Joe Biden’ın başkan seçilmesinden sonra ABD dış politikasının nasıl şekilleneceği ve dünyadaki güç mücadelelerinin nereye evrileceği uluslararası gündemi en çok meşgul eden konulardan birisi. Biden yönetimi, Dünyadaki mevcut çelişmeleri demokrasi ve otoriterlik üzerinden tanımlamış, Çin’i ABD’nin “stratejik rakibi” olarak belirlemişti. Zaten yirmi yıldır devam eden Çin-ABD rekabeti, Biden’ın Çin karşısında “Batı İttifakı’nı canlandırma” politikasıyla iyice kızıştı. Çin’in “Bir Kuşak Bir Yol” projesine karşı, G-7 ülkeleri arasında “Daha İyi Bir Dünyayı Yeniden İnşa Et” girişiminin gündeme getirilmesi, küresel bir kutuplaşmanın ilk habercilerinden görülüyor.

Akademisyenlerden Eleştiri: Kutuplaşma Yerine İş birliği ile Çevreleme

ABD’nin önde gelen akademisyenlerinden mevcut ABD dış politikasının kutuplaştırıcı potansiyeline yönelik uyarılar geliyor. Charles A. Kupchan ABD’nin Avrupa ve Asya’daki müttefiklerinin Çin’i doğrudan karşılarına almak konusundaki çekincelerini gündeme getirirken, demokrasi ve otoriterlik ikiliğinin tarihsel olarak birbirine rakip olan Rusya ve Çin’i birbirine daha çok yakınlaştırdığına dikkat çekiyor. Kupchan, bir tür Nixon stratejisiyle Rusya ile iş birliğinin Çin’e karşı ABD’nin elini güçlendireceğini belirtiyor.[1] Yakın zamanda Daron Acemoğlu da ABD-Çin çekişmesinin Soğuk Savaş rekabetine benzer yapıya bürünmesinin risklerini ele alan bir yazı kaleme aldı.[2] Acemoğlu yazısında günümüzün karşılıklı bağımlılık dünyasında küresel iş birliğinin ne derece önemli olduğuna dikkat çekiyor. Demokrasi savunusu önemli olsa da iklim değişikliği gibi insanlığı tehdit eden küresel tehditlere karşı Çin ve ABD’nin iş birliği yapmasının önemini vurguluyor.

Demokrasi Mücadelesine Duyulan İhtiyaç: Küresel Sorunlar Küresel İşbirliğini ve Küresel Çözümleri Gerektiriyor

Öte yandan, bu tartışmalar, dünyanın tüm demokratlarının ve ilericilerinin kafa yorması gereken bazı soruları gündeme getiriyor. “İnsanlığı ve geleceği tehdit eden en yakıcı sorun ne?” sorusu, bu soruların başında geliyor. Otoriter yönetimlerin insan potansiyelini ölümüne tehdit ettiği ve demokratik yönetimlerin küresel felaketlere karşı uzun vadeli politikalar geliştirmesinin önüne geçtikleri şüphe götürmez gerçekler. İklim felaketi, kontrolsüz göç, terörizm, şiddet gibi hem bizleri hem gelecek nesilleri tehdit eden yakıcı sorunlar olduğu da tartışmasız bir gerçek. Küresel iş birliği yapılmaksızın bu sorunların çözülmesi mümkün değil elbette.

Ancak otoriter zihniyet, bu yakıcı tehditleri besliyor. Otoriter yönetimler, ticari ve askeri rekabeti sekteye uğratmamak adına bu küresel sorunların çözümüne kaynak ayırmadığı gibi ”demokratik” kurumlar yine aynı rekabette geriye düşme kaygısıyla yeterince çözüm odaklı olamıyor. Bu sorunlarla mücadelede katılımcı bir zihniyet ile şeffaf bir yaklaşım gerektiği de unutulmamalı. Bu açıdan küresel tehditlerle mücadele ve demokrasi mücadelesi birbirinden çok da ayrılabilir değil. Zira otoriter rejimler demokratikleşmedikçe gerçekten hepimizi ilgilendiren bu sorunların çözümleri için yapılması gerekenler sürekli ertelenecek veya yapılanlar yeterli gelmeyecektir. Bu açıdan, insan potansiyeline, gelecek nesillerin bekasına ve ekosisteme yönelik tüm bu sorunlara karşı kapsamlı ve doğru bir strateji geliştirilmesi gereği giderek daha da yakıcı hale geliyor.

”Demokrasi” ve ”Otoriterlik”: Gerekli Ama Yetersiz Bir İkilik

Dünya politikasını devletler bazında demokrasi ve otoriterlik üzerinden şekillendirmenin ciddi riskleri var. Demokrasi, bazı Batılı devletleri ortaklaştıracak bir ideal olabilir. Fakat, politikaların bu ikilik temel alınarak inşa edilmesi “otoriter” liderleri güçlendirerek güçlerini konsolide etmelerine neden oluyor. Ayrıca, Batı’nın emperyal “demokrasi ihracı” politikalarının hiçbir yere esenlik getirmediği, gelişmekte olan ülkelerde unutulmuş değil. Bu hatıraların daha sivil soslarla canlandırılması Batı karşıtlığını haklı olarak besliyor. İşin kötüsü, Batı karşıtlığı, otoriter eğilimleri olan siyasilerin söylemleri üzerinden derin bir demokrasi karşıtlığına evriliyor. Bu durum gelişmekte olan ülkelerdeki demokrat ve ilericilerin hareket alanını kısıtlıyor.

