisyon almamalarıdır.

Berger’in verisiz iddialarının öznesi sadece Türkiye değildir. Özellikle Latin Amerika, ABD, ve İsrail de Berger’e göre desekülerleşmektedir. Ancak, meraklı okuyucu Berger’in eserlerinde bu ülkeleri kendi geçmişleri ile kıyaslayan herhangi bir çalışma ile -yine- karşılaşmamaktadır. Hâlbuki oldukça kısa bir Google Akademik taraması3, Berger’in bu iddialarının akademik çalışmalar ışığında yanlışlanabildiğini ortaya koymaktadır. Bahsi geçen bölge ve ülkelerde,

  1. İnançlı kişi sayısı ve ibadet etme oranları (Kiliseye gitme oranları) düşmektedir.
  2. Dinî ritüellere katılanların oranı azalmaktadır.
  3. Kilise bireylerin gündelik yaşamına daha az dahil olmaktadır.
  4. Hıristiyanlığın ve Museviliğin şekillendirme arzusunda olduğu “boşanma, doğum kontrolü, eşcinsellik, evlilik dışı ilişkiler” geçmişe kıyasla normalleşmektedir.
  5. Dindarlaştığı iddia edilen Amerika’da dahi doğan her 10 çocuktan dördü evlilik dışı dünyaya gelmektedir.
  6. Evet, ABD’de kiliseye gitme oranları Avrupa ülkelerine kıyasla daha yüksektir, ama bu bilgi, Amerikalıların geçmişe kıyasla kendi kiliselerine daha az ilgi gösterdiği gerçeğini değiştirmemektedir. Amerika’da 1960’lardan günümüze dinsiz sayısı 11 kat artmıştır. Daha basit anlatımla, boyları uzayan iki arkadaştan (ABD ve Avrupa), biri diğerine kıyasla daha az uzadı diye (ABD), onun boyunun kısaldığını iddia etmek olanaklı değildir.
  7. Latin Amerika’da kıtanın baskın doğaüstü öğretisi olan Katoliklik, 1950’lerden itibaren hızlı bir düşüş içerisindedir. Yükselen Pentecostal hareketler de Katoliklikten çıkanları dengeleyememektedir.

Görünen o ki, Berger’in verisiz iddialarının yer aldığı “yazıları” bir teorinin çöküşünü izah etmek için yeterli değildir. Zira, Berger’in iddiaları akademik verilere değil, istatistiksel olarak yanlışlanan kendi gözlemlerine ve belki arzularına dayanmaktadır. Ne yazık ki, onun ömrünün sonlarına doğru akademiye karşı gösterdiği özensizlik bizlerin dikkatinden kaçmış görünüyor. Bunun bir sebebi Berger’in otorite olması ise, muhtemelen bir başka sebebi ise iddia ettiklerinin, yani dinin geriye dönüyor olmasının kulağa hoş gelmesiydi.

Ancak, “dinin geriye dönüyor olduğu iddiası” akademi dışındaki kimliğimizi mutlu ediyor olsa da, akademik kültürümüz bu iddianın modern bilim paradigması ile sorgulanmasını şart koşuyor. Sosyologların amacı (özelde din sosyolojisi) ne dini geri döndürmektir ne de –mış gibi yaparak, dinin geri döndüğü algısını yaygınlaştırmaktır. Bunları yapan (hem de ajitasyon derecesinde) yeterince ideolog var; akademisyenlere bu noktada ihtiyaç olmadığı kanaatindeyim. Zira din sosyoloğu, disiplinin doğası gereği, “dönen” ya da “uzaklaşan” kutsala karşı akademik metinlerinde aynı mesafede yer almak durumundadır.

Berger’in veriye dayanmayan, sadece kendi gözlemlerinden yola çıkarak ortaya koyduğu bu iddialar başka akademisyenler tarafından ciddiye alınmasaydı çok sorun teşkil etmeyecekti. Ancak, Türkiye’deki akademisyenlerin de dahil olduğu dünyadaki geniş bir kitle Berger’in “din geri döndü” iddiasını sorgulamadan kabul etmiş görünmektedirler. Bu durumda hem Berger gibi saygın akademisyenlerin hem de bu saygın akademisyenlerin eserlerinden faydalanan meslektaşlarımızın daha hassas olmalarında fayda vardır. 

