21. yüzyıla Avrupa Birliği hayali ile giren Türkiye bugün mevcut demokratik kurumları, bürokratik rasyonaliteyi ve bireysel özgürlükleri en hızlı tüketen ülkeler arasında yer alıyor. Siyaset bilimciler ve uluslararası gözlemciler Türkiye’nin uğradığı siyasal erozyonu anlamaya çalışıyorlar. Literatüre baktığımızda genellikle sivil-asker ilişkileri, 2010 referandumu, Erdoğan’ın kurduğu ittifaklar, muhalefetin basiretsizliği, Gezi protestoları, 15 Temmuz gibi olay ve aktörlere yoğunlaşıldığını görüyoruz. Oysa, olan biteni ülke içi değişkenlere ve kritik dönemeçlere indirgeyerek açıklayan yaklaşımlar AKP otoriteryenizminin uluslararası bağlamını büyük ölçüde ihmal ediyor. Oysa Erdoğan, iç siyasetteki ajandasını uluslararası dinamiklerle uyumlaştırma konusunda oldukça maharetli bir lider. Erdoğan’ın, Makyavelyan anlamda, iç siyasetteki virtue’sunu analiz etmeye çalışırken çoğu zaman bunu mümkün kılan uluslararası fortuna’sını ıskalıyoruz.

Bu bağlamda, literatürdeki eksikliğe dikkat çekmek amacıyla, bu ve bir sonraki yazıda (1) uluslararası sistemdeki güç dağılımı ile küresel rejim trendleri arasındaki ilişkiyi ve (2) ortaya çıkan uluslararası çok kutupluluğun AKP’nin otoriterleşme projesine sağladığı olanakları değerlendireceğim. Kısaca, Batılı ülke ve uluslararası kurumların kaldıraç etkisinin azalmasıyla ve illiberal ülkelerin etkinliğinin artmasıyla birlikte AKP iktidarının otoriterleşme projesi için elverişli uluslararası koşulların oluşmaya başladığını ileri sürüyorum. Başka bir ifadeyle, Batılı ülkelerin ve AB’nin Türkiye üzerindeki dönüştürücü gücündeki azalmaya paralel olarak; dış politika oryantasyonu bakımından Avrasyacılığın yükselişi, otoriter kalkınma paradigması ve ucuz kredi imkanları bakımından Çin ile yakınlaşma ve ekonomik darboğazlarda sıcak para akışı vadeden Katar ile flörtleşme, AKP’nin otoriterleşme projesinin uluslararası politika uzantıları olarak görülmelidir. AKP’nin illiberal uluslararası aktörlerle ilişkisini ve bunun sunduğu fırsatları serimlemeden önce bunu mümkün kılan uluslararası yapısal değişime değinmekte yarar var.

Uluslararası Güç Dağılımı ve Demokrasinin Akıbeti

Uluslararası sistemin yapısı ile dünya genelindeki rejim trendleri birbiriyle yakından ilişkilidir. Carles Boix’in dediği gibi uluslarası sistemin yapısı “demokrasi ve otokrasi yanlısı güçlerin diğer ülkeleri üzerindeki kaynak ve stratejilerini etkilemektedir.” Gerçekten de, Berlin Duvarı ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla birlikte ortaya çıkan tek kutuplu uluslararası sistem, demokrasi teşviği (democracy promotion) için geniş bir alan açmıştı. ABD, AB, IMF ve Dünya Bankası geçiş ülkelerinde ve gelişmekte olan ülkelerde demokratik kurumların yerleştirilmesi için kritik roller oynamışlardı. Zira 1990’lar boyunca ve 2000’lerin başında Batılı demokrasilerin ve uluslararası kurumların küçük-orta ölçekli otoriter ve hibrid rejimler üzerinde dönüştürücü gücü yüksekti; “koşulluluk” (conditionality) mekanizmaları kolaylıkla işletilebiliyordu. Öte yandan, otoriter ülkelerin materyal güçleri ve ideolojik meşruiyeti demokrasi teşviğini engelleyecek kadar güçlü değildi.

Zeitgeist demokrasiden yanaydı.