Dolayısıyla, demokratik güçlerin siyasal söylemleri ve otoriter rejimlerin hâkim olduğu ülkelerdeki muhaliflere verdiği cüretkâr destek, otoriter rejimlerin kendi kitlelerini konsolide etmelerine malzeme sunuyor. Ne var ki, otoriter rejimlerle mücadele eden muhalefetin uluslararası dayanışmadan mahrum kalması, zaten orantısız güç sahibi otoriter rejimleri çok avantajlı bir konuma yükseltiyor.

Demokratik dayanışmanın alternatif yollarını bulmak, otoriter rejimlerin gerçek güç kaynağı olan silah ve finans desteğini kesmek daha akıllıca adımlar olacaktır. Batı’nın sivil ya da askeri ”demokrasi ihracı” üzerinden dayattığı veya dayatabileceği emperyalist politikalara ise bir avuç azınlığın ad hoc önlemleriyle değil, toplumun tüm katmanlarının demokratik katılımıyla oluşturulacak ortak bir akılla karşı çıkmak gerekir. Böylece popülizmin tırmandırdığı şovenizm ve şovenizmle birlikte kendini yeniden var eden otoriterliği aşındırmak ve küresel sorunların çözümlerine katkı sunmaya gönüllü bir demokratik ağ oluşturmak mümkün olabilecektir.  

“Dünyanın tüm ilerici kesimleri, neden ABD’nin liderliğinde hareket etsin, kendi çıkarlarını ABD çıkarları üzerinden tanımlasın?” sorusu da yakıcı bir soru. ABD dünyadaki tüm demokratları tekeline alarak yeni bir hegemonya mücadelesine soyunuyor. Ancak, ilerici toplumsal kesimler sosyal medya çağında, ABD’nin hegemonik hayaletine alet olmayacak gibi duruyor. Böyle oldukça ABD’nin “yeni” dış politikası sınırların muğlaklaştığı ve hayali bir jeopolitik mücadelenin ötesine geçmeyecek. ABD başta olmak üzere, Batılı liderlerin, artık demokrasiyi araçsallaştırmaktan, demokratları domine etme çabasından vazgeçmesi, dünyayı özgürleştirecek ve insanlığı tehdit eden sorunlarla mücadeleyi hızlandıracak en doğru hamle olabilir.

Demokratik Mücadele ”Demokratik” Ülkelerde de Yükseltilmeli

Demokratik ağların tesis edilmemesi sadece gelişmekte olan ülkeler açısından değil gelişmiş ülkeler açısından da sorun teşkil ediyor. Zira AB’de yükselen popülizm ve şovenizm, Brüksel’in Avrupa yerelleriyle yeterince etkileşmemesinin, AB’nin kurucu değerlerine veya temel kurumlarına karşı çıkan toplumsal kesimlerin temsiline gerekli önemi vermemesinin, teknokratlaşmasının ürünü biraz da. AB ülkelerinde seçimlere katılım oranlarının bu denli düşük olması, İngiltere’de UKİP veya Fransa’da NF gibi aşırı sağ güçlerin yükselmesi demokrat katılımın teknokratlar eliyle tasarlanmış ”demokratik bir ideale” hızla ve aşırı bürokratik bir yöntemle ilerlenmesi pahasına es geçilmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla, demokrasi ve demokratik katılım salt otoriter rejimlerle mücadele için değil, halihazırda demokratik olan ancak otoriterleşme eğilimi taşıyan siyasal hareketlerin yükselişe geçtiği ileri, ”demokratik” dünya için de elzemdir.

Küresel sorunlar küresel çözümleri gerektiriyor. İşte bu yüzden demokrasi yalnızca otoriter ülkeler içinde değil küresel ölçekte ele alınması gereken bir sorun. Biden yönetiminin ortaya çıkması bile bu tür bir otoriterleşme tehlikesine karşı bulunmuş palyatif bir çözüm. Mesele, bu palyatif çözümü ayakta tutmaya çalışmak yerine, bunu bir başlangıç adımı olarak ele alıp kalıcı, hatta daha etkili demokratik çözümlere odaklanmak.

Fotoğraf: Frederic Köberl


[1]https://www.project-syndicate.org/commentary/biden-foreign-policy-cold-war-ideology-or-twenty-first-century-pragmatism-by-charles-a-kupchan-2021-05

[2]https://www.project-syndicate.org/commentary/dangers-of-us-china-decoupling-by-daron-acemoglu-2021-07?utm_source=twitter&utm_medium=organic-social&utm_campaign=page-posts-july21&utm_post-type=link&utm_format=16:9&utm_creative=link-image&utm_post-date=2021-07-23