Saygın akademisyenler iddia ettikleri şeyleri akademik hassasiyeti olan bir üslupla ve verilerle destekleyerek yapmaktan vazgeçmemelidirler. Saygınlıkları ya da ünleri, onlara bilimsellikten uzaklaşma hakkı vermemelidir. Zira hem verilerle desteklenmiş iddialar akademik kültür/etik açısından daha değerlidir hem de saygınlık ve ün arttıkça, akademisyenin iddia ettiklerini sorgulamadan kabul edecek kitlenin sayısı artmaktadır. Bununla birlikte, bizlerin de, Berger iddia etmiş olsa dahi, okuduklarımızın akademik yeterliliklerini sorgulamayı bırakmamamız gerekmektedir. Böylece kendi üretimlerimiz daha sağlam veriler üzerinde şekillenecektir. 

Sekülerleşme teorisi, modernleşmenin doğaüstü öğretilerin toplumsal gücünü azalttığını iddia etmektedir. Bu iddiası haricinde başka bir iddiası yoktur. Bu dönüşümün bireyler/toplumlar için iyi ya da kötü olması ile ilgilenmemektedir. Yani bir “gelişimden” değil “değişim”den bahsetmektedir. Aktay’ın iddiasının aksine, dinden uzaklaşan toplumların daha iyiye gittiklerini iddia etmek hem sekülerleşme teorisyenlerinin hem de din sosyolojisinin alanına girmemektedir. 

Yani Sekülerleşme teorisi ne din düşmanlığı yapar ne de bir ideolojidir. 

Bununla birlikte, teorinin son noktası ateizm değildir. Zira bireylerin yaratıcıya duydukları inanç ve bağlılığın son bulacağına dair bir öngörüsü yoktur. Çünkü, kutsalın varlığına inanmak ile, kutsalın emir ve yasaklarını yerine getirmek farklı şeylerdir. Sekülerleşme bireylerin içsel/kalbî teslimiyetinden ya da inancından çok, bu teslimiyetin dışsal yansımalarını incelemektedir.

Sekülerleşme teorisi diğer tüm bilimsel olma iddiasına sahip teoriler gibi yanlışlanmaya açıktır. Bu durumda, eğer hem modernleşen hem de dindarlaşan bir toplum var ise, teorinin terk edilmesi ya da revize edilmesi gerekmektedir. Ancak ne Berger ne de Berger’in  sorgulanmaksızın referans olarak kullanıldığı eserler henüz böyle bir örneği okuyucu ile paylaşmamışlardır ve ta ki farklı bir örnek ile karşılaşana kadar, yani Berger’in iddialarını destekleyecek akademik çalışmalar ortaya çıkana kadar, bilimin gereği olarak, ünlü ve saygın otoritelerin veri içermeyen iddiaları bir teorinin çöktüğünü savunmak için kullanılmamalıdır.

Alanı korumak, ideolojimizden, inancımızdan, inançsızlığımızdan ve arzularımızdan daha önceliklidir. Kalıcı olan odur ve ona zarar vermemek, sadece genç akademisyenlerin görevi değildir.

Fotoğraf: Birmingham Museums Trust 


Notlar

  1. Berger’in sekülerleşmeye dair Türkiye’de en sık atıf alan eserleri

Berger, P. L. (1963). Invitation to Sociology, A Humanistic Perspective. New York: Anchor.

Berger, P. L. (2006). Günümüz Din Sosyolojisinin Problemleri. (Çev. ve Haz. A. Köse). Laik am Kutsal. İstanbul: Etkileşim. 87- 107.

Berger, P. L. (2008). Sekülerleşme Yanlışlandı. (Çev. M. A. Kirman). Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, XLIX (1), 271- 281.

Berger, P. L. (2014a). Dinin Krizinden Sekülerizmin Krizine. (Ed. A. Köse). Kutsalın Dönüşü. İstanbul: Timaş. 100-115.

Berger, P. L. (2014b). Sekülerizmin Gerilemesi. (Ed. A. Köse). Kutsalın Dönüşü. İstanbul: Timaş. 40-59.

Berger, P., Davie, G. & Fokas, E. (2008). Religious America, Secular Europe? A Theme and Variations. Burlington, VT: Ashgate Publishing Company

  1. 1985’ten 2017 yılına kadar cami sayısı %38 oranında artmıştır. Aynı yıllar içerisinde nüfus ise %53 oranında artış göstermiştir. 2000 yılı temel alındığı takdirde ise, 2000-2017 yılları arasında cami sayısındaki artış oranı %15 iken, nüfus artış oranı %17 olarak gerçekleşmiştir.
  1. Berger’in iddialarını yanlışlayan çalışmalar bu çalışmanın kaynakça bölümünde bulunabilir. (http://sekulerlesme.com/wp-content/uploads/2019/09/7.-Direnen-Teori-Sek%C3%BClerle%C5%9Fme.pdf)