Geçtiğimiz 10 yılda ise bu tablonun hızla değiştiğini görüyoruz. Yeni küresel ve bölgesel aktörlerin dahil olmasıyla birlikte “Batı” ile “diğerleri” (West vs. Rest) arasındaki güç farkı kapanıyor, uluslararası sistem çok-kutupluluğa doğru evriliyor. Ekonomik alanda Çin, jeopolitik alanda Rusya bu dönüşümün baş mimarları. Çin’in küresel ekonomideki payı 2000-2018 yılları arasında %3.6’dan %15.8’ye yükselirken, aynı zaman diliminde ABD’nin payı %30’dan %23.8’e düştü. Satın alma paritesine göre, Çin 2014’ten beri dünyanın en büyük ekonomisi. Çin tarzı otoriter kalkınmacılık (autoritarian developmentalism) liberal kalkınma paradigmasına alternatif, güçlü bir model olarak itibar kazanıyor.Rusya NATO’nun Doğu Avrupa’da daha fazla genişlemesini durdurdu ve eski Sovyet coğrafyasında gücünü konsolide etti. Bu ülkeler, NDP, SCO ve AIIB gibi Batılı muadillerine alternatif uluslararası kurumlar oluşturdular. Putin ve Xi hükümetleri yalnızca kendilerini hedef alan demokrasi teşviklerini savuşturup güçlerini konsolide etmediler, aynı zamanda otoriter kurum ve değerleri bulundukları bölgelere ve bazı üçüncü dünya ülkelerine ihraç/teşvik etmeye başladılar.

Öte yandan, ABD kaynaklı 2008 finansal krizi ve AB’deki siyasal ve ekonomik krizler, Batılı ülkelerin ve kurumların materyal gücünü göreli olarak kaybetmesini hızlandırdı. Bu durum, demokrasi teşviği için gerekli olan maddi kapasiteyi azalttı. Daha da önemlisi Batılı ülkelerde populist siyasetin yükselişi demokratik yoğunluğu (democratic density) azaltarak demokrasi teşviği iradesinin azalmasına yol açtı. Böylelikle, küçük-orta ölçekli, Batı ile hatırı sayılır bağı bulunan ülkelerde otoriter ajandaya sahip olan liderler amaçlarını gerçekleştirmek için daha geniş bir alana sahip olmaya başladılar. Bu liderler için otoriterleşmenin maliyeti zaman içinde göreli olarak azaldı.

Kısacası, materyal ve ideolojik bakımdan liberal demokrasiler içeride ve dışarıda amansız meydan okumalarla karşı karşıya. Bununla birlikte, demokrasi ile otokrasi arasında gidip gelen Türkiye gibi ülkelerin liderleri, uluslararası sistemde onlara referans/model olan alternatif güç merkezleri bulmaya başladılar.

Zeitgeist otokrasilerden ve populistlerden yana.

AKP Otoriteryenizminin Uluslararası Bağlamı

Türkiye yukarıda kısaca özetlediğim iki küresel trendi de takip etti. Tek kutuplu uluslararası sistemin hakim olduğu ve AB entegrasyonunun derinleştiği 1990’larda Türkiye’de kurumsal yapı değişmeye başladı. Gümrük Birliği belki de en önemlisi. AB ve diğer uluslararası kurumların Batı’ya entegre olan Türkiye üzerinde kaldıraç gücü oldukça yüksekti. 1990’ların sonunda yaşanan siyasal ve ekonomik kilitlenme, bu kaldıraç etkisini iyiden iyiye artırdı. 1999 ve 2001 anayasa değişiklikleri ve takiben yapılan yasal değişiklikler; AB, IMF ve Dünya Bankası’nın 2001 krizi sonrası öncülük ettiği “düzenleyici devlet” (regulatory) paradigmasına uygun yapısal (kurumsal) reformlar bunlardan bazıları. 2002 yılında iktidara gelen AKP için yüksek olan Batı kaldıracı (Western leverage) ilk yıllarda sorun teşkil etmediği gibi, iç siyaseti kendi gücünü artıracak biçimde dizayn etmesine ve hayatta kalmasına yardımcı oluyordu.

