Türkiye’nin gündemlerinden birisi, Cumhurbaşkanı’nın sosyal medyaya “düzenleme” getirme projesi. Tartışmanın fitilini ateşleyen ise bir kaç gün önce Erdoğan’ın Youtube’da canlı yayınladığı “Gençlerle Video Konferans Buluşması” ve canlı yayında Cumhurbaşkanının seri “dislike” alması, yayın akışında doğrudan eleştirilmesi. Türk toplumu psiko-sosyal olarak daha evvel bunu yapabilecek bir toplum değildi. Peki ne değişti? Bu yazıda psikodinamik perspektiften değişen toplum yapısını sosyal medya ve “dislike” vakası üzerinden izah etmeye çalışacağım.

Her toplumda aynı tip kişilk yapısı yaygın olarak görülmez. Evvela belirteyim, bahsedeceğim kişilik yapıları (personality trait) patolojik parçalar içerse de tamamen patolojik vakalar değildir.

Kimi toplumlar, mesela İskandinav toplumları; daha içe dönük, fantezide yaşayan, duygularını belli etmeyen, daha “şizoid” toplumlarken; kimileri, mesela Latin Amerika toplumları gibi, daha dışa dönük, sıcak kanlı, duygularını açıkça belli eden, daha “narsisistik” toplumlardır. İklim, iktisadi hayat, gelenekler, siyasi ortam, toplumun tarihi ve sosyolojisi bu ortalama kişilik yapısının yaygın görülmesini sağlar. Bir kişilik tipi yaygın olunca, ülkenin muktedir segmentinin bireyleri bu kişilik yapısında olunca, toplumun normları da bu kişilik tipinin etrafında oluşur.

Türk toplumunun ortalamasını, bir psikolog olarak değerlendirirsem; ödipal çatışması olan, yoğun süper ego baskısı bulunan, gizli (closed) narsisistik kişilik yapısı diye tarif ederdim.

Kullandığım terimleri yazının bağlamında kısaca izah edeyim; ödipal çatışma otoriteyle (babayla) yetişkinler arası kooperasyon ilişkisi kuramamak, çatışma yaşamaktır. Eğer birey, otoriter ve “sert” bir baba figürü ile yetişmişse, bizim toplumda yaygın görüldüğü gibi, ödipal çatışma yoğun süper ego baskısı formunda gelişir. Bu formda çatışma, kendini itaat kültürü şeklinde gösterir. Pasif agresif muhalefet görülür, ancak birey de, toplum da cepheden otorite ile çatışacak cesareti bulamaz. Bireysel sınırlarını koruyamayan, arzularını hukuken değil, ahlaki olarak meşrulaştırma mecburiyetine giren ve otoriteden saklanarak yaşamaya çalışan bir toplum yapısı oluşur. Türkiye’de yaygın görülen gizli alkol tüketmenin de hakkını sivil bir şekilde savunamamanın da problemli toplumsal cinselliğin de altında bu çatışmanın etkileri bulunur.

Narsisistik yapı ise kısaca kendini değersiz hissetme ile aşırı değerli olduğuna, olması gerektiğine dair inancın çatışmasıdır. Kişi bir taraftan kendini çok değerli ve yüce hisseder, bir taraftan da acaba böyle değil miyim şüphesi duyar. Çok değerli ve özel olmamak, sıradan olmak bir felakettir, değersiz ve önemsiz olmaktır. İki uç arasında makas ne kadar açılırsa pataloji o kadar artar.

Narsistik kişi doğal olarak, her şeyin en iyisini hak ettiğine inanır. O Tanrının seçilmiş ve özel kuludur. Trafikte yol hakkı her zaman onundur, tartışmalarda hatasız ve haklıdır, mahallenin en güzel kızı/en yakışıklı erkeği onu sevmelidir, eğitimi olmasa dahi ülkeyi versen üç günde “adam” eder. Ancak, içinde yaşadığı şüpheden dolayı, bu sıradışı mükemmelliğini her daim topluma onaylatma ihtiyacı duyar. Ya kendini yüceltmelidir ya da beceremezse toplumu aşağılamalıdır. Klasik, kitabi narsisist böyledir. Kişilik yapısının doğası gereği grandiyözitesini teşhir etmeye mecburdur.

