Meslektaşım Onur Alp Yılmaz’ın CHP Kurultayı: Her şey gerçekten yolunda mı? başlıklı yazısını ilgiyle okudum. Kamusal ortamdaki CHP yorumlarına dair bir süredir aklımda olan bir takım sorunları yazıya dökmek için vesile yaratan Yılmaz’a, tartışmayı başlattığı için teşekkür ederim.

Yılmaz’ın temmuz ayında toplanan CHP 37. Olağan Kurultayı etrafında yaptığı yorumlar aşağı yukarı şu şekilde:

  1. CHP “politika üretmeye değil, politika yapmaya talip” olup, “koşulları bir bağımsız değişken olarak kabul etmiş, politikasını ise bu bağımsız değişkene bağımlı hâle getir”en “konjonktürün stabilliğine” inanmıştır. 
  2. “Hegemonya” kavramı kullanılarak bakılırsa, hegemonyasını yitiren CHP, panikle olmasa bile birinci maddede anlatıldığı şekilde kendini ittifak politikasına ve “halkın sandıkta her şeyi çözeceği” inancına teslim etmiştir. CHP sivil toplum alanında (sendikalar, meslek odaları) örgütlenme imkanlarını göz ardı etmektedir. Sosyal demokrasiden uzaklaşmaktadır ve AKP’ye benzemektedir.
  3. Bunların yerine, CHP hızla sosyal demokrasiye dönmeli, bilhassa toplumdaki üretici güçleri örgütlemelidir. Başörtüsü sorunundan diğer çeşitli sorunlara, AKP hegemonyası sınıf perspektifinden ele alınmalı, CHP parti organizasyonunu da bu yönde güncelleyip bir karşı-hegemonya kurmalıdır.

Sosyal demokrasiyle ilişkilendirilen CHP’nin, sosyal demokrat olabilmesi fikrine temelde katılmakla beraber, konuyu siyaset biliminin temel kavramları üzerinden yorumlayacağım. Bunu yaparken de kamuoyunda son kurultay çerçevesinde yapılan bir takım tartışmalarda eksik bulduğum noktaları gündeme getireceğim.

  1. Siyasal Yarılmalar (Political Cleavages): Türkiye’de “parti sistemlerine” dair yorumlar, Lipset ve Rokkan’ın farklı (sağ-sol, zengin-fakir, kentsel-taşralı, seküler-dinsel) siyasal yarılmaların parti oluşumuna etkisini açıkladıkları çok eksenli model yerine, Şerif Mardin ilhamlı, tek eksenli bir merkez-çevre yarılmasına indirgenerek yapılmaktadır. 1966-80 arasında CHP’yi adım adım değiştiren Ortanın Solu/Demokratik Sol hareketini pek de göz önüne almayan bu okuma, 2002 sonrasında CHP’yi “merkezi-sol-batıcı-laik-ilerici” denilen kesimlerin temsilcisi olarak, çevredeki yoksul ve dindar halk kitlelerinin sömüreni olarak kodlamaktaydı. “İSKİ skandalının” ve 28 Şubat’ın “ilerici-laik” aktörleri olan sosyal demokratlar, sağ-popülistlerce “halk düşmanı seçkinler” olarak kodlanmıştı. Başka bir deyişle CHP “çevrenin” düşmanıydı; çünkü bu “sol” parti, kendini zengin etmekten başka bir amacı olmayan bürokratların ve beyaz Türklerin dışlayıcı politikalarının “özsel” ve “genetik” kaynağıydı. Bir diğer deyişle, sol ve sağ CHP muarızları, CHP’yi ideolojisi ve tarihi üzerinden bir köşeye sıkıştırmak ya da CHP’li aktörlerin fikirlerini ve eylemlerini önemsizleştirmek için indirgemeci bir tarih yorumuna başvurabilmektedir. CHP’li adaylar siyaset yaparken, tek düzleme indirilmiş farklı farklı toplumsal yarılmaları aynı anda aşmak gibi bir sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Siyasi partilerin siyasi yarılmaları yerinden oynatabileceği ihtimali CHP söz konusu olunca yok sayılmaktadır.
  2. Popülizm: “Düşman seçkinler”in partisi CHP, Deniz Baykal döneminde tahminen o yılların “üçüncü yol sosyal demokrat” politikalarına sahip çıkarak, bir yandan da 1970’lerin “güvenlikleştirilme” tecrübesinin etkisiyle, popülist kutuplaştırma politikasının aktörlerinden biri olmuştu. Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olarak ilk dönemlerine de damga vuran bu kutuplaşma politikasından son yıllarda farkedilir şekilde vazgeçilmiş gibi görünüyor. Özellikle başörtüsü meselesinde verilen özeleştiri ve ideolojik-merkezde konumlanarak  diğer partilerle ittifak kurma politikası, popülizmi aşma stratejisi olarak okunabilir. Bu aynı zamanda gittikçe otoriterleşen ve kurumsal denge mekanizmalarını tarumar eden bir iktidara karşı yalnız kalmama taktiği olarak da düşünülebilir. Velhasıl, kutuplaşmadan kaçınma ve ittifak stratejisi CHP’nin “sosyal demokrat” kimliğinin zayıfladığı ya da sağa kaydığı yorumuna sebep oluyor.