Bugünkü vaziyet tamamen farklı. AKP iktidarı Batılı ülke ve kurumlarla arasındaki mesafeyi tedrici olarak açıyor. Zira AKP, Batı ile olan ilişkisini demokratik kurum ve normların mevzubahis olmadığı bir eksende gerçekleştirmek istiyor. Bu mümkün olduğu sürece AKP için sorun yok. Nitekim, bunun Batı’da karşılık bulmaya başladığını görüyoruz. Söz gelimi, daha önceki Amerikan yönetimlerinin aksine Trump yönetimi, Türkiye’deki illiberal politikaları, kendi vatandaşlarını tehdit etmediği sürece kayda değer bulmuyor. Batı demokrasilerinde popülist siyaset güç kazandıkça Türkiye’deki özgürlük ihlalleri ve demokratik gerilemeye yönelik tepkiler azalacaktır. Ayrıca bazı uluslararası gelişmeler Türkiye’nin elini Avrupa ülkelerine karşı güçlendiriyor; AKP’nin şantaj kapasitesi artıyor. 2016 yılında imzalanan Mülteci Anlaşması’ndan sonra başta Merkel olmak üzere Avrupalı liderlerin Türkiye’deki insan hakları ihlallerine yönelik eleştirilerinde kaydadeğer bir düşüş söz konusu.

AKP iktidarı Batılı demokrasi ve kurumlarla arasına mesafe koymakla beraber illiberal ülke ve kurumlarla da bir yakınlaşma içinde. Bugün geldiğimiz noktada şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Türkiye’de herhangi bir siyasal veya ekonomik kriz ortaya çıktığında bunu geleneksel Batılı partnerleriyle diyalog halinde çözmeye çalışan bir siyasal iktidar artık yok. AKP’yi buna zorlayabilecek bir alternatifsizlik de söz konusu değil. AKP’nin 10 Ağustos 2018 krizine verdiği tepkiler ve “alternatif” arayışı bunu açık bir biçimde gösterdi.

Onun yerine, “Vestfalyan egemenlik” zemininde buluştuğu otoriter liderlerle ilişkilere daha fazla kıymet veren bir iktidar var. Demokrasi bahsinde “benim ülkemin içinde ne olup bittiğine karışma, ben de seninkine karışmayayım” olarak özetlenebilecek bu anlayış özellikle Türkiye gibi otoriterleşen ülkelerde iktidarlar için daha güvenilir ve öngörülebilir bir uluslararası ilişkiler modeli sunuyor. Bu modelin güç kazanması ise yukarıda kısaca bahsettiğim uluslararası güç dağılımının illiberal ülkeler lehine değişmesi ve Batılı demokrasilerin ve ekonomilerin gücünün, cazibesinin ve dönüştürücü kapasitesinin azalmasıyla mümkün hale geldi. Türkiye’nin uluslararası otoriter güçlere erişimi artık daha kolay.

Bir sonraki yazıda AKP otoriteryenizminin uluslararası kökenlerinin spesifik mekanizmalarına, kritik dönemeçlere ve rol oynayan illiberal aktörlere (Rusya, Çin ve Katar) değineceğim. Otoriter kalkınma modellerinin artan itibarı, kalkınmacı merkez bankası tartışmaları vs. bu bakımdan çok önemli. Alternatif güçlerden ucuz kredi ve sıcak para talebi ve doğrudan yabancı yatırımı çeşitlendirme arayışı da AKP otoriteryenizminin uluslararası politik ekonomisine işaret ediyor. Dış politika oryantasyonu bakımından da Türkiye’de daha öne karşılaşmadığımız ölçüde Batı ekseninden uzaklaşma görüyoruz.

Son olarak şunu not etmek gerekiyor: Her ne kadar dünyada illiberalizmin yükselişi AKP’li elitlerin kendilerini daha fazla güvende hissettiği bir uluslararası atmosfer yaratsa da, Türkiye’nin Batı ile olan ekonomik ve kültürel yakınlığı AKP iktidarına yapabileceklerinin sınırı olduğunu gösteriyor. Yine de bu yakınlığın dayattığı engeller dayanıklı olmayabilir. Ekonomik ilişkiler de siyasi ve jeopolitik ilişkilerde olduğu gibi hızla erozyona uğrayabilir. AKP’nin alternatif güçlere erişimi ve onların sunduğu fırsatlar arttıkça bu süreç hızlanabilir. Henüz yolun başında olabiliriz.

Fotoğraf: Brian Wertheim