Ancak narsisistik kişilik yapısı, daha önce bahsettiğim otoriter baba figürü altında ezilmiş ise, kendini gizli (closed) narsisist olarak gösterir. Aynı hırs ve büyüklenmeciliği taşır ancak bunu teşhir edemez. Utanır ve korkar. Toplumsal norm da böyle şekillendiyse bireyler büyüklenmecilik arzusunu başkasını yücelterek gösterir. “Ben seni döverim” diyemez, “benim babam senin babanı döver” der. “En büyük benim” diyemez, “en büyük Fenerbahçe, Galatasaray vs.” der. Kendi takımı en büyüktür, rakipleri hiç kimsedir, değersizdir.

Bu yapı otoriteyi yüceltir ve her daim boyun eğer. Otoritenin toplumsal tezahürü olan devlet yücedir. Onu temsil eden tüm simgeler kutsaldır. Kutsal olmasa dahi korku nesnesidir. Polis görünce yolunu değiştirir, karşılaşmak istemez. Müdürünün arkasından söylenir ancak, yüzüne karşı hakkını savunamaz. Cumhurbaşkanı gibi devletin en tepesindeki kişiye ise “dislike” atmaya cesaret edemez.

İşte “Z” kuşağı burada farklılaşıyor. Onlar beş kardeşli evlerde ilgisiz büyümemiş bir nesil. Kendi yüceliğini hayatı boyunca gösterememiş ebeveynlerin, özenle, ilgi ile proje olarak yetiştirdiği çocukları. Okulda, evde fiziksel şiddet görerek değil, otorite ile dalga geçerek büyümüş gençler onlar. “Varlığını Türk varlığına armağan etmeyen”, kendini özel ve değerli hisseden kişiler. Bu kuşağı hamaset ile etkilemek, devlet ile korkutmak çok kolay değil bu yüzden.

Bu sebeplerle, Z kuşağı kendi imajını, fikirlerini Youtube’da, Instagram’da, sosyal medyada açıkça ifade edebiliyor. Standart dışı olmaktan çekinmiyor, bunu göstermekten rahatsızlık duymuyor, utanmıyor. En önemlisi otoriteden kendinden evvelki kuşaklar kadar korkmuyor. Bu kuşaktakiler hiç çekinmeden devletin en üst makamındaki, kendileri ile iletişim kurmaya çalışan Cumhurbaşkanına dislike atıp, O’nu istemediklerini söyleyebiliyor. Kendinden evvelki kuşakların pasif agresif gösterdikleri öfkelerini, arzularını daha net gösterebiliyor.

Şu anda seçmenin %20’sini Z kuşağı oluşturuyor. Sayıları arttıkça, toplumsal normları domine ettikçe z kuşağının etkisini tüm toplumsal alanlarda daha çok göreceğiz. Türkiye’nin kronik problemleri bu kuşak ile çok değişik bir form alacağa benziyor. Devlet birey ilişkileri, din-toplum ilişkisi, kutsallar, kimlikler, Kürt meselesi bu kuşağın etkisi ile farklı şekilde seyredecektir.

Bu sebeple z kuşağını daha iyi anlamalıyız ve muhtemelen daha çok konuşacağız. Türkiye’de yıllardır tüm problemlere rağmen neden toplumsal bir patlama olmadığı söylenir. Ekonomik ve siyasi krizlerin sonunda Türk toplumu sınırlı tepki verir ama günün sonunda devlete itaat eder. Bu kuşak, 68’lilerin batıda yaptığı büyük paradigma sıçramasının benzerini Türkiye’de yapacağa benziyor. Cinsel özgürlük de, devletle ilişki de bu kuşakla değişecek. Onlar özel insanlar, buna inanıyorlar ve göstermekten de çekinmiyorlar; bize de, iktidara da onların “özel” olduğunu kabul etmekten başka seçenek bırakmıyorlar.

Fotoğraf: Callum Shaw