CHP’nin son yıllarda geçirdiği dönüşümün tartışmaya açılmasında yukarıda saydığım açılardan bazı eksiklikler olduğunu teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Bu eksiklikleri görebileceğimiz bir tartışma için iyi bir örnek Muharrem İnce’nin 2018 Seçimlerindeki cumhurbaşkanlığı kampanyasıdır: Bu kampanya, “CHP’nin öz evladı” bir adayın, parti tabanını rakibi ile kutuplaşarak toparlaması ve bir araya getirmesi; bunun sonucunda da kaybetmesinin iyi bir örneğidir. Sol bir aday, sağ seçmenin hoşuna gidebilecek tarzına rağmen kitlesini kutuplaştırmıştır. Bu da sağdaki insanların bir kısmında kazanımlarını kaybetmeleri korkusuna sebep olmuş, “negatif kimliklenmeyi” tetiklemiş ve İnce’nin kaybetmesine neden olmuştur denebilir. Bunun sebebi, Soğuk Savaş döneminden kalan “sol-sağ” gibi ve “dindar-seküler” gibi iki yarılmanın tek bir aday ile partisi nezdinde tek boyutlu olarak okunması; bundan dolayı iktidarın yer yer “teröristlik” suçlaması ile de kutuplaştırmayı daha da derinleştirmesi olarak görülebilir. Kısacası, hem sol hem seküler olmak üzerinden “gayri-milli” ve “terörist” olarak kodlanan bir CHP adayı şu anki ana akım ve sosyal medya ortamlarında, sosyal demokrat politika üretimini teknik ve rasyonel bir düzlemde tartışmaktan çok, neden “terörist” olmadığını ya da “gayri-milli” olmadığını anlatmak zorunda kalacaktır.

Bu tip bir “üst-yarılmanın” (master-cleavage) aşılabilmesi için yeni bir “hikayeye” ihtiyaç duyan Kılıçdaroğlu bu yolda iki adım attı: İlk olarak, “laik-dindar” yarılmasını aşmak için özeleştiri verip, CHP’nin daha önce bir araya gelemediği toplum kesimleri ile iletişim kurmak ve ikinci olarak, iktidar bloğunun çekirdeğini parçalayıp o cenahın muhaliflerine alan açmak. En ciddi hamlesi ise 2017 Yazındaki “Adalet Yürüyüşü”ydü. Bu tarihten itibaren CHP yöneticileri, hem çeşitli sivil toplum kesimleri ile hem de ideolojik terazinin sağındaki partilerle (ve kısmen HDP ile) bir araya geldi. 2019 Yerel Seçimleri ve İBB Başkanlığı tekrar seçimlerinin CHP açısından olumlu sonuçlanması; yeni bir hikaye kurulması, başarılı sandık organizasyonları gerçekleştirilmesi, sağ seçmenle Kürt seçmene de aynı anda ulaşabilen adaylarla seçimlere katılmak gibi adımlarla mümkün oldu. Özellikle en büyük üç büyükşehirde CHP’li belediye başkanları, yerel tarımsal üretici güçlerin geliştirilmesi, “dayanışmacı” (solidarist) diyebileceğimiz sosyal kampanyalar ve kaynak dağıtımı ile sosyal demokrat ilkelerle bağdaşabileceğini düşünebileceğimiz bir tür siyaset üretimine girişebildiler. Kısacası CHP merkez teşkilatı, bilhassa siyasi elitler nezdinde siyaset yapmaya odaklanırken, yereldeki teşkilatlar ve belediyeciler politika üretimine (policy entrepreneurship) başlayabildi. Bu ancak ve ancak, tek düzlemli “sol/laik/merkezi-sağ/dindar/çevre” yarılmasının, Adalet Yürüyüşü sonrasında Kılıçdaroğlu’nun siyasi eylemleri ile aşılması sonucunda mümkün oldu. Kılıçdaroğlu’nun tercihlerinin siyaset yapmak ve yerel yönetimlerle siyaset üretiminin yolunu açmak olduğunu düşünmek için ciddi sebepler var.

Diğer bir açıdan, CHP’nin “merkezi ittifak” kurmak yerine soldan bir karşı-hegemonya kurması fikri, Laclau ve Mouffe’un “antagonizmacı” sol-popülist strateji önerisini akla getiriyor. Güney Avrupa’da, Syriza ve Podemos deneyimlerine ilham olan bu öneriye; sol-popülizmin, eleştirir gibi yaptığı “Peronizm”i yeniden üreten ve demokrasinin altını oyan bir siyasi teoloji olduğunu ya da biçimsel demokrasiye bağlı kalırken, aşmaya söz verdiği kimi otoriter pratikleri yeniden ürettiğini söyleyerek, eleştirel yaklaşan siyaset bilimcilerin dediklerini önemsemek gerekiyor diye düşünüyorum. Türkiye’de de Bülent Ecevit’in özellikle 1973 sonrasında doktriner sol bir çizgiden daha popülist bir çizgiye kaymasının, fikirlerin değil silahların konuştuğu yapısal koşullarla birleştiğinde, Türkiye’de sosyal demokrasinin kurumsallaşmasına ket vurduğunu düşünebiliriz. Bu tip bir karşı-hegemonik siyasetin, hırslı liderlerin elinde popülizm tuzağına dönüşmesi ihtimali dikkate alınmalı. Dikey ve yatay hesap verilebilirlik ilkeleri ile denge kurumlarının bir türlü sağlam zemine oturmadığı bir kısır döngüye girmek, Türkiye tarihinde, hem de bazen CHP’li aktörler elinden, görülmüş ve yine görülme ihtimali olan bir olgu olarak önümüzde duruyor. Bu yüzden, şu anki CHP yönetiminin popülizmden uzak durması, kalıcı bir demokrasiyi tesis edebilmek adına önemli bir adım sayılabilir.

Yolunda Gitmeyen Şeyler

 Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi ve hemen akabinde 37. CHP Kongresi, CHP’nin politikalarının tartışılmasına zemin hazırladı. 37. Kurultay’daki, (bir kısmı pandemi kaynaklı) demokratik eksiklikler bir yana, tartışma çoğunlukla CHP yönetiminin ideolojik tercihlerine odaklandı. Bu tartışmaları Kılıçdaroğlu ve muarızları açısından ayrı ayrı ele almak gerekiyor. Bunu yukarıda bahsettiğim ideolojik açıklık eksikliğini tartışarak yapacağım. Zira, yukarıda anlatmaya çalıştığım indirgenmiş siyasi yarılmalar ile popülist kutuplaşma arasında sıkışmama çabasının uygulanma biçimi, ideolojik bir çelişkiye işaret ediyormuş gibi görünüyor.

  1. Kılıçdaroğlu, son aylarda siyasi tercihlerini etkileyebilecek olan fikirlere dair ipuçları taşıyan metinler yayınladı. Bu fikirleri çok basitçe, “demokrasi” ve “yeni devletçilik” olarak özetleyebiliriz. Bu kavramlar sosyal demokrasi gibi pragmatikliğiyle ünlü bir ideoloji için bile oldukça “saydam” sayılabilir. Sosyal demokratik kavramların politik içeriklerinin “apolitikleşmesi” parti içi muhalefetin ve parti dışından CHP’yi eleştirenlerin temel argümanlarından da biri. Kılıçdaroğlu’nun yazılarındaki erken-Cumhuriyet dönemine referanslarına bakacak olursak ideolojik-merkeze oturmaya çalışan bir refah devleti siyasetinin ima edildiğini düşünebiliriz. Fakat, henüz bu kavramların altının; günümüzün her kesimden insanı ezen koşullarını açıkça ifşa eden ve gelecekte bunu aşmaya yönelik bir tahayyül ortaya koyacak bir içerikle doldurulabildiğini söylemek zor.
  2. Aytuğ Atıcı, Tolga Yarman ve İlhan Cihaner’in muhalefeti Kılıçdaroğlu’nun “apolitik siyasetine” soldan tepkiler olarak okunabilir. Ortaya kolay ulaşılabilir bir metin koyan Cihaner ekibinin Kılıçdaroğlu’na yönelttiği temel eleştiriler “merkez sağ siyaset” takip etmek ve “antidemokratik uygulamalar”dır. An itibariyle Cihaner ve ekibinin işaret ettikleri geleceğe yönelik sol siyasetin ne olduğu ve bu yöndeki fikirsel hazırlıkları konusunda sorular mevcut. Demokratik sokak hareketlerine yapılan vurgu belli bir ayrışma sağlasa da Cihaner ekibiyle, CHP genel merkezi arasında, gelecek planlarına dair derinlikli tartışma eksikliği konusunda bir fark görünmüyor. Cihaner ve ekibinin (tıpkı Kılıçdaroğlu ve kadrosu gibi) siyasal “manifestolarını” oluştururken, 1966 ve özellikle 1980 sonrası CHP/SHP içindeki tartışmalara neden uzak yahut ilgisiz kaldığı bir soru işareti olarak önümüzde durmaktadır. Çeşitli CHP’li aktörlerin, sadece erken-Cumhuriyet döneminden ibaret olmayan, zengin kurumsal ve entelektüel bir tarihin mirasçıları olduklarını hatırlamalarını, bu mirası ciddiye almalarını, geçmişten öğrenip geleceğe bakmak adına önemli buluyorum.

Sonuç Yerine

CHP kendisine atfedilen siyasi kimlikleri, bunların kaynaklandığı siyasi yarılmaları aşarak yahut etraflarından dolaşarak aşmaya çalışmaktadır. Bu noktada “sağ-sol” ikiliği de CHP’li aktörleri kendini ideolojik yüklerin altında bırakmadan aşmaya zorlamaktadır. Ancak CHP’li aktörler, sosyal demokrasinin dönüştürücü siyasal potansiyeli de göz önüne alındığında, siyasal yarılmaları yerlerinden oynatabilirler. Burada CHP’li belediyecilerin ve onlarla yakın çalışan CHP il teşkilatlarının önemine işaret etmeliyim. Eğer bu kadrolar geleneksel partizan kaynak dağıtımının ötesinde şeffaf ve sosyal demokrat değerlere göre programlanmış bir siyaseti kendi yerelliklerinde sürdürülebilir kılarlarsa demokrasiyi kurumsallaştırmaya yönelik merkezi-ittifak stratejisini özgürlükçü ve sosyal bir politikayla bağdaştırabilirler.

CHP’li aktörlerin bir yandan kendilerine atfedilen özsel/tarihsel değişmezlikten ve atıllıktan, yani  CHP’yi “iki koyun güdemez” bir parti olma yaftasından kurtulmaya çalışmalarını ve bir yandan da geniş tabanlı ve kapsayıcı bir kurumsal demokrasiye yönelik adımlar atmalarını takdir edilebilir buluyorum. Ancak, Yılmaz’ın da vurguladığı gibi günümüzün toplumu ezen koşullarına karşı; sivil toplumu önemseyen, açık, rasyonel ve anlaşılır çözümler üretebilmeleri de topluma gelecek tahayyülü sunabilmek için elzem bir ikinci adım. Olof Palme’den ilhamla söylersem; CHP’lilerin sadece demokrasiyi zincirlerinden kurtarmak ile yetinmeyip, “zincirsiz demokrasinin” nasıl kurulabileceğini vatandaşa anlatabilmeleri ve yerel yönetimlerle elde ettikleri potansiyeli gerçekleştirebilmeleri gerekiyor.